
Ana Sayfa » Haber Arşivi »» PATLAK AMPULÜN ÇATLAK PROFESÖRÜ
:>> PATLAK AMPULÜN ÇATLAK PROFESÖRÜ
PATLAK AMPULÜN ÇATLAK PROFESÖRÜ
Cumhuriyet’in
ve Türk’ün düşmanı olan ihanet şebekesi; soluksuzca, durup dinlenmeksizin
saldırılarını sürdürüyor. Onlar çıkarttıkları her kanunla, verdikleri her
demeçle, soludukları her nefesle Türklüğe saldırıyorlar. "AB Müktesebatı",
"Kopenhag Kriterleri", "İlerleme Raporu", "Ev Ödevlerimiz" yasaları sayesinde
ülkemizi güç geçtikçe rayından çıkarıyorlar.
Misyoner kiliselerinin açılması, Rum başpapazının Lozan’da belirlenen sınırları
ihlal ederek ekümenik olduğunu iddia etmesi, Suriye’deki Ermeni mahallesinde
büyümüş Taner Akçam ve Halil Berktay gibi Marksist döküntüsü salatalıklar ile
Orhan Yamuk gibi Selaniklilerin “Türkler 1915’te 1.5 milyon Ermeni kesti” diye
bağırıp çağırması, Kürd Halk Önderi’nin Club İmralı Tatil Köyünden basın
açıklaması yayımlaması, Avrupa serserilerinin Türkiye’ye her gelişlerinde
yol-üstü Ankara’ya uğradıktan sonra soluğu Diyarbakır’da alması, Kürdlerin
gasp-kapkaç-haraç-otopark ve kayıt dışı ekonominin her alanında hakimiyet
kurmaları, Avrupa Birliği üyesi ülkelerin büyükelçilerinin ve ABD büyükelçisi
Eric Edelman’ın bölücülüğü ve her türlü ihaneti destekler açıklamalarda
bulunmaları, Türkiye’nin iç işlerine karışmaları, Kıbrıs’ta Talat’ın – Irak’ta
Talabani’nin cumhurbaşkanı olmaları, Barzani’nin Habur’dan elde ettiği gelirle
satın aldığı silahları kullanıp Türkmenleri öldürmesi ve benzeri olaylar artık
vakıa-i adiyeden sayılıyor. Bütün bu olayların merkezinde ise Ampul iktidarı yer
alıyor.
Meclis
içi muhalefet yani CHP; cevizin kabuğunu kırıp öze inemediğinden cevizi sadece
kabuktan ibaret zannediyor. Türban, İmam-hatip, Kur’an kursu gibi teferruatlara
takılıp kaldığı için Batı’nın topyekun saldırısına keşif kolu gibi hizmet eden
ampulün, hakiki yüzünü ortaya çıkaramıyor.
Meclis dışındaki muhalefet ise, hepsi birbirinden beter bir biçimde geyik
muhabbeti çeviriyor. DSP, hükümet olduğu dönemde parti kasasında biriktirdiği
mevduatı tüketmekle meşgul. MHP, nereden çıktığı belli olmayan bir kongre
tartışmasıyla çalkalanırken genel başkanları da nevi şahsına münhasır
milliyetçilik anlayışı ve çiçek-böcek edebiyatıyla ülkenin en dinamik
topluluğunu dinamitliyor. DYP’nin başına Ağar geçti, ha bugün ha yarın süngü
hücumuna kalkacak diye beklerken bir de ne görelim! Leyla Zana’nın Fransa
gazetelerinde çıkan bildirisine imza atanlardan gazeteci Ahmet Tulgar’ı koluna
takmış Kürdçe şarkılar söylüyor. Necmettin Erbakan ve ihvanları, kuyruklarını
sıkıştırmış miskin miskin oturuyorlar. Geri kalan tabela partileri ise lokal
kirası, telefon faturası gibi meşguliyetler sebebiyle siyasetten uzak,
particilik oynuyorlar.
Eksiği var, fazlası yok, değil mi kıymetli okuyucu! Ne yazık ki Türkiye’mizin
hâl-î pür melâli budur. Teslimiyetçiliği kutsallaştıran bir zihniyetin ülke
yönetme erkini elinde bulundurması sebebiyle, her gün başımıza gelen onlarca
felaketi bir sıraya sokup listelemek bile güçleşti. Nerede kaldı ki, o
felaketlere karşı çözüm geliştirebilelim. Düşman durup-dinlenmeksizin saldırıyor
demiştim ya; bize de gece uyumadan-gündüz oturmadan Türklük için çalışacak,
düşmana göz açtırmayacak akıllı Türkler gerekiyor. Sayımız az ve gücümüz
sınırlı. Buna rağmen fincancı katırlarını ürküten pek çok işi başardık. Biz
hücum ettikçe onlar muhakkak geri çekilecekler, yeter ki sathı müdafaanın
felsefesine uygun işler yapalım.
***
Göreve geldiği günden bu yana iki haftada bir yurtdışı gezilerine çıkmayı adet
edinen başvekil hazretleri, Amerika’ya düzenlediği sefer-i hümayuna başlamadan
önce Istanbul’da bir dizi etkinliğe katıldı. Her söylediği söz ve her yaptığı iş
olay olan başvekilin, bu yazımızda bahsedeceğimiz etkinliği ise, itina ile
gözlerden kaçırıldı. Ülkemizin güzide basın kuruluşları, bizi başvekilin açık
artırmayla satışa sunulan ayakkabısı ile meşgul ederken, başvekil de “Türkiye
Cumhuriyeti Devletinin temellerine nasıl dinamit yerleştirilir” konulu bir
konferansa konuk olmuş.
28 Mayıs 2005 Cumartesi günü; Harbiye’deki Cemal Reşit Rey konser salonunda
düzenlenen konferansın ev sahipliğini,20. kuruluş yıldönümünü kutlayan Birlik
Vakfı adlı kuruluş yapmış Birkaç tane Necip Fazılcı ile Nurcuların,
Nakşibendilerin, Menzilcilerin buluşması ile kurulan Birlik Vakfı; adını ilk
olarak, kısa bir süre için destekleyip sonra kenara bıraktıkları Muhsin
Yazıcıoğlu ile duyurmuştu. Uzunca bir süre kamuoyunun gündemine gelmeyen bu
vakıf, ampulün iktidara çıktığı 3 Kasım 2002 tarihinden itibaren başvekil
hazretlerinin gözdesi oldu. Ampulcü aydın müsveddelerinin buluşma noktası haline
gelen vakfın üyeleri arasında pek çok üniversite öğretim görevlisinin de
bulunması dikkat çekiyor.
28 Mayıs günkü toplantının tek gündem maddesi vardı: Hacettepe Üniversitesi
öğretim görevlilerinden Prof. Dr. Mustafa Erdoğan’ın hazırlayıp sunduğu ve
katılımcı müzakereciler tarafından değerlendirilecek olan “Türkiye için
Demokratikleşme ve Sivilleşme Perspektifi” adlı 27 sayfalık rapor.
Patlak ampulün çatlak profesörü oturup düşünmüş, şimdiye kadar yapılanlar
yetmedi, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin temellerine nasıl dinamit yerleştirilir
acaba demiş, 27 sayfalık raporu kaleme alıp sonra da bu raporu bilimsel bir
tebliğ havasına sokmuş. Hazırladığı tebliği başvekil ve nazırlarının huzurunda
takdim etmiş, başvekil ve nazırların alkışlı takdirlerine mazhar olmuş.
Birbirinden seçkin müzakereciler de bu tebliğ hakkındaki kıymetli fikirlerini
beyan etmişler. Ne de güzel etmişler, pek de güzel etmişler…
Raporun içeriğine geçmeden önce, gelin isterseniz şu Mustafa Erdoğan ile
birbirinden seçkin müzakerecilerin biyografik analizlerini gözden geçirelim:
Prof. Dr. Mustafa Erdoğan: Hacettepe Üniversitesi öğretim üyesi. Anayasa Hukuku
Profesörü. Nurcu. Liberal. Zaman gazetesinde köşe yazarlığı yaptı, halen Dünden
Bugüne Tercüman gazetesinin yazarları arasında yer alıyor. National Endowment
for Democracy bağlantılı. Abant Platformu toplantılarının katılımcılarından.
Prof. Dr. Bilal Eryılmaz: Sakarya Üniversitesi Öğretim üyesi. Toplantının oturum
başkanı. Nurcu, Sakarya Üniversitesi Nurcularının imamı. Başbakanlık
Başmüşaviri. Yerel Yönetimler Reform tasarısının arkasındaki birkaç isimden
biri.
Dr. Ömer Bolat: MÜSİAD Genel Başkanı. Nakşibendi. İlim Yayma Cemiyeti ve Mazlum
Der üyesi. Başvekilin gözdelerinden. Albayrak Holding’in yönetim kurulu üyesi.
Doktorasını AB üzerine yapmış.
Doç. Dr. Şükrü Karatepe: Birlik Vakfı Ankara Öğretim Üyeleri Kulübü Başkanı,
Kayseri’nin Refah Partili eski belediye başkanı. 10 Kasım törenleri hakkında
dile getirdiği veciz(!) sözler bugün gibi hatırımızdadır.
Salim Uslu: Hak-İş Konfederasyonu Genel Başkanı. Nakşibendi.
Murat Yalçıntaş: Istanbul Ticaret Odası Başkanı. Nevzat Yalçıntaş'ın oğlu.
Ermenistan’a uçak seferleri düzenliyor.
TÜRKİYE İÇİN DEMOKRATİKLEŞME ve SİVİLLEŞME PERSPEKTİFİ başlıklı raporun giriş
bölümünde, Prof. Dr. Mustafa Erdoğan’ın Türkiye’nin siyasi sistemi üzerine
değerlendirmeleri yer alıyor:
“Türkiye’nin siyasi sisteminin genel karakteri itibariyle çeşitlilik ve
çoğulculuk,özgürlük ve adalet, açık toplum,sorumlu ve sınırlı yönetim, hoşgörü
ve saygı, farklılıkları tanıma gibi temel insani değerlere yönelmiş, insan
haklarına dayanan demokratik bir hukuk devleti idealinden epeyce uzak olduğu
tartışma götürmez.”
Raporu yazanın niyeti daha ilk cümlede kendini belli ediyor. Çeşitlilik ve
farklılıkları tanıma ile mozaikçilik, hoşgörü ile dinler arası diyalog, açık
toplum ile Soros finansmanında Amerikancılık, sınırlı yönetim ile de hükümetin
her söylediğine eyvallah demeyen Cumhurbaşkanlığı makamı işaret ediliyor.
“Bu rejim, resmi olarak içinde demokratik kurum ve mekanizmaları da
barındırmakla beraber, işleyişi bakımından önemli ölçüde oligarşik bir özellik
de göstermektedir.” Türkiye’de bürokrasinin çeşitli noktalarında oligarşilerin
olduğunu, ben de daha önceki bazı yazılarımda söylemiştim. Özellikle “Çerkes
Türkleri ve Selanik Türklerinin”(!) çok sıkı hemşeri dayanışması içinde
olduklarını gözden kaçırmamak gerekir. Lakin, benim bahsettiğim oligarşi ile
Mustafa Erdoğan’ın bahsettiği oligarşi arasında dağlar kadar fark var. Mustafa
Erdoğan; ampulün devleti çökertme stratejisini zaman-zaman zaafa uğratan bütün
makamları oligarşi gibi göstermeye çalışıyor. “Egemenlik her ne kadar millete
ait sayılıyorsa da, egemenliğin kullanımında milletin demokratik temsilcilerinin
başka ortakları vardır. Cumhurbaşkanı yanında silahlı kuvvetler ve yargı
bürokrasileri ulusal egemenliğin fiili kullanıcıları arasındadır.” Klasik Batı
demokrasisinin yürürlükte olduğu hiçbir ülkede, “milletin demokratik
temsilcileri” egemenliğin kullanımında tek başına söz sahibi değildir.
Ampulcülerin pek sevdikleri Amerika Birleşik Devletlerinde, gerek kongre gerekse
başkan Federal Anayasa’nın, Federal Mahkemenin ve ABD Kuruluş Sözleşmesinin
(Philadelphia Anlaşması) kararlarının dışında söz dahi söyleyemezler.
Ampulcüler; Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın değiştirilmesi teklif dahi
edilemez denilen maddelerini ağızlarında sakız edip, “Siz isterseniz şeriatı
bile getirirsiniz” “Kürdçe de Türkiye Cumhuriyeti’nin resmi dili olsun” vesaire
noktasına taşıyınca elbette ki Cumhurbaşkanı da, Silahlı Kuvvetler de, Anayasa
Mahkemesi de buna karşı çıkacaktır. Gönül isterdi ki; egemenliğimiz Avrupa
Birliği’ne teslim edilirken Cumhurbaşkanımız, kırmızı çizgilerimiz morarırken
Genel Kurmay Başkanımız, Adli kapitülasyonlar ve tahkimle Türk yargısı çalışamaz
hale getirilirken Anayasa Mahkemesi Başkanımız, ampule “dur bakalım”
diyebilselerdi… Neyse, bir gün o da olur inşallah…
“Besbelli ki, bugünkü Türkiye’de bütün toplumu ilgilendiren temel siyasal
kararlar halkın demokratik temsilcileri tarafından alınamamakta; bürokratik
oligarşinin değişmez programı demokrasi görüntüsü altında siyasi sisteme esas
olarak hakim kılınmaktadır.” Bürokratik oligarşinin değişmez programı, yani
Atatürk ilke ve inkılapları… Nurcu profesörün asıl rahatsızlığını da böylece
öğrenmiş olduk. Bütün toplumu ilgilendiren siyasal kararlar dediği de, Türban ve
İmam Hatip meselesi… İyi de; Türban ve İmam Hatip meselesi Ampulcüler veya
Nurcular için sorun teşkil etmiyor ki… Başvekil hazretlerinin çocukları Gürcü
Remzi’nin bursuyla Amerika’da -sisteme adam yetiştiren- Harvard da okuyor. Ampul
destekli ÖNDER Vakfının torpilli bebeleri Viyana’da türbanlarıyla pek güzel
okuyorlar. Nurcuların çocukları İmam-Hatip’te okumuyor ki, her ilde mevcut
Fetullahçı kolejler ne güne duruyor? İmam-Hatip mezunu olup da alanı dışında
tercih yaptığı için lüzumundan fazla puanı kesilen, bu sebeple 3 kere ÖSS’ye
katlanmak zorunda kalıp nihayet doğu illerinden bir üniversitenin ikinci öğretim
fen-edebiyat fakültesine güç bela giren, yani emeği çalınan Ampulcü veya Nurcu
çocuğunu hiç duymadım. Ampulcünün oğlu Bilkent’te - Koç’ta, Nurcu’nun çocuğu
Fatih Üniversitesinde! İmam-hatip mezunu, çalışkan, hakiki Müslüman,
Araplaşmamış Ülkücü arkadaşım bin bir zorlukla Erzurum Atatürk Üniversitesinde!
Refaha, Ampule, hele Nurculara küfürler ede-ede 4 yıl okudu ve bu dönem mezun
oldu. İmanlı Türk çocuklarından aldığınız beddualar size yeter de artar bile,
imansız kefere uşakları sizi…
Prof. Dr. Mustafa Erdoğan’ın raporunun ikinci bölümünde demokratikleşme ve
sivilleşme kavramları ele alınmış. Demokratikleşme başlığı altında bakın şunları
yazmış: “…son yıllarda Avrupa Birliği’ne uyum çerçevesinde bu yönde attığımız
önemli adımlara rağmen, demokratikleşme Türkiye’nin gerçekleştirilmeyi bekleyen
ana hedefi durumundadır” Demek istiyor ki; demokrasi diyerek orman hürriyetine
benzer bir şeyi Türkiye’ye soktuk, ceza kanununu bile vatandaşın hakları yerine
zanlının haklarını koruyacak şekilde değiştirdik, yargıya baskı yapıp Leyla
Zana’yı serbest bıraktık, Kürd Halk Önderi’ne yandaşlarını cezaevinden yönetme
hakkı sağladık, Kürdçe, Zazaca, Çerkesçe, Boşnakça, Fellahça televizyon yayını
da yapıyoruz yakında Lâzca ve Gürcüce yayına da başlayacağız, yine de
Avrupalılara yaranmadık, en iyisi ne diyorlarsa sektirmeden yapmaya devam
edelim.
Nurcu profesör Erdoğan, sivilleşmeyi de şöyle izah etmiş: “Herhangi bir
sosyo-politik sistemde sivilleşmenin iki anlamı olabilir. Dar anlamda
sivilleşme, siyasal sistem üzerindeki askeri etkinin sonra erdirilmesini ve
siyasal sürece seçilmiş sivillerin hakim olmasını ifade eder. Bu anlamda
sivilleşme askerî vesayetin yokluğu anlamına gelir ve başlıca iki pratik gereği
vardır. İlki, silahlı kuvvetlerin tam olarak sivil denetim altın alınması,
ikincisi ise askeri bürokrasinin demokratik siyaset alanına nüfuz etmemesinin
sağlanmasıdır.” Mustafa Erdoğan’ı duyan da, Türkiye’nin ihtilalci bir askerî
cunta tarafından yönetildiğini sanacak. Siyasal sürece seçilmiş siviller hakim
değilmiş. Önemli askerî tesislere çok yakın mesafedeki arsaları yabancılara
sattığınızda asker size karıştı mı? Kıbrıs’ı Türksüzleştirmek için Kofi Annan’a
sınırsız destek verdiğinizde asker size karıştı mı? On yıl öncesine kadar
onbaşıların önünde esas vaziyeti alan Barzani ile Talabani’yi, Irak’ta devlet
adamı yaptığınızda asker size karıştı mı? Biz, asker niye karışmıyor diye
söyleniyoruz, beyzadeler “asker işimize karışıyor” diye veryansın ediyorlar. Bu
işte bir terslik var ama neyse…
Liberal-Demokratik Modelin Esasları alt başlığı altında yazıya aktarılan
görüşler ise çok dikkatli bir niyet okumayı zorunlu kılıyor. Patlak ampulün
çatlak profesörü diyor ki: “Demokrasi ilkesinin günümüzde en zor uygulanabildiği
alan yargı sistemidir. Ancak, bütün mahkemeler değilse de, eğer varsa Anayasa
Mahkemesi’nin üyelerinin belirlenmesine, hiç değilse, parlamentonun ciddi ölçüde
katılması demokratikleşme açısından önemli bir göstergedir.” Eğer varsa imiş!
Sanki profesörün görüşleri, şaşmaz-yanılmaz görüşlermiş gibi, başka ülkeler için
de geçerli olabilecek görüşlermiş gibi “eğer varsa” kalıbına sokuyor lafı.
Mustafa Erdoğan aslında şunu demek istiyor: “Anayasa Mahkemesi, bizim
görüşlerimizdeki partileri –Siyasal İslamcı parti geleneği ile bölücü kürdçü
DEHAP geleneği- sıklıkla kapattığı için, ayrıca değişmez maddeleri
değiştirebilmemiz için önce Anayasa Mahkemesini değiştirmemiz gerekiyor. AB
yasaları sayesinde parti kapatmaları zorlaştırdık. Bugün nasılsa mecliste
çoğunluğuz, Anayasa Mahkemesinin üyelerini biz seçersek bir yolunu bulur
değişmez denilen yasaları da değiştirecek fırsatı yakalarız.” Eminim, konuşmanın
bu kısmında başvekil hazretleri ve nazırları Mustafa Erdoğan’ı ayakta
alkışlamıştır. Bunlar, siyasi partilerin yüksek yargı mensuplarını partizanca
belirlediklerini hangi demokratik ülkede görmüşler acaba? 10 bin tane hakim ve
savcı alımı ihalesi açıp karpuz seçer gibi hukukçu seçmek istemeleri yetmiyormuş
gibi, bir de Anayasa Mahkemesi ile uğraşıyorlar. Devam edelim: “Ayrıca, yargıda
demokratikleşmenin genel yöntemi yargılamanın jürili sisteme dayandırılmasıdır.”
Mustafa Erdoğan Amerikan filmlerine kendini fazla kaptırmış anlaşılan. Oldu
canım, elektrikli sandalye de gelsin mi? Yalnız dikkat et, keser döner sap döner
gün gelir hesap döner. Bir bakmışsın, 380 voltu beyin kıvrımlarının en ücra
köşelerinde hisseden sen olursun. “Nihayet, bu konuda, hakim ve savcıların halk
girişimiyle görevden alınmasına imkan veren mekanizmalar da düşünülebilir.” Bu
ampulcüler Türk halkını ne de çok düşünüyorlar böyle, doğrusu gözlerim yaşardı.
Halk çöpten besleniyor, halk akşamları pazarlar dağıldığında tabladan düşenleri
toplayıp evine götürüyor. Halkın başka derdi kalmadı, hakim ve savcıları
görevden almak için girişimde bulunacak.
Mustafa Erdoğan’ın, yürürlükte olan seçim sistemi hakkında, tebliğinde yer
verdiği kısma dikkatinizi çekmek isterim: “Serbest oy ilkesi hem oy vermenin bir
yükümlülük değil bir hak olmasını, hem de seçimlerin yarışmacı ve seçim
kampanyalarının özgür/baskıdan azade olmasını gerektirir. Adil seçim, bunlara ek
olarak, seçim sisteminin toplumdaki başlıca eğilimlerin hiç birisini politik
sürecin dışında bırakmayacak ve bunları mümkün olduğunca orantılı bir şekilde
parlamentoya yansıtacak bir seçim sistemini ifade eder.”
Patlak ampulün çatlak profesörü, DEHAP’ın sözcüsü gibi konuşuyor. Seçim
kampanyasının baskıdan azade olmasından kasıt Kürdçe ve diğer dillerde
propaganda yapmanın önündeki son engellerin de bir an önce kaldırılması demek
oluyor. AB’nin dayatmaları ile birebir ölçüştüğüne hiç şüphe yok. “Toplumdaki
başlıca eğilimler” derken ise, %10’luk ülke barajını kaldırıp bölücü Kürdleri
partileriyle birlikte meclise sokmaktan söz ediliyor. Mehmet Mir Dengir Fırat
başta olmak üzere ampul Kürdleri, konferans çıkışı Mustafa Erdoğan’ı kuşkusuz
alnından öpmüşlerdir.
Avrupa Birliği ve Amerika’nın ortak dayatmalarının başında gelen “Kültürel
Haklar ve Azınlıklar” meselesi de, tabii ki Mustafa Erdoğan’ın gözünden
kaçmamış: “Kültürel haklar dahil olmak üzere, sivil ve siyasal hakları herkes
için güvence altına alan bir sistem aynı zamanda azınlıkların korunması
ihtiyacını da büyük ölçüde kapsar. Bu haklar içinde ifade ve örgütlenme
özgürlüklerinin demokrasi bakımından özel bir önemi vardır.” Devam edelim:
“Yukarıdaki kriterler açısından bakıldığında, Türkiye’nin halihazırdaki
demokratik performansı ne yazık ki bir hayli zayıftır.” Önümüzdeki bir kaç ayın
başlıca gündem maddesini merak mı ediyorsunuz, o zaman aynen devam:
“Azınlıkların korunması bakımından özel bir önemi bulunan kültürel hakların
durumu daha da ciddidir. Türkiye anadili Türkçe olmayan vatandaşlarının kendi
dillerinde öğrenim görme hakkını tanımamıştır. Bu haklar konusundaki
çekingenliği yüzünden, Avrupa Konseyi’nin Bölgesel veya Azınlık Dilleri Avrupa
Şartı ile Ulusal Azınlıkların Korunması Çerçeve Sözleşmesini onaylamaktan
kaçınmaktadır.”
Prof. Dr. Mustafa Erdoğan’ın, başvekil ve nazırlarının huzurunda, Birlik Vakfı
adlı kuruluşun 20. yıldönümü münasebetiyle düzenlenen toplantıda sunduğu ve
müzakereciler tarafından değerlendirmeye alınan “Türkiye İçin Demokratikleşme ve
Sivilleşme Perspektifi” adlı, bilimsel tebliğ formuna sokulmuş 27 sayfalık
raporun ilk on sayfası bu şekilde… Nurcu, Türk düşmanı, Atatürk düşmanı, Ordu
karşıtı, bölücü destekçisi, azınlık sevicisi, diyalog tebliğcisi,
teslimiyetçiliği kutsallaştıran akademik şarlatan Prof. Dr. Mustafa Erdoğan, ya
da kısaca patlak ampulün çatlak profesörü, raporunun ilerleyen sayfalarında
bakalım neler yumurtlamış:
“Demokratik siyasi sürece yapılan müdahalelerin yol açtığı kesintiler Türkiye’de
sıkça karşılaşılan durumlardır. Bunun temel nedeni, silahlı kuvvetlerin komuta
kademesinin demokratik rejimle bağdaşmayan görev algısıdır. Askerler bir yandan
kendilerini ülkenin kaderinden sorumlu sayıyor, öbür yandan da rejimin yegane
meşruluk temeli saydıkları Kemalist ideolojinin yorumu konusunda tekel
iddiasında bulunuyorlar.” [Atatürk çok büyük adammış, yıllardır canlarını
dişlerine takıp saldırıyorlar, yine de yıkamadılar, yıkamayacaklar]
“Siyasi Partiler Kanunu bütün siyasi partilere devlet ideolojisini dayatmak ve
hepsine aynı örgütsel biçimi giydirmek suretiyle, onları tek-tipleştirmektedir.
Merkeziyetçi, homojenleştirici, laikçi-milliyetçi resmi çizgiyi onaylamayan
siyasi partiler rahatlıkla kapatılabilmektedir.” [Federalist, mozaikçi, yobaz,
Türk düşmanı partiler kapanmalıdır]
“Devletin yapılanmasını daha demokratik hale getirmek için yapılması
gerekenlerden biri, yürütmenin iç yapısını bu ilke doğrultusunda yeniden
düzenlemektir. Bunun en doğru yöntemi, yürütme yetkisini doğrudan doğruya halkın
seçtiği bir başkana havale etmek ve böylelikle aynı zamanda yürütmenin içindeki
ikiliği ortadan kaldırmaktır. Bunun yapılmaması veya muhtelif nedenlerle
yapılamaması durumunda, iki başlılığın yarattığı sakıncayı gidermek üzere
halihazırdaki sistem içinde cumhurbaşkanının anayasal yetkilerini azaltarak onu
sembolik devlet başkanı haline getirmek gerekir.” [Başkanlık sistemi ile
Federasyon istiyor!]
“Yargıda demokratikleşme bakımından, ceza yargılamalarında jürili sisteme
geçilmesi, medeni yargılamada ise tahkimin uygulama alanının genişletilmesi
uygun olur. Savcıların atanması ve görevden alınması, yargıçların ise görevden
alınması prosedürüne, her birinin yetki bölgesindeki seçmenlerin dahil edilmesi
de düşünülmelidir. Mamafih, bu ikinci önerinin uygulanabilirliği, kamu
idaresinin adem-i merkeziyetçi esaslar doğrultusunda yeniden yapılandırılmasına
bağlıdır.” [Ampulcüler Üniter devleti çökertip Federasyon getirecekler!]
“Kurumsal tedbirlerin başında Milli Güvenlik Kurulu’nun kaldırılması ve Genel
Kurmay Başkanlığı’nın Milli Savunma Bakanlığı’na bağlanması ve bu makama “üçlü
kararname”yle atama yapılması gelmektedir. Öte yandan, MGK’nın kaldırılması
gerekir. Çünkü, tecrübe gösteriyor ki, MGK anayasal bir kurum olarak var olduğu
sürece, hukuki düzenleme ne olursa olsun, onun hükümetlerin üstünde bir Demokles
Kılıcı gibi durması tümüyle engellenemez.” [AB dayatmalarıyla kuşa çevirmeleri
kâfi gelmemiş, illa ki kaldıracaklar]
“Kurumsal tedbirler arasında düşünülmesi gereken başka bir tanesi de, askerliğin
zorunlu olmaktan çıkarılması ve gönüllülük esasına dayanan bir meslek haline
getirilmesidir.” [Profesyonel ordu demek; gelecekte Türk askerinin ABD’nin
yeniçerisi olması demektir, kabul edilemez.]
“Türkiye’de ordu-millet mitinin devamlılığını sağlayan etkenlerden biri,
askerliğin bir vatan hizmeti olarak genel bir zorunluluk halinde bulunmasıdır.”
[Bu adam resmen vatan haini!]
“Sadece sokaktaki vatandaş değil, eğitimliler de –üniversite hocaları dahil-
sivil ortamlarda karşılaştıkları subaylara genellikle “komutan” veya “komutanım”
diye hitap etmektedirler. [Ordu düşmanlığının sebebi anlaşıldı; askerdeyken bu
herifin sırtında çok sopa kırmışlar]
“Türkiye’de silahlı kuvvetlerin siyasal süreci sürekli gözetim altında
tutmasının ve yönlendirmeye çalışmasının ana nedeni, askerlerin aldıkları
eğitimin ideolojik karakteridir. Böyle olmasını kolaylaştıran bir neden
anayasanın kendisinin kimi ideolojik özellikler taşımasıdır. Bundan dolayı, hem
Anayasanın ideolojiden arındırılması hem de buna bağlı olarak askeri okullardaki
eğitimin ideolojik unsurlardan arındırılarak teknik hususlara inhisar
ettirilmesi demokratik bir zorunluluktur. Belirttiğimiz gibi, demokratik bir
rejimde askeri eğitim konusu sivillerin karışmaması gereken, “askerlerin iç işi”
değildir.” [AB dayatmasıyla askeri okullara Erasmus programının girmiş olması
yetmemiş ki, işi kökten halletmek için Eğitim ve Doktrin Komutanlığını da kuşa
çevirmek istiyorlar]
“Demokratikleşme için, temel hak ve özgürlükler rejiminin daha da
iyileştirilmesi gerekmektedir. Bu konuda en temel ihtiyaç Anayasanın Başlangıç
kısmının metinden tümüyle çıkarılmasıdır. Çünkü özgürlükçü ve çoğulcu-demokratik
bir siyaset anlayışına ve hukuk devletinin gereklerine taban tabana zıt olan bu
başlangıcın redaksiyon veya ekleme-çıkarma yoluyla düzeltilmesi neredeyse
imkansızdır. Anayasa’nın “Cumhuriyet’in Nitelikleri”ni belirleyen 2. maddesinin
de yeniden formüle edilmesi ve bu çerçevede “Atatürk milliyetçiliği”ne yapılan
vurgunun metinden çıkarılması demokratik çoğulculuk açısından şarttır. Buna
bağlı olarak, kültürel, ideolojik ve dini çeşitliliği tanıyan ve bu gibi
konularda devletin tarafsızlığını vurgulayan bir hükmün ayrı bir fıkra veya
madde olarak Anayasaya eklenmesine de ihtiyaç vardır.” [Adam içindeki bütün
nefreti kusmuş, daha ne desin?]
“İnsan hakları anlamında temel hakların, yürürlükteki anayasada olduğu gibi (m.
12), topluma karşı ödev ve sorumluluklarla kayıtlanması da doğru değildir. Bu
tür kayıtları anayasadan çıkarmak toplu yaşamaktan doğan karşılıklı ilişkilerin
sıhhatine bir zarar vermez; çünkü amaç bireylerin topluma ve ailelerine karşı
ödev ve sorumluluklarının bulunduğunun değil, fakat devletin bu gibi ödev ve
sorumlulukları bahane ederek insan haklarına keyfi kısıtlamalar getirmesinin
reddedilmesidir.” [Orman hürriyetine duyulan özlemi dile getirmiş]
“Kişilerin birinci türden ilişkilerinde söz konusu olan ödev ve sorumluluklarına
riayet etmemeleri onların insan haklarına sahip olma yeterliklerine her hangi
bir halel getirmez.” [Çatlak profesör burada da İmralı’ya selam göndermiş
anlaşılan]
“Anayasa’nın etnik vurgular taşıyan –milliyetçilik-, -Atatürk milliyetçiliği-,
-Türk devleti- gibi ibarelerinin ve eğitim ve öğretim hakkını düzenleyen 42.
maddesinin son fıkrasındaki “Türkçe’den başka hiçbir dil, eğitim ve öğretim
kurumlarında Türk vatandaşlarına ana dilleri olarak okutulamaz ve öğretilemez”
hükmünün kaldırılması gerekir.” [Türk düşmanlığı adamın kanına işlemiş]
Buraya çok dikkat etmenizi istiyorum: “Yerel yönetim organlarının seçimi
bakımından seçme hakkına sahip olmak için “vatandaşlık” şartı aranmamalı; makul
bir süreden beri o yerde oturuyor olmak seçmen sayılmak için yeterli
sayılmalıdır.” [Çatlak profesörün seçme hakkından bahsederken seçilme hakkından
söz etmemesi ilginçtir. Bir o kaldıydı zaten…]
“Kişilere -şu veya bu grubu desteklemek için vakıf kuramazsın- veya –devletin
ideolojik tercihlerinden ayrılamazsın- demek vakıf kavramıyla bağdaşmaz” [Benim
bildiğim; vakıf denilen kuruluşlar toplum yararına çalışır, Birlik Vakfı gibi
ampul yararına çalışılmaz]
“Türkiye’de örgütlenme özgürlüğü ve dolayısıyla sivil toplum bakımından önemli
bir konu da, dinî ve mezhebî inanç ve yorum farklılıklarına dayalı sivil
örgütlenmelerin “İnkılap Kanunlarıyla” yasaklanmış olmasıdır. Bu yasağın
simetrisi Diyanet İşleri Başkanlığı’nın bir kamu idaresi birimi olarak
varlığıdır. Dolayısıyla, sivilleşme bir yandan sivil dinî örgütlenmelerin
serbestleştirilmesini, öbür yandan da DİB’nin kaldırılmasını veya hiç değilse
çoğulcu bir yapı içinde özerkleştirilmesini gerektirmektedir.” [Tarikatlar
şeyhleri dönüşümlü olarak Diyanet İşleri Başkanlığı yapsın diyor]
“Adem-i merkeziyetçi bir idari reform sivilleşmek bakımından da önemlidir.
Demokratik Batı –özellikle Anglo-Amerikan- dünyasında yerel yönetimler sivil
toplumun odağında yer alırlar. Özerk yerel yönetim kamu işlerinin önemli bir
parçasının merkezî devletten yerel inisiyatiflere kayması demektir. Bundan
dolayı, yerel yönetimlerin yetkileri ve mali kaynakları bakımından
güçlendirilmesi bir demokratikleşme programının vazgeçilmez esaslarındandır.”
[Ampulün ikide bir gündeme getirdiği yerel yönetimler yasasının Anglo-Amerikan
dünyasının BOP kapsamındaki uygulaması olduğunun delilidir!] Ve 27. sayfanın
sonu!
Ampulcülerin maskesi düştü kıymetli okuyucu… Maskenin altından öyle bir şey
çıktı ki: Namübarek yüzü bin Nil’ü Fırat’ı kurutur!
Üzülerek bildirmeliyim ki, başvekil ve nazırlarının huzurunda okunan bu raporu,
konferansta müzakere eden katılımcıların yaptıkları konuşmaları öğrenemedim. Kim
bilir onlar ne yumurtladı? Haber ajanslarından toplantının görüntülerini temin
etmeye çalışacağız ve elde ettiğimiz görüntüleri mutlaka yayımlayacağız. Bu
mesele, tek bir makalenin sınırlarını fazlasıyla aşacak ve inşallah göreceksiniz
ki, ampulcüler bu kez yakayı kurtaramayacaklar.
Ampulün profesörleri; Baskın Oran, İbrahim Kaboğlu, Mustafa Erdoğan ve
diğerleri! Hiç birinin diğerinden farkı yok. Kimi komünist, kimi liboş, kimi
Nurcu, kimi bilmem ne! Maskelerin farklı olması bizleri şaşırtmıyor artık.
Biliyoruz ki; maske ne olursa olsun görev tanımları aynı! Onlar; Türk düşmanı,
Atatürk düşmanı, Ordu karşıtı, bölücü destekçisi, azınlık sevicisi, diyalog
tebliğcisi, teslimiyetçiliği kutsallaştıran akademik şarlatanlar!
Tanrı Türk’ü Korusun!
www.turan.tc
OĞUZ KARAHAN
oguz @ turan.tc
GökBörü Turancı Düşünce ve Eğitim Derneği
İçerik:
Üye MenüsüKayıt olmak için dokunun
Üye iseniz giriş yapınız.

Hun Galeri
Şiirler
Son Tartışılan Konular
Güncel Forumdan
Çevrimiçi Durum
Anlık Ziyaretçi:150 kişi
Şuan çevrimiçi üye yok

