
Ana Sayfa » Haber Arşivi »» KÜRDLER ATEŞLE OYNUYOR
:>> KÜRDLER ATEŞLE OYNUYOR
KÜRDLER ATEŞLE OYNUYOR
Kürd terör örgütünün elebaşı ve Kürd halkının önderi(!) Abdullah Öcalan’ın
Kenya’dan memlekete gelişiyle bocalama ve dağılma sürecine giren bölücü Kürd
hareketi, 1 Haziran 2004 tarihinden itibaren başlattığı silahlı eylemlerine
devam ediyor.
1 Haziran 2004 tarihinden, bu yazının kaleme alındığı 20 Eylül 2005 tarihine
kadar geçen süre içerisinde 60 askerimiz şehit düştü. Dağılma sürecine girmiş
bir örgütün eski gücünü geri kazanması zordur fakat imkansız değildir. Kürdleri,
zoru başardıkları için alkışlayan Batılılar ve Batılılık delisi sömürge
aydınları şöyle dursun! Bu olanlar nasıl oldu, gelin biz bunun üzerinde biraz
düşünelim.
1999’da İmralı yargılamaları başladığında,biz de dahil herkes silahlı Kürd
terörünün bittiğine hemfikirdik. Türkçülerin görüp diğerlerinin göremediği ise,
sivilleşme eğilimi vasıtasıyla başta büyük şehirler olmak üzere Türkiye’nin pek
çok yerinde Kürd yayılmacılığının artacağı gerçeğiydi. İdeolojik terörün yerini
sivil itaatsizlik ve Marksist-Leninist maskeden arınmış aleni kürdcülüğün
alacağını göremeyen siyasi, idari ve askeri otorite mercileri; “Bu zamana kadar
Öcalan’ı hep başkaları kullandı, şimdi biraz da biz kullanalım” stratejik
hatasını işleyerek fitili sökülmüş dinamite yeni fitil yerleştirdiler.
Stratejik öngörü yoksunluğunun bedeli daima ağır olmuştur. Türk milleti,
maalesef bu bedeli ödemeye mahkum edilmiştir. Başta kahraman ordumuzun neferleri
olmak üzere bütün Türklerin, en az zayiatla bunu atlatması hepimizin dileğidir.
Türk milleti için, ülkemiz için, mukaddes bayrağımız için kan vergisi-can
vergisi ödemeye hep hazırdık, yine de hazırız. Kendi hatalarının bedelini bize
ödetenlerden ise hesap soracağımız gün yakındır. İddianın doğruluğunu bilmiyorum
fakat söylendiği gibi, Abdullah Öcalan asılmamak şartıyla memlekete
getirildiyse, bu pazarlığı yapanlar Türk Adaleti ile er ya da geç karşı karşıya
geleceklerdir. Dünya saklanabilecekleri kadar büyük değil.
Öcalan’ın yakalanması nasıl ki Kürdler için bir psikolojik yıkım olmuşsa, daha
fenası Öcalan’ın asılmaması sebebiyle Türk milletinde oluşmuştur. Terörle
mücadele döneminin şartları içerisinde kazanılan özgüven, yerini hiç kimseye ve
devlet mekanizmasının hiçbir kurumuna güvenmemeye dönüştürülmüştür. Türk
milletini kendi devletine düşman hale getirmek amaçlı yapılan psikolojik harekat
etkisini göstermiştir. Oluşan prestij kaybından en az etkilenen kurum Türk
Ordusu olurken, en büyük hasarı Mit ve siyasi partiler almıştır. Öcalan’ın
asıl(a)maması Kürdlere moral verirken, Türklerin moralini çökertmiştir.
Avrupa Birliği’nin dümen suyuna girmiş siyasi, idari ve kısmen askeri otorite
mercileri Abdullah Öcalan’ı as(a)mayarak, affedilmez ve geri dönüşü imkansız bir
hata işlemişlerdir. Öcalan’ı asmak, sadece yaraların sarılmasını değil, Kürd
bölücülüğünün bir elli yıl daha etkisiz kalmasını sağlayacaktı. Şöyle ki:
Abdullah Öcalan ve çetesi, dağa çıktıkları 1979 yılından ve eyleme geçtikleri
1984 yılından itibaren kelleyi koltuğa aldıklarının bilincindeydiler. Ölmek ve
öldürmek için dağa çıkmışlardı. Örgüt şefleri, devlet tarafından ele
geçirildikleri takdirde idam edileceklerini bile bile bu yola girmişlerdi. 1999
yılında Abdullah Öcalan yakalandığında, eğer iddia edilen pazarlıktan haberdar
değilse, %99 oranla id!am edileceğini biliyordu. Hak ettiği ceza infaz
edildikten sonra belki örgütü ve sevenleri intikam yeminleri edeceklerdi, belki
seri sabotaj ve saldırılara geçeceklerdi. Fakat büyük bir kesinlikle biliyoruz
ki, bu tepki saman alevi gibi kısa sürecekti.
Tarih boyu defalarca görüldüğü ve bilindiği gibi, örgütlü yapıların çökmesi dış
tesirden ziyade iç tesirlere bağlı olarak gelişir. Örgütlü yapıların içte üç
büyük düşmanı vardır: Kadroların namussuzluğu, Para ve güce tamah, Şefin
ölmesiyle oluşan post kavgası… Bu üç tesir, en idealist teşkilatları bile
kemirerek tüketmeye muktedirdir. Koskoca Osmanlı İmparatorluğu bile, özünde bu
üç tesir sebebiyle yıkılmıştır. Kürd terör örgütünü un ufak etmeye yeter de
artardı bile… PKK özelinde meseleye baktığımızda ise şunları rahatlıkla
söyleyebiliriz: PKK içerisindeki bilinen ilk kopma hareketi Abdullah Öcalan’ın
devrim nikahlı eşi Kesire ve ekibinin ayrılması olayıdır. Kesire ve
yandaşların_fdn dışarıya yansıyan kopma gerekçeleri başta Öcalan olmak üzere
kadroların namussuzluğu idi. Bu olayda büyük çaplı dağılma yaşanmamasının tek
sebebi, örgütün Avrupa teşkilatının Kesire’yi destekler görünüp sonra kalleşlik
etmesindendir ki, namussuzluk kapsamı içerisinde değerlendirmekte fayda var.
Abdullah Öcalan’ın emriyle gerçekleştirilen örgüt içi infazlarda, namussuzlukla
para ve güce tamahın büyük rol oynadığı, ilgili istihbarat raporları ve ele
geçirilen dokümanlarla sabittir. Örgüt içerisinde şu an için görülen son kopma
hareketi, başını Osman Öcalan’ın çektiği grubun ayrılmasıdır. Abdullah Öcalan’ın
örgütü bilfiil yönettiği dönemde, pek çok kez disiplinsizlik gösteren ve bu
sebeple devrim mahkemesinde yargılanan Os!man Öcalan, ağabeyi Abdullah Öcalan’ın
yakalanmasıyla birlikte zamansız bir şekilde post kavgasına girmiş, Apo
hayattayken bu girişimde bulunduğu için kendisine bağlı birlikler dışında
kimseye etki edememiştir. Osman Öcalan parayı ve gücü, saltanatı istiyordu fakat
vakitsiz öten horozun akıbetiyle karşılaştı. Türkiye Cumhuriyeti’ni yönetenlerin
stratejik hataları, bu noktada kendini daha ağır bir şekilde göstermektedir.
Öcalan’ı İmralı’da tutarak örgütü parçalayıp dağıtabileceklerini sandılar fakat
Kürdler bu basit numarayı tabii ki yutmadılar.
Abdullah Öcalan, İmralı yargılamaları sonrasında tez elden idam edilseydi, Osman
Öcalan doğal varis olduğu iddiasıyla örgütün başına geçmek isteyecekti. Dosyası
kabarık olduğu için örgütün ileri gelenleri buna karşı çıkacaktı. Buna rağmen
alt kadrolar Osman’ın doğal varisliğini kabul noktasında yer alacaklardı.
PKK’nın namussuzları toplu halde para ve güç için kapışacak, Öcalan’ın postu
için birbirlerine gireceklerdi. O dönemin şartları dikkatle incelendiğinde,
kanlı bir post kavgasının ardından Osman Öcalan’ın örgütün başına geçeceği kesin
gibiydi. Gerek PKK’dan ele geçirilen evrakların içeriği, gerekse istihbarat
raporları; Osman Öcalan’ın örgütü yönetebilecek kapasiteden yoksun olduğunu
söylemekteydi.! Osman Öcalan’ın Kürdlerin lideri olması; kadrolardaki moral
bozukluğu ve Türk Ordusu’nun savaş gücünün yüksekliğiyle birlikte
değerlendirildiğinde, silahlı ve siyasi Kürd faaliyetlerini belirli bir takvim
kapsamında tamamen tüketecekti. Disiplin bittiğinde her şey biter, Kürdcülük bu
sayede bitirilebilirdi. Devletlü aklı evvellerimiz, Avrupa Birliği’nin hatırına
idam kararını meclisten geçirmeyerek ve sonrasında idam cezasını kaldırarak,
komadaki hastayı diriltmişlerdir.
1 Haziran 2004 tarihinde PKK’nın silahlı eylemlerine tekrar başladığını
söylemiştik. Avrupa Birliği’nin baskıları ve devleti yönetme erkini eline
geçirmiş olan işbirlikçi Ampul iktidarının gaflet-dalalet-hıyanet eksenindeki
politikaları, bölücü Kürd terörünün tırmanmasını sağlamıştır.
Bunun hızlanmasında en büyük pay Ampul iktidarına aittir. Yargıtay 9. Dairesine
hukuk dışı baskılar uygulatılarak Leyla Zana ve saz arkadaşlarının Ulucanlar
Cezaevinden tahliye edilmeleri PKK’ya izlediği yolun doğruluğu yönünde cesaret
vermiştir. Çünkü tarih 9 Haziran 2004’tür. Adalet Bakanı: “ne yapalım kardeşim,
AB böyle istiyor” açıklamasında bulunurken, aynı gün Television of Recep Tayyip
(TRT) Kürdçe yayına başlıyordu. Korkut Eken komutanımız Ayaş’ta çile
doldururken, Zana ve ekibi terör örgütü sempatizanlarınca güllerle, çiçeklerle
karşılanıyordu. Taşlar bağlanıyor, itler serbest bırakılıyor demiştik o
günlerde…
1999 ile 2004 yılları arasındaki dönemde de Kürdcülük faaliyetleri hız kesmeden
devam etti, ne de olsa Öcalan hayattaydı. Bocalama devresini bu sayede atlatmayı
başardılar. Siyasi partilerin genel seçimlere girebilmesi için gerekli olan
Türkiye genelinde örgütlenme şartı sebebiyle malum yerlerdeki Kürdler, başta
büyük şehirler olmak üzere Türkiye’nin her yanına dağıldılar. Gittikleri
yerlerde kayıt dışı ekonominin bütün sektörlerine el atarak zenginleştiler.
Devlete ödemedikleri vergiyi, PKK’ya ve DEHAP’a ödediler. Fuhuş, gasp, kapkaç ve
uyuşturucu gibi suçların artışı dikkate alındığında PKK ve DEHAP’a ödenen
paranın meblağını tahmin etmek hiç de zor olmasa gerek… “Fakir ve gariban kürd”,
“acıların çocuğu” e!debiyatını artık kimse yemiyor. Kürd düğünlerinde havaya
saçılan paraları, kutlama için sıkılan mermileri de görüyoruz. Başbakanlıktaki
bir bürokratın Türkleri kast ederek; “80 yıldır siz yönettiniz, şimdi sıra
bizde” dediğini gazetelerde okuduk. Bir süre önce görevden alınan İzmir Valisi
Yusuf Ziya Göksu’nun işadamı kılıklı Halis Toprak ile telefonda kürdce
konuştuğunu hatırlamakta fayda var. Avrupa’lı serserilerin Türkiye’ye her
gelişlerinde yol-üstü Ankara’ya uğradıktan sonra soluğu Diyarbakır’da aldıkları
gerçeği gözden uzak tutulmamalıdır. Nevruz’da Diyarbakır, İçel ve diğer
illerdeki olaylarda kılını bile kıpırdatmayan Recep Tayyip Erdoğan’ın
Diyarbakır’da içine düştüğü komi!k durumu ise bir an olsun akıldan çıkarmamak
gerekir. Başvekil 4000 tane polisle Diyarbakır’a gitti ve 500 kişiye “Kürd
sorununu tanıyorum, demokratik isteklerinizi karşılayacağım” dedi. Adamlar seni
tanımıyor ki, sen onları tanısan kaç yazar! Nevruz’da on binlerce kişinin
toplandığı meydanda 500 kişiye konuşma yapmak da Tayyip’in aklını başına
getirmediyse hiçbir şey getiremez.
1999 ile 2004 arasındaki dönem, Türk devletinin zayıflatılması ve Kürdlerin
güçlendirilmesi ekseninde incelendiğinde bizim için oldukça sıkıntılı bir devre
olmakla birlikte, Türk milletine meselenin ciddiyetini alenen gösterdiği için bu
dönemi dikkatle tahlil etmekte fayda var. Şehirlerimizdeki kürd yayılmacılığının
artmasıyla ve gelen kürdlerin bütün yasadışı işlerde boy göstermeleriyle
birlikte, halkımız terör tehlikesi ile değil kürd tehlikesiyle karşı karşıya
kaldığını fark etmiştir. Terörle mücadele dönemi içerisinde ülke bütünlüğü göz
önüne alınarak geliştirilen bazı propaganda metotlarının eskidiği ve Kürdlerden
ziyade Türklere etki ettiği de bu süre içerisinde anlaşılmıştır. Tarihin 100-150
yıl gibi kısa süreli !bir evresinde bir kısım Türklerin kürd aşiretlerine
sığınmak durumunda kalarak kürdleşmeleri gerçeği tahrif edilmek suretiyle
geliştirilen “Kürdler aslında dağ Türkleridir”, “Kız almışız-kız vermişiz, etle
tırnak gibi olmuşuz”, “Dağda yürürken kart-kurt sesi çıkıyormuş, ondan Kürd
denmiş” türünden uydurma psikolojik malzemelere Türk milleti artık itibar
etmemektedir.
Güvenlik güçlerimiz, terörle mücadele döneminde üzerlerine düşen görevi yerine
getirmiştir. Fakat sivil otorite, açıkça görülmektedir ki, bütün işi eline
yüzüne bulaştırmıştır. Diyarbakır’ın bugün içine düştüğü perişan durum hepimizin
malumudur. Oysa Diyarbakır, kaldırılan Olağanüstü Hal Bölge Valiliği’nin yönetim
merkeziydi. Olağanüstü Hal döneminde bölgede çalışan siviller görevlerini yerine
getirmemişler-dir. Olağanüstü Halin kaldırılmasıyla birlikte, itinayla saklanmış
kürdçü faaliyetler gün yüzüne çıkmıştır. Avrupa Birliği’nin sağladığı fonlarla
beslenen kürdçü dernek ve kuruluşlar, sivil itaatsizliğin başlatılıp
geliştirilmesinde öncü rol oynamaktadır. Terörle mğccadele yasasının işlemez
hale getirilmesi sayesinde takipten ve baskıdan uzak şekilde çalışan terör
örgütünün yasal uzantıları, diledikleri gibi at koşturabilmiş-lerdir. Tahliye
edilen Leyla Zana ve diğerleri, Fransız Le Figaro gazetesine verdikleri ilanla,
demokratik haklar adı altında gerçekleştirdikleri bölücü faaliyetlerinde pürüz
oluşturan noktaların kalkması amacıyla Avrupa’nın Türkiye’ye baskı yapmasını
istemişlerdir. Edelman kaynaklı Yugoslavyalaştırma projesi ile Ampul kaynaklı
Türkiyelilik, iki paralel kol halinde üstümüze doğru gelirken, safların
netleşmesi, Türk olanla Türk olmayanın ayırtına tam vakıf olunması gerekiyor.
Irak’ın kuzeyinde, Türkiye ve ABD’nin desteğiyle güçlenen Barzani-Talabani
ikilisi bölgenin Türk dokusunu yok etmeye yemin etmiğeken, Kandil Dağı ve diğer
bölgelerdeki PKK kamplarına göz yummaktadırlar. Son ulaşan bilgi-lere göre,
Talabani güçlerine bağlı Süleymaniye şehrinin bir kasabası PKK’nın yerleşimine
açılmıştır. Türkmen’e sırtını çevirirken Talaba-ni’yi Cumhurbaşkanlığı makamına
oturtan T.C Dışişleri Bakanlığı, karga beslemeye devam etsin. Ne de olsa oyulan
kendi gözleri değil, Türk’ün gözü…
Geçtiğimiz haftalarda Güney ve Doğu Anadolu bölgelerine düzenlenen resmi
geziler, önemli adımların atılacağının bir işareti olarak umut vericidir. Genel
Kurmay Başkanı ve Kuvvet Komutanlarımızın önemli mesajlar verdikleri bu
ziyaretler, basın-yayın organlarında Gamze Özçelik’in pornosu ve Hülya Avşar’ın
boşanması arasına sıkışıp kaldı. Demek ki birileri, komutanların konuşmasından
ciddi rahatsızlık duyuyor. Kürdler bizi kışkırtıyor ve ateşle oynuyorlar. Hesap
günü geldiğinde hiçbir yer onlar için emniyetli olmayacak.
Tanrı Türk’ü Korusun
Oğuz KARAHAN
oguz@turan.tc
GökBörü Turancı Düşünce ve Eğitim Derneği
İçerik:
Üye MenüsüKayıt olmak için dokunun
Üye iseniz giriş yapınız.

Hun Galeri
Şiirler
Son Tartışılan Konular
Güncel Forumdan
Çevrimiçi Durum
Anlık Ziyaretçi:160 kişi
Şuan çevrimiçi üye yok

