Ana Sayfa » TÜRK ELLERİ | Batı Trakya ve Yunanistan'da Yaşayan Türkler
:>> Batı Trakya ve Yunanistan'da Yaşayan Türkler
Balkanlardaki Türk Kültürel varlığı şu
andaki bilgilerimizin ışığı altında milattan hemen önceki yıllara kadar
uzanmaktadır. Bundan önceki dönemlere ait bir takım veriler son zamanlarda
ortaya çıkmakla beraber kesin bir değerlendirme yapabilmek için yeterli
görülmemektedir. Balkanlardaki Türk kültürel varlığı iki koldan gerçekleşen
kitlevi göçler sonucunda oluşmuştur. Kuzeyden Onogur-Bulgar, Peçenek, Uz,
Kuman-Kıpçak göçleri, güneyden de Oğuz Türklerinin göçleri ve
yerleşmeleriyle Balkanlar Türkleşmeye başlamış, 14 ve 15. y.y. da tamamen
Türk kültürünün hakim olduğu bir bölge haline gelmiştir.
Batı Trakya Türkleri'nin
başlıca resmi temsil organı statülerine sahip olan 3 müftülük (İskeçe, Gümülcine
ve Dimetoka) makamı, bilindiği gibi "kukla müftüler" tarafından işgal altında
tutulmaktadır. İşgale ilişkin senaryo, Gümülcine Müftüsü Hüseyin Mustafa'nın
1984'te, İskeçe Müftüsü Mustafa Hilmi'nin de 1990'da vefatı üzerine uygulamaya
konmuştur. Ortaya çıkan durum üzerine gerek İskeçe'de ve gerekse Gümülcine'de
azınlık organlarının girişimi üzerine, 2345/1920 sayılı kanunun hükümlerine ve
ruhuna uygun olarak camilerde seçim yapılmak suretiyle Mehmet Emin Aga, İskeçe,
İbrahim Şerif Gümülcine müftüsü olarak resmi makamların onayına sunulması
ihtilafına, her iki makam da kukla müftüler olarak bilinen Mehmet Emin Şinikoğlu
ve Meço Cemali tarafından doldurulmuştur.
Bundan daha
sonraki gelişmeler sonucunda Balkanlardan bir med-cezir hareketi gibi bir
çekilme söz konusu olmuş, dünyadaki değişmeler, gelişmeler, kuzeydeki Slav
kültürünün gelişmesi ve buradan gelen baskı ve çatışma, hem de politik
mücadeleler ve aynı zamanlarda büyükçe bir sömürge imparatorluğu kurmuş olan
İngiltere'nin baskıları arasında kalma sonucunda Balkan savaşına kadar
Osmanlı adım adım geri çekilerek bugünkü Türkiye sınırlarına kadar
ulaşmıştır. 1912-1913 yıllarından sonraki gelişmelerle de son sınırlar
çizilmiş, bununla beraber Türk kültürel varlığı bölgedeki hem Oğuz hem
Kıpçak Tüklerinin bakiyeleri şeklinde hayatlarını devam ettirmektedir.
Tabii bunların
bir kısmı Türkiye üzerinden göçerek Balkanlarda iskan edilen Evlad-ı Fatihan
torunları, Oğuz Türkleridir. Diğerleri de yine kuzeyden gelerek yerleşen,
Onogur-Bulgar, Peçenek, Uz, Kuman-Kıpçak Türkleridir. Bütün bu Türkleridir.
Bütün bu Türk toplulukları günümüzün Türk kültür varlığını teşkil etmekle
beraber aralarındaki çok küçük farklılıklar, içinde yaşadıkları kültürlerin
yöneticileri tarafından kullanılarak birbirlerine düşman edilmeye de
çalışılmıştır.
1950'li yıllardan
sonra Türkiye'deki siyasal değişime paralel olarak uygulanan yanlış
politikalar sonucunda Balkanlardan Türkiye'ye göçler büyük ölçüde devam
etmiş, göçmenleri oy deposu olarak gören bütün siyasi partiler belki de
bilmeden Balkanlarda Türk kültür varlığının budanmasına, azalmasına yol
açmışlardar. Bütün bu gelişmelere rağmen, yine de Türkve Müslüman kültürel
varlığı Balkanlarda aşağı yukarı 12 milyonluk bir nüfusu oluşturmaktadırlar.
Günümüzde, Balkan
ülkelerindeki Türk kültür evleklerinin yukarıda kısaca anlatılmaya çalışılan
özellikleri sebebiyle teker teker ele alınarak değerlendirilmeleri de bir
zaruret olarak ortaya çıkmaktadır. Son 60-70 yıllık dönem içinde Balkan
ülkelerinin büyük bir çoğunluğu komünist rejim baskısı altında kültürel
açıdan deforme olmuş, bunun dışında kalan Yunanistan ise, Batı Bloku'na
dahil olmasına rağmen, daha acımasız asimilasyon politikalarını uygulayarak
Türk varlığının demografik verilere göre: normal nüfus artışıyla 500-600 bin
kişiyi bulması icabederken, günümüzde 120 bin civarında bir Türk kültür
varlığı Batı Trakya bölgesinde kalmış durumdadır. Bu da; iki farklı ekonomik
politikaya sahip olan kültürlerin bir noktada birleştiğini gösteriyor.
Kültürel açıdan
her iki rejim de aynı şekilde asimilasyon politikaları uygulanmıştır.
Yunanistan'nın uyguladığı asimilasyon politikaları daha ziyadre psikolojik
olarak yıldırma, güven duygusunu azaltma, insanlar arasındaki güvensizliği
aşılama, yaygınlaştırma ve bu şekilde göçe zorlama şeklinde olmuştur.
Buradaki soydaşlarımızın büyük bir kısmı Türkiye'ye diğer bir kısmı da
Avrupa'nın değişik yerlerine ve bunun dışında kalan bir kısmı da
Avustralya'ya yerleşmek, göç etmek zorunda kalmışlardır. Buradaki kültürel
kimlik savaşı halen devam etmektedir. Bölgede kurulmuş olan hükümet dışı
organizasyonların isimlerindeki Türk ismi, son yıllarda kaldırılmış,
buradaki bütün hükümet dışı kuruluşlar, gönüllü kuruluşlar baskı altında
varlıklarını devam ettirmeye çalışmaktadırlar.
Ayrıca, buradaki bütün soydaşlarımızın
devlet memuriyetleri dahi engellenmekte, "Dikatsa" adı verilen kuruluş
tarafından diploma denklikleri ve çalışma izin belgeleri soydaşlarımıza
verilmemektedir. Buna bağlı olarak Türkiye'ye doğru yönelmiş olan göç,
hızlanmaktadır. Eğitim de bu göçü hızlandırıcı bir faktör olarak yer
almaktadır. Yunanistan'daki liselerde ve üniversitelerde okuma imkanları
elinden alınan soydaşlarımız büyük ölçüde Türkiye'ye göç ederek,
gelecekleriyle ilgili eğitim imkanlarını pekiştirme çalışmaları
içindedirler. Bu da tehcir ve asimilasyonunun bir başka yönünü teşkil
etmektedir.
Lozan antlaşması
(1923), Türk-Yunan Kültür antlaşması (1951), Türk-Yunan Kültür Protokolü
(1968) başta olmak üzere en son AGİT tarafından kabul edilen Paris
Şartı(1991) ve diğer deklerasyonlar gibi çeşitli milletlerarası hukuk
belgesi tarafında güvence altına alınan ekonomik, sosyalve kültürel hak ve
satatüleri itibariyle, Batı Trakya Türkleri, milletlerarası hukuk kuralları
yönünden bir "etnik", yani milli "azınlık grubu" dur. Söz konusu hak ve
statülerinin gasp ve ihlal edilmesi, kısaca "azınlık" haklarının yanında
"insan" ve "vatandaş" haklarından mahrum bırakılarak baskı ve ayrımlara tabi
tutulması ise, bu grubun sosyolojik manada da etnik "azınlık grubu"
statüsünde bulunduğunu ortaya koymaktadır.
Çünkü, Louis
Wirth'in de ifade ettiği gibi, fiziki ya da kültürel karakteristikleri
sebebiyle ayrımcı ve eşit olmayan muamelelere hedef olan, tecrit edilen, bu
sebeple de kendilerine kollektif ayrımcılığın özneleri olarak
gören/diğerleri tarafından böyle görülen insan kategorisi, sosyolojik manada
"azınlık" demektir. Herhangi bir ülkede etnik, dini veya ırki bir grup
hakkında böyle bir tanımın geçerli olması, o grubun diğer vatandaşlarla aynı
haklara sahip olmadığına delalet etmektedir. Yunanistan'da, Batı Trakya
Tüklerinden başka Makedon, Arnavut, Ulah gibi "dini" grupların da sosyolojik
manadaki "azınlık" statüsüne tabi oldukları gözönüne alındığındı, bu
ülkedeki "demokrasi ve insan hakları" probleminin ne boyutta olduğu açıkça
ortaya çıkar.
Batı Trakya
Türkleri'nin birçoğu kronikleşen ve artık toplum yapısını dezorganizasyona
çözülmeye, dağılmaya uğratma yönünde sosyal ve kültürel etkilerde bulunan,
bu itibarla da acil olarak çözüme kavuşturulması gereken başlıca problemleri
ana hatları ile şöyle özetlenebilir;
Türk azınlığa
yönelik Yunan politikasında başvurulan şu dört yol ya da yönteme dikkat
çekmek gerekmektedir. Kısaca Yunanistan;
a)
İkili ve çok taraflı milletlerarası hukuk belgelerini doğrudan ihlal
etmektedir.
b) İkili ve çok taraflı milletlerarası hukuk
belgelerinin hükümlerine ve ruhuna uygun olarak daha önce çıkardığı kanun,
karaname, yönetmelik, tüzük vb. iç hukuk düzenlemeleri iptal etmekte ve
maksada uygun madde değişikliklerine giderek sözkonusu belgelerin
hükümlerine ve ruhuna aykırı hale getirmektedir.
c) Boşluk olan yerlerde, ihlal ve gaspları temin eden
yeni iç hukuk düzenlemelerine başvurmaktadır.
d) Daha önce ve özellikle de iç savaş (1945-1949)
yıllarında kuzeyde gerilla savaşı yürüten gruplara, bağımsız Makedonya
mücadelesi veren Makedonlara ve İtalyanlar ile birlikte ülkenin orta
kesimlerinde bir Ulah devleti kurma savaşı veren Ulahlar'a ve bunların mal
varlıklarına karşı çıkarılmış olan iç hukuk düzenlemelerini Türk azınlığa
yöneltmektedir.
Azınlık iradesinin hilafına gerçekleşen müftülük problemi, 182/1991 sayılı
yeni düzenlemenin, azınlığın hak ve statülerini güvence altına alan
milletlerarası nitelikteki hukuk belgelerinin hükümlerine ve ruhuna uygun
olmadığına açıkça delil teşkil etmektedir.
Çünkü, Tük
azınlığın, diğer problemleri hakkında da geçerli olan bu durum Lozan
antlaşmasının "Azınlıkların korunması bölümü"ndeki en can alıcı maddeyi
teşkil eden 37. Madde tarafından adeta yasaklanmaktadır. Yunanistan'a
uyarlandğında, bu ülkenin şöyle bir yükümlülükle karşı karşıya olduğu açıkça
görülmektedir.
"...Yunanistan, 38.
Maddeden 44. Maddeye kadar olan maddelerin kapsadığı hükümlerin temel
kanunlar olarak tanınmasını ve hiçbir kanunun, hiçbir tanınmasını ve hiçbir
kanunun, hiçbir yönetmeliğin (tüzüğün) ve hiçbir resmi işlemin bu hükümlere
aykırı ya da bunlarla çelişir olmamasını ve hiçbir yönetmelik (tüzük) ve
hiçbir resmi işlemin söz konusu hükümlerden üstün sayılmamasını yükümlenir."
Kaldı ki, bu
ülkenin At'ye üyeliğinde esas teşkil eden Yunan Anayasası'nın (1975) 28.
Maddesi de, sözkonusu yükümlülüğü daha genel manada pekiştirmekte ve teyid
etmektedir.
Buna göre
Yunanistan;
"...Devletler Hukuku genel ülkelerinin ve onaylanak yürürlüğe giren uluslar
arası anlaşmaların, Yunan milli hukukunun bir parçası olduğunu ve
kendilerine ters düşen kanun hükümlerine nazaran önceliğe sahip
bulunduklarını..." kabul etmektedir.
Cemaat İdare Heyetleri (CİH)ne gelince, müftülükler bünyesinde, azınlık
vakıf mal ve mülklerinin idaresinden sorumlu olan bu kurallara yönelik
çirkin Yunan emellerine dair ilk müdahale çok erken yıllarda daha 1946
yılında gerçekleştirilmiştir. Bu yıl işbaşına gelen Panagi Ksaldaris
hükümeti İskeçe'deki Cemaat İdare Heyeti'ni dağıtmış, yerine 1950 yılına
kadar görev yapacak olan "işbirlikçi" bir komisyon atamıştır.
Türkiye ile
Yunanistan arasındaki temkinli olmakla birlikte başlayan yakınlaşma
politikası, 1960 ve 1964'teki ertelemeler hariç, CİH seçimlerinin 1967'ye
dek düzenli olarak devam etmesini sağlamıştır. Müdahaleler, 1967'de işbaşına
gelen Albaylar Cuntası tarafından yoğunlaştırılmıştır. Cunta idaresi, bir
yandan "Türk" ibareli okul levhalarını yerinden sökerken, diğer yandan da
CİH'ni dağıtmaya, 20 küsur yıl sonra yerlerini alacak olan " kukla
müftüler"e hazırlık mahiyetinde "kukla CİH" atamaya başlamıştır. Bu
çerçevede, Dedeağaç'taki müftülük makamının münhal bulunmasından istifade
ederek "Dedeağaç'ta müftülük bulunmadığı" gerekçesiyle, burada görev
yapmakta olan CİH'nin lağvedildiğini duyurmuştur.
CİH konusunda şunu ilave etmek
gerekmektedir ki, Tükler'in daha yoğun olarak yaşadıkları Gümilcine'deki
kukla CİH'nin kukla Başkanı Hafız Yaşar adı, Türk azınlık arasında "baş
hain" sıfıtı ile özdeşleşmiştir. Şu kadarını söylemek gerekirse, onun tayin
edildiği dönemde Başkanlığını yaptığı CİH tarafından işletilen öğrenci
yurdundaki 79'u fakir 113 öğrenciye azınlığın hali vakti yerinde aileleri
tarafından yapılan yardım durdurulmak zorunda kalmıştır.
Ezcümle,
müftülükler gibi, Batı Trakya'daki CİH de bugün kukla üyeler ve başkanları
tarafından idare edilmektedir. Gümülcine CİH'nin başı ise Hafiz Yaşar'ı
aratmayacak keyfiyete ve yetki genişliğine sahip Abdülhalim Dede tarafından
doldurulmuş bulunmaktadır.
Batı Trakya
Türkleri arasında Lozan antlaşmasının hemen akabinde ortaya çıkan "Türk" adı
altındaki birlikler-dernekler; Türk azınlığın daha çok erken yıllarda TC
Devleti'ndeki oluşuma paralel olarak "ümmet" değil "millet" şuuru taşıdığına
ve bu şuura istinad eden bir sosyo-kültürel değişme sürecine girdiğine delil
teşkil etmektedir. "Ümmet" şuuru esasına dayanan birliklere-derneklere
azınlık arasında gösterilen cılız itibar giderek tamamen ortadan kalkar ve
bu fikir sahiplerinin birçoğu "millet" şuurunu benimserken, 1927'de ortaya
çıkan "İskeçe Türk Birliği", onu 1928'de izleyen "Gümülcine Türk Gençler
Birliği" ve 1936'da kurulan "Batı Trakya Türk Öğretmenler Birliği"nin,
sosyal ve kültürel fonksiyonları vasıtasıyla azınlık arasında toplumsal
birlik ve bütünleşmenin gelişmesinin gelişmesine yaptıkları katkılar inkar
etmek mümkün değildir. İşte bu önemli fonksiyonları itibarıyla üç kardeş
olarak bilinen bu birlikler-dernekler aleyhindeki ilk Yunan işlemi 1984
yılında başlatılmış, 1988 yılında da varlıklarına resmen son verilmiştir.
Seneryo, önce bu
derneklerin isimlerinde yeralan "Türk" ibaresinin "Batı Trakya'da Tük
vatandaşları bulunduğuna dair izlenim verdiği" gerekçesiyle kaldırılması
(Kasım, 1984), ardından "zararlı faaliyet gösterdikleri" gerekçesiyle
kapatılması (Mayıs, 1985) istemiyle Gümilcine Valisi N. Papadimas tarafında
davalar açılması suretiyle uygulamaya konmuştur. Bilindiği gibi, nihai
temyiz mahkemesi niteliğindeki Yunanistan Yüksek Mahkemesi (Areios Pagos) 20
Kasım 1987 tarihinde "Batı Trakya'da Türk olmadığı" (başlangıçtaki gerekçe
bu şekle dönüştürülmüştür) gerekçesiyle üç birliğin-derneğin isimlerindeki
"Türk" ibaresinin kullanılmasının yasaklanmasına ve 5 Ocak 1988 tarihinde de
bu birliklerin-derneklerin "zararlı faaliyet gösterdikleri" gerekçesiyle
kapatılmasına dair mahkeme karalarını onaylamıştır.
Bilindiği gibi,
Batı Trakya'da Türk varlığını ve bu varlığın 1927'den itibaren uluslar arası
hukuk belgelerinin hükümlerine ve ruhuna uygunluk arzeden Yunan kanunlarına
göre sosyal ve kültürel faaliyet gösterdiğini inkar anlamına gelen bu iki
karar, azınlık tarihinde ilk kez Türklük mitinginin düzenlenmesine ( 29 Ocak
1988) vesile teşkil etmiştir. Yine çok iyi hatırlanacağı üzere, Türklük
mitinginin 2. Yıldönümü olan 29 Ocak 1989 tarihi, Yunan gizli teşkilatları
tarafından harekete geçirilen çapulcu Yunan fanatikleri tarafında azınlık
tarihine "Yunan vandalizmi " olarak geçmiştir. Çapulcu ve fanatik Yunanlılar
tarafından düzenlenen taşlı-sopalı saldırılarda 30 Türk yaralanmış, 270 Türk
dükkanı tahrip ve yağma edilmiştir.
Dünya hukuk tarihinde skandal ve ulusal
hukuk açısından kabul edilemez çelişki olarak söz konusu iki kararın iptal
edilmeleri için başlatılan girişimlerin acilen devam ettirilmesi
gerekmektedir. Türk azınlığın hak ve statülerini güvence altına alan ikili
ve çok taraflı düzenlemeler ile söz konusu kararların kesinlikle
bağdaşmadığı açıkça ortadadır. Ulusal hukuk açısından baktığımızda, bu
kararlar, iptal edilmiş olmasına rağmen, Yunan hukuk tarihinde yerini alan
3065/1954 sayılı (Mareşal Papagos Kanunu olarak bilinen) "Azınlık Okulları
Eğitim Kanunu" ve bu kanunun uygulanmasına dair hassasiyeti ortaya koyan
Trakya Genel Valisi F. Fessopoulos'un A. 1043 ve A.202 sayılı genelgeleri
yanyana düşünüldüğünde komedi açıkça ortaya çıkmaktadır.
İlgili kanun,
azınlık okulların levhalarında nerede varsa "Müslüman/Müslümanca"
ifadelerinin, doğrusu olan "Türk/Türkçe" ifadeleriyle değiştirilmesini
öngörmekte, genelgeler ise eski haliyle kalmaya devam eden birkaç okul
levhasındaki ilgili değişikliğin derhal yapılmasını emretmektedir.
Azınlık hakkı
olması yanında, Batı Trakya Türk çocuklarının bir insan ve vatandaş hakkı
olarak sahip olmaları gerektiği düşünülen eğitim hakkının ve buna istinaden
tecelli eden Türk anne-babaların çocuklarını eğitim veren kurumlara
(okullara) gündeme hakkının kullanılması görevinin yerine getirlmesi, Yunan
makamları tarafından öteden beri engellenmektedir.
Yunan makamları,
eğitim sahasına ilk müdahelesini 1972 yılında gerçekleştirmiş, yukarıda
geçen 3065/1954 sayılı "Azınlık Okulları Eğitim Kanunu"un bazı maddelerini
değiştirmek suretiyle "Türk/Türkçe" ibarelerin yerine, Yunanca'da "azınlık"
ve "müslüman" kelimelerinin kısaltılmışı olan ancak tam olarak hangisini
karşıladığı belli olmayan "M/kon" ibaresinin kullanılmasına dair
düzenlemedir. Yine, 695/1977 sayılı "Azınlık Okulları ile SÖPA Öğretim ve
Denetim Kadrosunun Meselelerinin Çözümüne İlişkin Kanun" çıkartılmak
suretiyle, azınlık üzerinde bazı emeller istikametinde kurulmuş bulunan
"Selanik Özel Pedagoji Akademisi" mezunlarının azınlık okullarına öncelikli
olarak atanmaları sağlanmıştır.
Bu çerçevede,
zaten 1960'lı yıllardaki öğretmen kıyımına ek olarak, Türkiye'den görev
yapmak üzere gelecek TC vatandaşı öğretmenlerin ve yine Türkiye'deki
öğretmen okullarından mezun olan Yunan vatandaşı Türk öğretmenlerin azınlık
okulların girişleri kapatılmıştır. Neticede, Elmalı ve Karaçanlar Türk
okullarında örnek olay niteliğinde görülen Türk velilerin ilkokul öğrenimi
yapmak üzere çocuklarını Türkiye'ye gönderme süreci başlamış ve bu durum
günümüze dek genişleyerek gelişmiştir. Hiç şüphesiz, bu velilerin büyük
çoğunluğu, çocuklarınınTürkiye'de yerleşmesini istemekte, bu durum ise
kendilerini göçe ya da Türkiye'de yasal olmayan bir şekilde ikamet
etmelerine yol açmaktadır. Bu çerçevede, azınlığa mensup SÖPA mezunları
arasında kendilerine tevdi edilmek istenen bol kazançlı "propaganda amaçlı
eğitim hizmeti"ni reddetme yönündeki eğitimin giderek güçlenmekte olduğunu
gözardı etmemek gerekmektedir.
Çünkü bilindiği
gibi 1991 yılında merhum Dr. Sadık Ahmet tarafından "Yunanlı Türk'e Türkçe
Öğretemez" sloganı ile başlatılan Yunan tarihine, bayrağına sevgi aşılamaya
ve Türk çocuklarında Yunan milli şuuru oluşturmaya yönelik muhtevaya sahip
Yunanlılar tarafından Türkçe okuma kitaplarını boykot hareketine çok sayıda
SÖPA mezunu da katılmıştır. Yunanistan'da zorunlu eğitim 6 artı 3 temelinde
9 yıl olarak uygulanırken, Türk azınlık çocukları için bu 6 yıl(ilkokul) ile
sınırlıdır. Türçe kitapların muhteva ve sayı itibarıyla yetersizliği,
azınlık okullarında ihtiyaç duyulan başlıca eksikliktir.
Mevcut iki
azınlık oraöğretim kurumunda (İskeçe Karma Azınlık Lisesi ve Gümilcine Celal
Bayar Lisesi) had safhaya ulaşan bu eksiklik, Türk öğrencilere Türkçe
okudukları derslerde Yunan dilinde imtihana girmeleri yönünde getirilen
değişiklik ve öğrenci taleplerinin kura ve imtihan ile karşılanması
şeklindeki uygulama, söz konusu iki öğretim kurumunu zaman zaman kapanma
noktasına getirmiştir. Bugün, bu okullarda okumakta olan öğrenci sayısı
iyimserlik yaratmakla birlikte, mevcut meselelerin söz konusu her an kapanma
noktasına getirebilceği gözardı edilmemelidir. Şu kadarını ilave etmelidir
ki, her yıl Türkiye'deki üniversite giriş sınavlarına katılan 600-800
arasındaki Batı Trakyalı Türk öğrencilerin 40-50'si dışındakilerBatı
Trakya'daki değil, Türkiye'deki liselerden mezun olmuşlardır.
Bunların yanısıra
Batı Trakya Türkleri'nin karşı karşıya oldukları problemler, toprak ve arazi
gasplarından, seyahat hürriyetinin kısıtlanmasına, tedhiş ve saldırı
olaylarına kadar uzamaktadır. Bu konular, başlı başına bir araştırma konusu
olacak kadar geniş ve karmaşıktır. 21. Yüzyıla girerken, demokrasinin beşiği
olduğunu iddia eden, gerçekde dönem dönem Rus sömürgeciliğinin, bazen de
Batılı imparatorluk kalıntılarının oyuncağı olan Yunanistan'ın insan hakları
ihlalleri konusunda dünya kamuoyunda yeterince teşhir edilemediği ortadadır.
Bu konu ile ilgili olarak hayatına Batı Trakya Türklüğü'nün insan hakları
davasına adayan ve acı bir tesadüf sonucu, Lozan antlaşmasının ve
Yunanistan'da demokrasiye geçişin yıldönümü olan 24 Temmuz 1995 tarihinde
şehit olan büyük Türkçü, dava ve mücadele arkadaşımız Dr. Sadık Ahmet'i bir
kere daha rahmetle anıyoruz.
İçerik:
Üye MenüsüKayıt olmak için dokunun
Üye iseniz giriş yapınız.

Hun Galeri
Şiirler
Son Tartışılan Konular
Güncel Forumdan
Çevrimiçi Durum
Anlık Ziyaretçi:56 kişi
Şuan çevrimiçi üye yok


