
Ana Sayfa » Haber Arşivi »» BİZ KINALI BACAKSIZLAR
:>> BİZ KINALI BACAKSIZLAR
BİZ KINALI BACAKSIZLAR
Biz Kimiz?
Çok bilinen bir hikâyedir. Çanakkale savaşları sırasında saçlarına kına yakılmış olan asker Murat'ı, komutanı yanma çağırır ve bunun sebebini sorar. Asker komutanına; "Bilmiyorum komutanım, anama mektup yazıp sorayım" der. Saçı kınalı askerin annesinden şu cevap gelir:
"Ey Oğlum, gözümün nuru Murat'ım! Zabit efendiye selam söyle... Bizde üç şeye kına yakılır; gelin olan kızlarımızın eline kına yakarız; evine, eşine, çocuklarına kurban olsun diye ... Kurbanlık koçlara kına yakayız; Allah'a kurban olsun diye... Bir de askere gönderdiğimiz evlatlarımıza kına yakarız; vatanına kurban olsun diye... Sen dört kardeşin arasında kurbansın. Sen orada şehit olacaksın inşallah. Kurbanlık koçlar nasıl kınalanırsa, ben de onun için senin saçını kınalayıp gönderdim."
Ve mektup Çanakkale'de Murat'a ulaştığında, Murat'ın kınalı başı çoktan Allah'ına kurban gitmiştir bile...
Bizler de, analarımız tarafından ya ellerimize ya da ruhumuza kına yakılıp gönderildik askere. İşte bu yüzden kolumuzu, bacağımızı, gözümüzü toprağa bırakıp geri döndüğümüzde analarımız "Vatan sağ olsun!" dediler. .
Bizler çiftçiydik, çobandık, esnaftık... Fakat savaşta etten, kemikten, kınından
sıyrılan kılıç gibi sıyrıldık, bir ruh olduk... Ulvi bir ruh bu... Yani
Mehmetçik olduk. Suyla yoğrulduğunda çamur olan toprak da, kanımızla yoğrulup
vatan oldu.
Bizler, yani Mehmetçikler, omuzlar üstünde, alkışlar ve tezahüratlar eşliğinde
ve tabii ki dualarla askere uğurlandık. Hüzün vardı, buruk bir sevinç vardı ve
biraz da acı yüreğimizde... Bizi uğurlayanların heyecanla dolu yüreklerinde de.
Orada ne olacağını bilmiyorduk. Zaten bizi endişelendiren de bu bilinmezlikti.
"Acaba dönecek miyim?", "Acaba dönecek mi?"
Askerlik biz genç erkeklerin yaşamlarındaki önemli dönüm noktalarından biridir.
İki hayat vardır; askerden önce ve askerden sonra... Askerliğini sağ salim
bitirip gelenler için bu dönem bazen hoş, bazen acı hatıralarla dolu yaşamın
küçük bir parçasıdır. Ama biz gaziler için askerlik gerçekten bir dönüm
noktasıdır, farklı bir yaşama açılan kapıdır. O kapıdan girenler için artık
eskisi gibi olmayacak pek çok şey yardır.
İnsan doğasında hep var olan "bana bir şey olmaz" düşüncesinin kontrol
edemediğimiz olaylarla, durumlarla yıkıldığı, ömür boyu unutulmayacak anlar
vardır. Birçok insanın, kendisinin ya da bir yakınının başına gelmediği sürece
farkına varmadığı gaziler, yani bizler, işte bu anların tanığıyız. Önünden geçen
bilmem kaç kişiye rağmen... Belki elli, belki yüz kişi... Fakat kader işte,
bizler bastık o kahrolası mayına... Birkaç saniye içinde havaya uçup, yere
indik. Kimimiz uçtuktan sonra kopan parçalarımızIa düştük yere. Çevremizdekiler
koşuşurken, biz dağılan bacağımızı, kolumuzu seyrettik sakince. İlk anda
anlamamıştık ne olup bittiğini. Dakikalar içinde, helikopter gelip, ölümle yaşam
arasında, ölmekten korkarak ve çevremizdeki olup biten çoğu şeyin farkına
varmadan en yakın askeri hastaneye götürüldük.
Kimimiz okulu yeni bitirmiştik, kimimiz nişanlanmış dönüşte evlenme
hayalindeydik, kimimizin ise yeni çocuğumuz olmuştu. Kendimiz ve sevdiklerimiz
için düşleri olan insanlardık bizler. Yirmili yaşlara kadar bizleri taşıyan
bacaklarımızın, dünyayı gösteren gözlerimizin yokluğunu ve onlarsız nasıl bir
hayat yaşayabileceğimizi hiç düşünememiştik. Bu "ne genç olmaktan kaynaklanan
bir eksiklik", "ne de sorumlu tutulacakları bir suçun cezası"dır. Bizim de
aklımızdan böylesi bir tanıklık geçmemişti. Böylesi bir acıyı yaşadığımızda
hepimizin ilk düşündüğü şey "ölmek" olmuştu.
Hayatlarımızın daha başlangıcı sayılabilecek bir dönemde, geleceği henüz
sorgulamamış olan bizler, öyle büyük bir gerçekle yüzleştik ki... Nefes almanın,
güneşin doğuşunu görmenin, sevdiğimizle beraber olmanın, yani "her şeye rağmen
hayat güzel"in önemini anlayanlar bu "yüzleşme"den "restleşerek" çıkarlar. Her
şey yolunda giderken hiçbirinin sorgulamadığı ve yaşamadan da cevap veremeyeceği
büyük yüzleşmedir yaşadıklarımız. Ancak böylesi büyük olaylara tanıklık edenler,
yaşadığını zanneden birçok insandan daha çok, daha gerçek yaşayan, acının,
mutluluğun farkına varan özel insanlardır.
Tesellilerinden biri ve en önemlisi; vatan için gazi olmalarıdır. Hepsinin
odasında, duvarlarında Türk Bayrağı asılıdır. Acılarını bu yüce amaçlarının
ardına gizleyip, kendileriyle gurur duyarlar. "Vatan için gözlerimizi,
bacaklarımızı, kollarımızı verdik. Götürseler yine gideriz" derler. Hepsinin de
başuçlarında askerden önceki fotoğrafları vardır. Konuşmazlar ama gösterirler.
"Bak, ben de böyleydim" derler. Hikâyelerini dinledikçe ürperirim. Bazıları ise,
kabullenemez durumunu. Hep isyandadır. Acısı azalacağına artar. Kimseyi duymaz.
Dinlemez çünkü.
Hepsi için son durak Gülhane Askeri Tıp Akademisi (GATA) olur. Burası onlara
eski hayatıyla yenisi arasındaki farkı yaşatmaya başlayan bir mekândır. Yaralan
iyileşirken, bir taraftan da sosyal hizmet uzmanları ve psikologlar tarafından
dışarıda nelerle karşılaşabilecekleri anlatılır. Yani değişenler ve değişmeyecek
olanlar.
Ben, değişen pek çok şeyden söz ederken acı duyuyorum. Keşke, değişmeyecek pek
çok şey olduğunu söyleyebilseydim. Ama mümkün değil...
İlk önce görünüşleri... Zira çoğu sakat kalıyor, mayına basanlar mutlaka
uzuvlarını kaybediyor. Kiminin tek bacağı, kiminin tek, kiminin iki kolu birden,
kiminin ise gözleri yitiriliyor. Ya umutları, aşkları, eşleri, çocuklan, işleri?
Hepsi artık başkadır. Çoğu sona erer. Aşkları, evlilikleri son bulur. "İyi
günde, kötü günde" hani hep beraber olunacaktı? Ne yazık ki çok azı bu "söze"
sadık kalıyor. Ama terk eden gibi, onlara sevgi dolu kucaklarını açanlar da var
tabii.
Peki, anne-babalar? Yavrularının bu duruma düşmesi en çok onları yaralar.
Kahrolurlar "Vatan sağ olsun" derken. Gözlerinde isyanı, acıyı, kini,
çaresizliği görürsünüz, ama yine de şükrederler, canlan, biricik evlatları
yaşadığı için .. Ya evlatlarını kaybedenler? Onların acısı ise hiç bitmez.
Hiçbir zaman unutmazlar, acı bitmez, tükenmez.
İşte bu özel insanlardan birine her baktığımda, olmayan gözlerinin çukurlarından
bana bakıyormuş gibi gelir. Sıcak çatışmanın içinde, PKK'lı grubun ateşi
altında, atmak için elinde tuttuğu el bombası bir anda patlayıvermiş. Duyduğu
acıyı çok net bir şekilde hatırlıyor hâlâ .. Gözünü Diyarbakır Askeri
Hastanesi’nde açmış. Kör olan gözlerine bir anlam verememiş, uyandığını bile
anlayamamış. Elleri kopmuş, vücudu parçalanmış. Yıllarca tedavi gördü, ama hâlâ
"karanlıkta kalmak hiçbir şeye benzemiyor, keşke ölseydim" cümlelerini
sayıklıyor. Çünkü önce eşi terk ediyor. Dört yaşındaki oğlu onu görünce
ağlıyor. "Ölmemek için tek bir sebep göster" diyor bana... Ve ben kapana
kısılmışlığın, çaresizliğin ne olduğunu anlıyorum, gerçekten işte en son
noktadayım. Sabahlara kadar atılan çığlıklar, rüzgarın geldiği yöne göre
pencerelerin bulunuşu ve defalarca tekrarlanan intihar girişimleri. Onun artık
tek amacı ölmek... Yarım kalanı bitirmek.
Bir diğerinin bastığı mayın iki kolunu, yüzünün büyük bir kısmını götürmüş.
Yurtdışında yüzünün bir kısmı için silikondan parça yapmışlar. Sırf korkunç
görüntüsünü birazcık da olsa düzeltebilmek için. Komutanın "İstediğin bir şey
var mı evladım?" sorusuna haykırarak verdiği cevap hala kulaklarımda: "Gözlerimi
istiyorum komutanım"
Önünden geçen elli kişinin ardından mayına basan ve iki bacağından olan bir
başkası ise sadece yürümekten mahrum kalmamış. Annesi babası arayıp sormuyor. O
da, onu istemeyen ailesini istemiyor. Çok uzun süredir hastanede. "Gidecek yerim
yok ki" diyor ve hep yaptığını yapıp, üstündeki örtüyü kafasına çekerek arkasını
dönüyor. Tüm dünyaya...
Şöyle biraz geriye dönüp baktığımda, Türk insanının askerlik ruhunu bir türlü
kavrayamayan yabancıların, İstiklal Savaşı’ndaki zaferimize neden 'Türk
mucizesi" dediklerini çok iyi anlıyorum. Çünkü onların bir türlü anlayamadıkları
bu "mucize"nin temelinde tek ve basit bir gerçek yatıyor: "Kınalanma."
İşte bu duygularla seslenmek istiyorum:
Ey Türk milleti,
Biz kınalı bacaksızlar,
Kınalı körler, kınalı çolaklarız.
Bizler gözlerinizin içine;
Siz bize bakamadığınız için bakmıyoruz. Sizi daha fazla üzmemek için.
Peki ya siz neden bizim gözlerimizin içine bakamıyorsunuz?
kaynak: İlteriş.Org
GökBörü Turancı Düşünce ve Eğitim Derneği
İçerik:
Üye MenüsüKayıt olmak için dokunun
Üye iseniz giriş yapınız.

Hun Galeri
Şiirler
Son Tartışılan Konular
Güncel Forumdan
Çevrimiçi Durum
Anlık Ziyaretçi:135 kişi
Şuan çevrimiçi üye yok

