Son İletiler

Sayfa: [1] 2 3 ... 10
1
SOYDAŞLARIMIZIN UĞRAŞLARI / Şiir GELDİM
« Son İleti Gönderen: Abbas Karakaya Bozkurt 13 Haziran 2021, 22:58:32 »
GELDİM


Mükemmel Bir Çağın Kusuruyum Ben
Bilinmez Bir Denklemin Kesiriyim Ben
Bir Ülkü Erinin Esiriyim Ben
Yoluna Baş Koyup Ölmeye Geldim
Sırrını Gönlüme Gömmeye Geldim

Şamanlar Bu Çağda Duaya Dursa
Kırk Çeri İçinde Sesim Duyulsa
Böyle Bir Devirde Yaşamak Buysa
Bu Hayatı Elimle İtmeye Geldim
Dostun Derğahında Yitmeye Geldim

Tarihten Tarihe Savrulup Dursam
Od Olsan Od'unla Kavrulup Dursam
Sana Ta Gönülden Muhabbet Sunsam
Otağından Muhabbet Dermeye Geldim
Atsız Bey'e Selam Durmaya Geldim

Geldim Ve Gördüm Sizin Çağları
Gözümde Büyüdü Tanrı Dağları
Hayalimde Yadımda Kalan Sağları
Özümle Sözümle Demeye Geldim
TAMGA'yı Sizde Bulmaya Geldim

Abbas Karakaya
2
SOYDAŞLARIMIZIN UĞRAŞLARI / Ressam Van Gogh İle Serdar Yıldırım
« Son İleti Gönderen: Serdar Yıldırım 12 Haziran 2021, 18:09:13 »
RESSAM VAN GOGH İLE SERDAR YILDIRIM
Zaman gezgini olarak bir araya geldik. Ben bu hikayenin yazarı Serdar Yıldırım ve dünyanın gelmiş geçmiş en büyük ressamı olarak adı anılan Hollandalı Van Gogh. Paris'te bir müzayede salonunda Van Gogh'un "Kafede Akşam" adındaki tablosu satıldı. Yüzden kapı açıldı. Yüz on, yüz yirmi derken, iki yüz milyon dolara alıcı buldu. Van Gogh her pey sürüşte vay be, vay be dedi, durdu.

Ben: " Sayın Van Gogh, bu bir dünya rekoru. Bugüne kadar hiçbir ressamın tablosu böylesine astronomik fiyata satılmadı. "
Van Gogh: " Arkadaş, bilmem inanır mısın, ben birkaç tablomla birlikte bu tablomu da mahalle bakkalına bırakmıştım. Tanesine on gulden dersin demiştim. O zamanlar on gulden iki dolar ediyordu. Tabloları alan olmadı. Biri satılsa zeytin, peynir ve ekmek alacaktım. Zaman bana çok zalim davrandı. Yetenek var ama açsın, bırak Van Gogh'un aklı kaçsın. Çıldırmak işten değil. "
Ben: " Sayın Van Gogh, siz ortaya çıksanız, ben bu tabloyu yapan ressam Van Gogh'um deseniz. Tablonuzu satın almak için, fiyat artıran şu dolar milyonerleri, size yüz dolar bağış yapmazlar. "
Van Gogh: " Sen de abarttın ama yüz dolar vermezlermiş? Ben de elli dolar isterim. Vermezlerse intihar ederim. "
Van Gogh müzayede salonunun orta yerine çıktı. Ellerini havaya kaldırdı. Kendini tanıttı. Salondakilerin ağzı açık kaldı. Doğru dediler, bu Van Gogh. Rica etsem bana elli dolar verebilir misiniz? dedi. Başlar öne eğildi.
" Neden ama ? " dedi, Van Gogh. " Herkes bir dolar verse elli dolar toplanır. Bana karşı bu cimrilik neden? "
Sessizlik bir süre devam etti. Sonunda ön sırada oturan bir holding sahibi, şimdi size o parayı verirsek hayatın sıkıntısından kurtulur, rahatlarsınız. Bir daha böylesine üst düzeyde resimler yapamazsınız diye endişe ediyoruz, dedi.

Serdar Yıldırım ayağa fırladı ve gür sesiyle haykırdı: " Hayır, " dedi. " Yalan söylüyorsun. Van Gogh yaşarken parasal yardım yapılsaydı çok daha üst düzeyde, çok daha kaliteli resimler yapardı. O zamanın insanları, nasılsa bu da ötekiler gibi tarihin karanlıkları arasında kaybolup gider, diyerek yardım etmediler. Kim bilir nice ressam, heykeltraş, yazar, şair, sporcu, besteci ve diğer sanatsal uğraş içinde olanlar karanlıklarda kaybolup gitti. Binde bir böyle kaybolmayanlardan biri olan Van Gogh'un eseri milyon dolara satılıyor. Siz aslında insanlığın geleceğini satıyorsunuz ve gelecek yok oluyor, bunu fark edemiyor musunuz? "

Serdar'ın haykırışına cevap veren olmadı. Müzayede salonunda birkaç dakika sonra iki adam kalmıştı. Sessizliği Van Gogh bozdu: " Sen haklı çıktın Serdar, intihar etmeye gidiyorum. "
Serdar: " Dur Van Gogh. Yıl 2018. Senin kadar olmasa da ben de zor durumdayım. Bir iş bulmaya kalksam, hikaye yazma işini bırakmam gerekir. Otuz dört yıllık bir uğraştan vazgeçemem. Bak ben intihar etmem, sen de intihar etme. "
Van Gogh: " O zaman gel beraber intihar edelim. "
Serdar: " Hayır. intihar yok. Acılara birlikte göğüs gereceğiz ve galip geleceğiz. Şimdiye kadar hiç yenilmedim ve sen de yenilmezsin. Önümüze çıkarılan engelleri yıkıp geçelim. "
Serdar anlattıkça Van Gogh'un yüzü bembeyaz kesildi. O'nun anlattıklarını başını indirip kaldırarak tasdik etti. Sen haklısın, ben bir ellerimi yıkayıp geleyim, dedi. Yerinden kalktı, lavaboya doğru yürüdü.

Aradan zaman geçti. Tabanca sesi duyuldu. Serdar lavaboya koştu. Van Gogh yerde yatıyordu. Serdar gözyaşları içinde kaldı. Elli dolar verseler ne yapar eder Van Gogh'a iki tablo yaptırırdım. Bu iki tablo onların elli dolarını fazlasıyla karşılardı. Van Gogh gerçek hayatında tabanca ile yaşamına son verdiğinde otuz yedi yaşındaydı ve hep otuz yedi yaşında kaldı. 1851-1888 yılları arasında yaşamış yoksul bir ressamdı. Kendisini saygıyla anıyorum.

SON

3
SOYDAŞLARIMIZIN UĞRAŞLARI / Kanatlı Karınca
« Son İleti Gönderen: Serdar Yıldırım 12 Haziran 2021, 18:06:57 »


KANATLI KARINCA
Zamanımızda en çalışkan ve en tutumlu yaratıklar olarak bilinen karıncalar bundan on binlerce yıl önce yine çok çalışkandılar fakat tutumlu oldukları söylenemezdi. Çalışkanlık karıncaların yaratılışlarında vardı. Onlar yaratılırken çalışkan olarak yaratılmışlardı. Tutumlu olmak ise bambaşka bir şeydi. Tutumlu olarak yaratılınmaz, bu özellik sonradan öğrenilirdi. Sadece çalışkan olmayı o kadar büyütmemek gerekirdi. Ne kadar çalışkan olunursa olunsun, tutumlu olmak bilinmedikçe başarı tam olarak gerçekleşmezdi. Çalışkan olmakla tutumluluk ikisi bir arada bulunursa eğer başarı tamam olurdu.
 
Önceleri karıncalar günlük güneşlik yaz günlerinde hiç durmaksızın, yorulmak nedir bilmeksizin çalışırlar, çevreden buldukları yiyecekleri yuvalarına bırakırlar, tekrar yiyecek aramaya çıkarlardı. Hava kararmaya başladığında bütün karıncalar yuvalarında toplanır, gündüz topladıkları yiyecekleri yerlerdi. Ertesi sabah hangi karınca yuvasına bakarsan bak dünden kalmış bir buğday tanesi bulamazdın.  Çalışıp kazandılar, kazandıklarını istedikleri gibi yerler içerler, isterlerse gider dereye dökerler, bu, onların en doğal hakları…denir denmesine de, durum öyle sanıldığı kadar basit değil. Biraz ileriyi düşünüp soğuk ve karlı kış günlerini aklımıza getiriversek…Kış günlerinin ne kadar çetin geçtiği bilinen bir gerçek. Bu doğal engelin mutlaka aşılması ve yaz günlerine ulaşılması lazım. Eğer yazın, kışı düşünerek, yuvaya getirdiğin üç buğday tanesinin birini kenara koyabilirsen, o doğal engelin önünde saygıyla eğildiğini ve üzerinden aşıp yaza ulaşabilmeni kolaylaştırdığını görürsün. Yoksa bugün gelen bugün gider yarını yarın düşünürüm dersen, doğal engeli aşarsın aşmasına da, bu, çok zor olur, pek çok zor olur.
 
Kanatlı karınca uçarken, bir su birikintisine düşüp çırpınmakta olan bir karınca gördü. Hemen aşağı süzülüp karıncayı tuttu ve onu kucağına alarak kıyıya çıkardı. Bu karınca yakınlardaki bir karınca yuvasının beyiydi. Karınca beyi kanatlı karıncayı yuvasına davet etti ve akşamki ziyafeti onuruna düzenleyeceğini söyledi. Ziyafette, karınca beyi kanatlı karıncayı diğer karıncalarla tanıştırarak, ona bir can borcu olduğunu ve kendisine gösterilen saygının ona da gösterilmesini istedi. Daha sonraki günlerde karınca beyinin ricalarını kırmayan kanatlı karınca bir süre daha onlarla birlikte olmak zorunda kalacaktı.
 
Kanatlı karınca geçen günlerle birlikte yuvaya yiyecek taşıma işine girmeye başladı. Uzaklardan bulup getirdiği yiyecekleri yuvaya bırakıyor, tekrar yiyecek aramaya çıkıyordu. Normalde bir karıncanın getirdiği yiyeceklerin dört beş katını tek başına getiriyordu. Karıncalar bu durumu görüyorlar ve memnun oluyorlardı. Bir günde toplanan yiyeceklerin ertesi güne kalmaması kanatlı karıncanın dikkatini çekmeye başladı. Bu neden böyle oluyordu? Neden ertesi güne yiyecek kalmıyordu? Yaz günleri sona erecek, kış gelecekti. Yuvadaki yüzlerce karınca kış günlerinde ne yiyecekti? Kışın on karınca yiyecek aramaya çıksa, acaba kaçı geri dönebilirdi? Dönemeyenlere yazık değil miydi? Dönenler yiyecek bulmuş olsalar bile o kadarcık yiyecek kaç karıncaya yeterdi?.. Sonuç: Açlıktan kırılırdı bunlar. Kanatlı karınca bu durumu karınca beyi ve bazı karıncalara sormak ihtiyacını hissetti. Fakat onlar kanatlı karıncanın sorduğu soruları anlamsız birtakım basmakalıp cümlelerle geçiştirdiler.
 
Bir akşam yemeği öncesinde karıncalar yuvadaki salonda toplanmışlardı. Kanatlı karınca söz alarak, kış mevsiminin yaklaştığını, bundan sonra yuvaya getirilen yiyeceklerin küçük bir kısmının kara gün dostu diye saklanmasını, eğer böyle yapılmaz da şimdiki düzen aynen devam ederse yaz günlerine pek az karıncanın ulaşabileceğini yana yakıla anlatmaya başladı. Biraz sonra salondan “ yeter “, “ kes artık “, “ susturun şunu “ diye bağıran sesler duyulmaya başladı.  Giderek çoğalan uğultu, kanatlı karıncanın söylediklerinin duyulmasını engelliyordu. Bu sırada karınca beyi ayağa kalktı ve salondaki uğultu bir anda kesildi. Gözyaşları içinde bir şeyler söylemeye çalışan kanatlı karıncaya karınca beyinin tepkisi çok sert oldu. Ona ağır sözler söyledikten sonra zindana atılmasını emretti. Karıncalar, kanatlı karıncayı yakaladılar ve sürükleyerek salondan dışarı çıkardılar. Sonraki günlerde karınca yuvası eski, sakin yaşamına geri döndü. Karıncaların gündüz getirdikleri yiyeceklerden ertesi güne kalan olmuyordu.
 
Aradan birkaç ay geçmişti ki, karakış, olanca ağırlığıyla karınca yuvasının üzerine abanmaya başladı. Günlerdir yağan kar bir türlü durmak bilmiyor, bu soğuk havada bırak dışarı çıkıp yiyecek aramayı, yuvanın kapısını aralayıp kafasını dışarı çıkaran karıncanın kafası donuyordu. Dışarıda hava soğuktu da içeride sıcak mıydı sanki? Karınca beyi odaları geziyor, buradaki karıncalara, biraz daha sabretmelerini, kar yağışının er geç dineceğini, o zaman yiyecek aramaya çıkılacağını ve sıkıntıların bir anda biteceğini anlatıyordu. Hele kar bir dinsindi.
 
Kar yağar yağar bir gün gelir artık yağmaz olurdu yani dinerdi. Karın dinmesiyle birlikte elli karıncadan oluşan bir grup yiyecek aramaya çıktı ve bu elli karıncadan bir tanesi bile geri dönmedi. İçerideki kayıplar çok daha fazlaydı. Kışa girerken yuvada bulunan bin civarındaki karıncanın yarısı ölmüştü. Besbelli açlıktan kırılıyordu bunlar.  Hava biraz ılışır umuduyla iki gün daha bekledi karınca beyi ve üçüncü gün yanına kırk karıncayı alarak yiyecek aramaya çıktı. Kar yağmıyordu fakat hava buz gibi soğuktu. Demek ki, iki gündür boşuna beklemişti yuvada aç bilaç. Havanın da ılışacağı yoktu. Gece yarısına kadar karınca beyi ve kırk karıncadan bir haber çıkmayınca karıncalar salonda ayaküstü bir toplantı yaptılar. Oldukça kısa süren toplantı sonunda şu karara varıldı: Kanatlı karınca hemen serbest bırakılacaktı.
 
Ertesi gün kanatlı karınca, karınca beyi ve diğer karıncaları bir ağacın kovuğunda, birbirlerine iyice sokulmuşlar, titreşip dururlarken buldu. Onları ikişer ikişer yuvaya taşıyan kanatlı karınca daha sonraki günlerde hiç gocunmayacak ve yuvaya yiyecek taşıma işine bıraktığı yerden devam edecekti.  Kış süresince kanatlı karınca salonda pek çok defa konuşma yaptı. Onlara bundan sonraki hayatlarını nasıl yaşamaları gerektiğini ve çalışmalarını ne şekilde düzenleyebileceklerini uzun uzadıya anlattı. Sonunda, karakış bitti, yaz geldi ve kanatlı karınca tümüne elveda diyerek uçup gitti.
 
SON

Yazan: Serdar Yıldırım
 
 En Güzel Çocuk Masalları
Sarı Papatya Yayınları 2006

Hikayelerle Karakter Eğitimi
Moralite Yayınları 2011 S: 364-367

4
SOYDAŞLARIMIZIN UĞRAŞLARI / İnsan Yiyen Bitki
« Son İleti Gönderen: Serdar Yıldırım 12 Haziran 2021, 18:04:52 »

İNSAN YİYEN BİTKİ
Güneş Otel sahibi Ali Bulut otelin bahçesine büyük bir sera yaptırmış ve bu serada tropikal bitkiler yetiştiriyordu. Afrika’dan getirilen et yiyen bir bitki vardı ki, Ali Bulut, onun dört yıldır bir santim bile büyümediğinden yakınırdı. Et yiyordu, balık yiyordu ama büyümüyordu. Aslında bitkinin büyümesi gerekti ve büyüyordu. Öylesine büyümüştü ki, boyu yirmi metreyi geçmişti ama Ali Bulut bunu görememişti. Bitki yukarı değil, aşağı boy atıyordu. Gövde toprak altındaydı. Görünen beyindi. O beyin birkaç ay sonra inanılmaz büyüklükteki gövdeyi harekete geçirecek, bitki insan yiyen bir canavara dönüşecek ve şehrin altını üstüne getirecekti.

Aradan birkaç ay geçti. Yaz günüydü. Bitki kıpırdanmaya başladı. Beyin giderek yükseliyor ve gövde toprak altından çıkıyordu. Seranın dört metre yüksekliğindeki tavanına çarpan beyin gövdeye yakın kökleriyle serayı kaldırarak Güneş Otel’e fırlattı. Otelin ikinci katının bazı camları kırıldı. Ne oluyor diyerek pencerelere koşan insanlar bahçedeki dev bitkiyi gördüler. Devamlı olarak daha uzun ve kalın kökler topraktan çıkıyordu. Korkuya kapılan insanlar otelin çıkış kapısına ve yangın merdivenine hücum ettiler. Bu insanlardan çoğu kökler tarafından yakalanarak kuyu biçimindeki ağza atıldılar. Bitki insan yedikçe büyümesi hızlanıyordu. Bitkinin kökleri şehrin başka yerlerinde  topraktan çıkarak insanları yemeye ve evleri yıkmaya başladı. Koşarak kaçan veya arabasına binerek şehri terk eden insanlar çoktu. Bir saat sonra ise, şehirde kimse kalmamıştı. Şehrin çevresi askeri birlikler tarafından sarılmıştı. Askeri birlikler insan yiyen bitkiye binlerce kurşun ve bomba attılar. Gelen bir emir üzerine ateş kesildi, çünkü insan yiyen bitkiye bunlar tesir etmiyordu.

Ali Bulut bir haftadır kaçakçılık anlaşması yapmak için yurtdışındaydı. Olayı televizyon haberlerinden öğrenince özel uçağına atladığı gibi geldi. Bir aralık yardımcısına: “ Kızdığım zaman köse bitki diyordum. Şuna istediğimi yaptırabilirsem dünyaya hakim olurum. “ Ali Bulut komutandan izin alarak asker kordonunu aştı: “ Canım, yavrum benim. Ben geldim, bak baban geldi. Çok insan yemişsin ama beni yeme. Ben seni et ve balıkla besledim. “ Ali Bulut hem konuşuyor hem de kökler arasından yürüyordu. Kökler uzun süre ona dokunmadı ama gövdenin yanına gelince yakaladılar. Ali Bulut bağırmaya başladı: “ Dur, beni bırak. Bütün servetim senin olsun. Milyarlarım senin olsun. “

İnsan yiyen bitki ilk kez konuştu: “ Hangi senin servet, hangi milyarlar? İnsan sağlığına zararlı maddeler satarak, kaçakçılık yaparak, onun bunun hakkını çalarak zorla sahiplendiğin paralar. Senden nefret ediyorum Ali Bulut, artık parayı unut. Bak ağzıma, dışarıdan belli olmuyor ama içerisi çok sıcaktır. Bundan sonra kötülük yapamayacaksın.” İnsan yiyen bitki Ali Bulut’u yedikten sonra yarım saat geçti. Onu durduracak kuvvet yoktu. İstese köklerini ayak gibi kullanıp çok uzaklara gidebilirdi. Nedeni bilinmez bir şekilde hareketsiz duruyordu.

Bitki uzmanı, tropikal bitkiler üzerinde araştırma yapmakta olan bir bilim adamı, komutanın yanına gelerek, insan yiyen bitkiyi  zararsız hale getirebileceğini söyledi. Şişedeki ilaç iğneyle bitkiye şırınga edilirse, bitki ölürdü. Komutandan izin alan bitki uzmanı elindeki iğneyle insan yiyen bitkinin köklerine yaklaşmaya başladı. Köklerin yanından geçerken aniden dönerek iğneyi köke sapladı ve ilacı şırınga etti. Bitki uzmanı daha sonra iğneyi yere atarak yürümeye devam etti. Geri dönüp kaçsa hemen yakalanırdı. Bunu biliyordu. O zaman insan yiyen bitkiyi şüphelendirebilir ve bitki durumu anlarsa ilaçlı kökü koparıp atar ve kendini mutlak bir ölümden kurtarabilirdi. On dakika sonra insan yiyen bitkinin gövdesi sarsıldı ve ağzından ahh diye bir feryat işitildi. Kökler titremeye başladı. İlaç beyine ulaşmıştı. Artık kurtuluşu yoktu. Ölüm gelmişti.

“ Ben, dedi, insan yiyen bitki, belki yanlış yaptım gibi gözüktü sana ama doğrusu buydu. O insanların ölmesi lazımdı. Özellikle Ali Bulut’un. Diğer ölenler de onun adamlarıydı. Şehri dört koldan sarmıştı Ali Bulut’un çetesi. Onları öldürdüm, onların evlerini yıktım. Hepsi kötü insandı. Bir tek iyi insanın canına, malına zarar vermedim. Askerler ezilmesin diye şehri terk etmedim. Seni gelirken gördüm elinde iğne vardı ama o iğnenin beni öldürebileceğini düşünemedim. Her neyse böylesi daha iyi oldu, tabii kötüler için. Neden var olduğum anlaşılsa ve bana yardımcı olunsa insanlar arasında zararlı olanları ayıklardım. Sessizce yeraltından sokulur, konuşmaları duyar ve onları yakalardım. “
İnsan yiyen bitki daha fazla konuşamadı. İlaç, onun beyinsel fonksiyonlarını durdurmuştu. Ölmüştü. Bitki uzmanı ise yaptığı hatayı anlamış ve dizlerinin üstüne çökmüştü. Ağlıyordu.

SON

Yazan: Serdar Yıldırım
5
SOYDAŞLARIMIZIN UĞRAŞLARI / Keloğlan İle Nasreddin Hoca
« Son İleti Gönderen: Serdar Yıldırım 12 Haziran 2021, 18:02:35 »
KELOĞLAN İLE NASREDDİN HOCA
Keloğlan kasabaya tavuk satmaya gitmiş. Pazara gelince elindeki iki tavuğa müşteri aramaya başlamış. Adamın biri tavuklara bir altın vermiş. Keloğlan bunu kabul etmemiş. İlle de iki tavuğa iki altın isterim demiş. Keloğlan’ın tavukları bir altına vermediğini gören adam: “ Bak Keloğlan, bende bir define haritası var. Yalnızım, yaşlandım artık. Bu sebepten defineyi aramaya çıkamadım. Eskiden Zenginoğlu’ nun konağında çalışırdım. Bu haritayı bana Zenginoğlu vermişti. İki tavuk benim olsun, harita senin olsun, defineyi ara bul, ömrünce mutlu ol ” demiş. Keloğlan adama inanmış, değiş tokuş yapılmış. Keloğlan akşamüstü yorgun argın köyüne dönmüş.
Anası: “ A benim kel oğlum, kabak oğlum. Hiç bu kağıt parçasına iki tavuk verilir mi? Sen tavukları satıp gaz, tuz alacaktın. Kandırmışlar seni. Şimdi karanlıkta otur, yemekleri tuzsuz ye de aklın başına gelsin ” diyerek bağırıp çağırmış. Keloğlan oralı olmamış, aklı fikri definedeymiş. Sabahı zor etmiş, erkenden kalkmış.
Anasına: “ Ana ben defineyi aramaya gidiyorum. Kışlık yiyecek hazırlamıştım. Varsın gaz olmasın, akşamları erken yatarsın. Varsın tuz olmasın, komşudan istersin. Defineyi bulursam, seni sultanlar gibi yaşatacağım ”demiş. Anasının elini öpmüş. Keloğlan’ ın kararlı olduğunu gören anası çaresiz fikir değiştirmiş. “ Güle güle git, Keloğlan. İnşallah defineyi bulursun “ diyerek Keloğlan’ ı uğurlamış.

Keloğlan dağ-bayır aşmış, günlerce aramış, sonunda haritadaki kuyuyu bulmuş. Define bu kuyunun içindeymiş. Kuyuya attığı taş tak diye ses çıkarmış. Keloğlan kuyuda su olmadığını anlamış. Fakat geçen yıl köydeki kör kuyuya inen ve bir daha çıkamayan üç kişi aklına gelmiş. “ Yanımda köyden getirdiğim ip var. Kuyunun kenarına bağlayıp insem ya ben de onlar gibi kuyudaki zehirli dumandan boğulur kalırsam halim nice olur, diye düşünceye dalmış. Evvela bana mert, sözünün eri, kuyudaki tehlikeyi ortadan kaldırabilecek bir yardımcı lazım. Böylesi de nerelerde bulunur, diye düşünürken aklına Nasreddin Hoca gelmiş. Tamam demiş Hoca bu işin çaresini bulur. ‘
Az gitmiş uz gitmiş, sonunda Akşehir’ e varmış. Sormuş, Nasreddin Hoca’ nın evini göstermişler. Kapıyı çalmış. Nasreddin Hoca kapıyı açmış. “ Buyurun evladım “ demiş, “ Ben Nasreddin Hoca’ yım. Bir şey mi arzu etmiştiniz? “
“ Hocam bizim köyde bana Keloğlan derler. Sizin önemli bir meselenin çözümüne yardımınızı rica edecektim. Beni dinlemek zahmetine katlanırsanız çok sevinirim. “
Hoca Keloğlan’ ı evine buyur etmiş. Keloğlan define haritasına nasıl sahip olduğunu, anasına veda edip köyden ayrıldığını, haritadaki kuyuyu bulduğunu, kuyuya neden inemediğini anlatmış. “ Eğer defineyi bulursak yarı yarıya paylaşırız, Hocam. Ne dersiniz? ” diyerek sözü bağlamış.
Nasreddin Hoca: “ Uzun süredir kullanılmayan veya etrafındaki toprak tabakasından içine zehirli hava sızan kuyularda, yeterli hava akımı olmadığı için, bu zehirli hava birikir. Eğer böyle kuyulara inilirse insanı zehirler, öldürür. Söylediğine göre kuyunun derinliği dokuz on metre varmış. Kuyunun çevresini kazıp genişletmek çok yorucu ve zahmetli, ikimiz başaramayız. Yardımcı bulmaya kalksak kulaktan kulağa yayılır, halk kuyunun başına dolar. Başka bir yol bulmalıyız Keloğlan. Sen bizde birkaç gün misafir kal, düşünüp hal çaresini bulurum. “

Nasreddin Hoca sonraki iki gün planlar yapmış, taslaklar çizmiş. Planları demirciye götürmüş. Bu aletlerin olanını vermesini, olmayanı çizime uygun olarak yapmasını tembihlemiş. Haftasına aletler hazır olmuş. İki eşeğin çektiği bir araba almış. Arabaya aletleri, yiyecek, içecek gibi ihtiyaçları koymuş. Karısıyla vedalaşıp eşeğine binmiş. Nasreddin Hoca eşeğiyle önde, Keloğlan arabayla arkada, yola koyulmuşlar.
Günlerce süren zahmetli yolculuktan sonra definenin bulunduğu kuyuya varmışlar. Hoca kuyuyu incelemiş. Keloğlan ile birlikte demirciye yaptırmış oldukları büyük körüğü kuyunun yanına indirmişler. Yaklaşık on santim genişliğindeki borunun bir ucunu kuyunun dibine sallamışlar. Diğer ucunu körüğe takmışlar. Birlikte körüğe temiz hava basmaya başlamışlar. Yıllardır burada biriken durgun ve zehirli hava, temiz ve basınçlı havanın etkisiyle parçalanmaya, yavaşça yükselmeye, kuyudan çıkmaya başlamış. Körük her hava basışında kuyudaki zehirli hava oranı azalıyormuş. Bu işlem ertesi gün de devam etmiş. Üçüncü gün kuyunun temizlendiğine kanaat getirmişler. Yine de her şeyden emin olmak için Nasreddin Hoca arabada getirdiği bir kediyi çuvala koymuş. Çuvalı ipe bağlayıp kuyunun dibine sarkıtmış. Yarım saat sonra kediyi çıkardığında dipdiri olduğunu görmüş.

Keloğlan ipi beline bağlayıp kuyuya inmiş. Haritada belirtilen taşı çıkarmış. Taşın altındaki toprağı kazınca, sandığı bulmuş. Yanındaki diğer ipe sandığı bağlamış ve Hoca’ ya kendisini çekmesi için seslenmiş. Keloğlan kuyudan çıkınca, Hoca ile sandığı yukarıya çekmişler. Sandığın kilidini kırıp, kapağını açınca, bir de ne görsünler: Çil çil altınlarla dolu değil miymiş sandığın içi… Çok sevinmişler. Hemen altınları paylaşmışlar.
Ertesi gün, Nasreddin Hoca eşeğiyle Akşehir’e, Keloğlan arabayla köyüne doğru yola koyulmuşlar. Keloğlan köyünde dillere destan bir konak yaptırmış. Hizmetçiler, uşaklar tutmuş. Tarlalar, bağlar, bahçeler satın almış. Anasıyla birlikte sultanlar gibi yaşamaya başlamış. Keloğlan’ ın görülmemiş zenginliği padişahın kulağına gitmiş. Ava çıktığı bir gün Keloğlan’ ın konağına uğramış. Keloğlan padişaha hürmet göstermiş, en iyi şekilde ağırlamış. Gördüğü yakın ilgiden çok memnun kalan padişah, Keloğlan’ ı gelecek ay kutlanacak bayram için, sarayına davet etmiş.

Bayram günü Keloğlan arabalar ve uşaklarla beraber saraya gitmiş. Eğlenceler sırasında padişahın dünya güzeli kızı Menekşe ile tanışmış ve aşık olmuş. Menekşe de Keloğlan’ ı görür görmez sevmiş ve yanından ayrılmak istemiyormuş. Bayram eğlenceleri bittikten sonra Keloğlan konağına dönmüş. Anasına Menekşe Sultan’ ı görür görmez aşık olduğunu, onsuz yapamayacağını söylemiş. Düşünmüşler, taşınmışlar, padişahtan Menekşe’yi istemeye karar vermişler. Daha sonra anasıyla gidip kızı istemişler. Padişah Menekşe’yi Keloğlan’ a vermiş. Keloğlan konağına dönüp düğün hazırlıklarına başlamış. Bir taraftan da Nasreddin Hoca’ ya haberciler gönderip, düğüne davet etmiş.
Nasreddin Hoca payına düşen altınlarla Akşehir’e döndükten sonra yoksulları, yetimleri, giydirip kuşatmış, parasının çoğunu hayır işlerinde kullanmış. Bir yandan da Keloğlan’ın köyünde konak yaptırdığını, uşaklar tutup, araziler satın alıp sultanlar gibi yaşamaya başladığını dost sohbetlerinde ve gelip giden yolculardan duyar, anlatılanlara sevinirmiş. Keloğlan’ ın düğün haberini ve Menekşe Sultan ile evleneceğini duyunca keyfi pek yerine gelmiş. Hemen düğüne gitmek için hazırlıklara başlamış. Halılar, kürkler, ipek kumaşlar almış. Menekşe’ye küpe, kolye, gerdanlık gibi ziynet eşyaları almış. Ayrıca dört atın çektiği iki araba satın almış, iki tane de uşak tutmuş. En değerli elbiselerini, en gösterişli kürkünü giymiş. Karısıyla birlikte düğünden birkaç gün önce yola çıkmış.  Nasreddin Hoca maiyetiyle birlikte gayetle şatafatlı bir şekilde saraya varmış. Keloğlan Hoca’ yı kapıda karşılamış. Elini öpmüş. Sarılmışlar, hasretle kucaklaşmışlar. Düğün gününe kadar Hoca başından geçmiş nice olaylara ince espriler katarak anlatmış. Davetlilerin hoşça vakit geçirmelerine yardımcı olmuş. Sazlı, sözlü eğlenceler arasında Keloğlan ile Menekşe Sultan evlenmişler. Mutluluklarına diyecek yokmuş. Daha uzun yıllar mutlu ve bahtiyar olarak yaşamışlar.

SON

Yazan: Serdar Yıldırım
   
BU MASALIN BULUNDUĞU KİTAPLAR:
Limon Kokulu Masallar - Yakamoz Çocuk - Mart 2015 - Sayfa 73-90
Masal Saati Tik Tak - Kasım 2014 - Sayfa 88-109
En Güzel Keloğlan Masalları - Yakamoz Çocuk - Kasım 2013 - Sayfa 211-229
Masal Bahçesi - Revzen Kitap - Kasım 2015 - Sayfa 154-172
Keloğlan Masalları - Gönül Yayıncılık - Sayfa 50-54
Keloğlan Masalları - Akvaryum Yayınevi - 2009 - Sayfa 59-63

Yayınevleri internetten alıyorlar. İşin parasal yönü yoktur. Benim amacım okuyucuya güzel eserler sunmaktır.

6
GÜNCEL / Ynt: SEDAT PEKER - PANDORANIN KUTUSU!
« Son İleti Gönderen: Üçoklu Börü Kam 10 Haziran 2021, 05:09:29 »
Sedat Peker youtube üzerinden son yayınladığı videoda:
Biz bir aileyiz ve hepimiz suç ortağıyız!
Diyerek açıklamalarına bambaşka bir boyut kazandırdı.

Biz bir aileyiz ve hepimiz suç ortağıyız!
Buyur buradan yak!

Sedat Peker'in ima ettiği;
Aileden kimi kastetmekte?
Birlikte suç işledikleri ortakları kim?
Hangi suçları birlikte işlediler?


Bu sorular yanıtı bulduğunda siyasetin kirli yüzü ve devlet içerisindeki çeteleşmeler gözler önüne serilecektir.

Bir zamanlar İtalya'da devlet mafyaya karşı temizeller operasyonu gerçekleştirmişti, biz de ise tam tersi bir durum var!
Suç örgütü lideri, mafya, devlete karşı temizeller operasyonu çekiyor gibi bir görüntü var!

Hey benim güzel ülkem!
Bunlarıda mı görecektik?
Seni ne hale getirdiler, böyle?

Kök Teñğri Türk'e Kut ve Utku Versin!
TTK.
7
GÜNCEL / Ynt: CHP NEDEN İKTİDAR OLAMIYOR?
« Son İleti Gönderen: Çağrıbey 09 Haziran 2021, 00:15:29 »
Bence muhalefet çok tembel!
Bu gün Sedat Peker'den mi  öğrenecektik; yolsuzlukları, çökmeleri?
Halbuki meclisde görev yapan milletvekilleri, hazineden ciddi bir kaynak alan partiler; belgelerle hırsızlıkları, yolsuzlukları ,yanlışları ortaya çok önceden koymaları gerekmez mi?
Mehmet Agar'ın marinaya çöktüğü hatta Aslan İnşaatın Bodrum'da ciddi bir yatırım yaptığı, Alaettin Çakıcı'nın paravan firması  Çağdaş Holdingin neler yaptığını CHP'li Bodrum belediyesi bilmiyor mu?
Oysaki bütün bunları sokaktaki vatandaş bile bal gibi biliyor.
Ziraat Bankası bırak Demiröreni Next level adlı firmaya kredi veriyor, tahsil edemeyince Söğütözü'nde satılmayan yerlerle mahsuplaşıyor. Simit Sarayı diye uyduruk bir firmaya yurtdışında açtığı şubeler için verilen kredilerin üstüne bir bardak soğuk su içiliyor.
Bütün bunları kim ortaya çıkaracak?
Yoksa muhalefet bunları, Allah'ın ortaya çıkartmasını mı, bekliyor?
Sezer Baran Korkmaz kara parayı aklayan piyon bir zavallı.
Ocak 2021 de iş ayyuka çıkmış ancak ne CHP'den ne de İYİ Parti'den bir araştırma, soruşturma ve takip etme eylemi ve fikri yok!
Hırsızın, yolsuzun kendisini ifşa etmesini bekleyen bir muhalefetin, hem tembel, hem de işbirlikci olduğunu düşünüyorum.
Muhalefet her daim gerçeğin peşinde olmalı ve sergilediği siyasi becereileriyle kendini iktidara taşıyabilmelidir.
Görünen manzara CHP ve İYİ parti ülkeyi yönetmeye, yani iktidara, talip değiller gibi.
Akp'si, iktidarki varlığını, muhalefete borçludur.
Böyle muhalefet olduktan sonra akp'si 50 yıl daha iktidarda kalır.
Bence muhalefet, akp'sinin iktidarının devamı sağlamak şeklinde kurgulanmış/dizayn edilmiştir.
İnanın yanılmayı ve haksız çıkmayı çok istiyorum.

Ne Mutlu Türk doğup Türk gibi yaşayana!
Saygılarımla.
Çağrıbey.
8
GÜNCEL / Ynt: SEDAT PEKER - PANDORANIN KUTUSU!
« Son İleti Gönderen: Çağrıbey 08 Haziran 2021, 23:40:18 »
Akp'sinin içinde süregelen ve ayyuka çıkan çekişmelerde taraflar kan davası güder gibi birbirlerine düşmanlık güdüyorlar.
Partide ve iktidarda tek adamlığı kimselere bırakmayan Erdoğan, halk desteğini kaybederek,  iyice gözden düştü.
Durumu kurtarmak ve Erdoğan'ı temize çıkartmak isteyen bir gurup aslında Erdoğan iyi ama etrafı kötü diye bir savunma geliştirdiler.
Şu riyakarlık ve tevile bakar mısınız?
Erdoğan iyi, etrafı kötüymüş!
Vay be!

Tam tersine, bütün kötüleri ve kötülükleri üreten, bizzat Erdoğan'dır.
Liderin etrafı nasıl oluşur?
Elbetteki liderin kişiliğine göre oluşur.
Asıl azmaz, bal kokmaz kokarsa yağ kokar çünkü aslı ayrandır diye bir deyimimiz var ve gerçeği ortaya koymaktadır.
Erdoğan'ın nasıl bir lider ve siyasi hırs sahibi olduğunu anlamak için Beyoğlu belediye başkan adayı iken kaybedince neler yaptığını bilmek kafidir.

Erdoğan ve etrafı için en doğru tanım, bir atasözümüzde denildiği gibi;
Tencere yuvarlanmış, kapağını bulmuş!

Tokat yöresinde kullanılan bir deyim var. Biraz kaba. Ama kitabın ortasından konuşmak tabirinin anlamını bulduğu bir deyim.
Özür dileyerek yazıyorum.
B...tan olan terazinin, tezekten olur, dirhemi!
Erdoğan ve ekibi için en doğru tanım ve tabir budur!

Hiç kimse, kralın ipekten elbisesini anlatmasın.
Kral, bal gibi, çıplak!
Halk dilinde şallak da denir.

Ne Mutlu Türk doğup Türk gibi yaşayana!
Saygılarımla.
Çağrıbey.
9
GÜNCEL / Ynt: SEDAT PEKER - PANDORANIN KUTUSU!
« Son İleti Gönderen: Kurtkaya 08 Haziran 2021, 23:22:42 »

Yaptığı kötü ve kanunsuz işler nedeniyle suça ve günaha garkolan kişilere kendi pisliğine boğulsun diye beddua edilir.
Kendi pisliğinde boğulmak tanımı en çok akp'sini tarif eder durumdadır.
Akp'si; ahlak, din, ekonomi, çevre, insani ilişkiler, uluslararası ilişkiler, kadın ve çocuk hakları, doğal yaşam vb. hayatın bütün alanlarında var olan bütün değerleri örseleyerek, kirletti ve itibarsızlaştırdı.

İki kavram ve akp'si.
Güzel Türkçemizde kanara ve koralmak diye birbiriyle ilintili iki kelime var.
Kanara; yeme içme hususunda asaletini bozmuş, her şeye tenezzül eden, obur ve doymak bilmeyen  anlamında bir kelimedir.
Bu sıfatın sahipleri için, ağır bir aşağılama terimi olarak, kanaralaşmak ibaresi kullanılır.
Kanaralaşmış bir insan ya da hayvandan asla hayır gelmez.

Koralmak ise bir şeye fazlaca düşkün olmak, iyi ya da kötü, helâl ya da haram, yararlı ya da zararlı olduğuna bakılmaksızın alışkanlıkları sürdürmek anlamındadır.
Haram yemeyi alışkanlık haline getirenlere haram yiye yiye harama koraldı denir.

Rüşvet, yolsuzluk, usulsüzlük, hortumculuk, yandaş kayırma, kamu mallarını israf etme, bankaların içini boşaltma, doğa katliamı ve talanı akp'si için vaka-yi adiyeden şeyler oldu.

19 yıllık iktidarın sonunda kanaralık ve koralma akp'sinin asli vasfı haline gelmiştir.

Kanaradan ve koralmıştan hayır gelmez.
O nedenle İvedikle kapıdan defedilmelidir.

Köylük yerlerde evin kapısındaki köpek, sağdan soldan yiyecek aşırsa, boğaz peşinde koşsa veya evin avlusundaki civcivlere ilişse, evin sahibi; bu köpek boğaz peşinde koşuyor, dişine kan değdi, kanaralaştı diye köpeği kapıdan azıtır.

Bu kadar...
Bilmem anlatabildim mi?
Ya da anladılar mı?
Ya da anlarlar mı?

Tanrı Yüce Türk'ünü Korusun!
10
GÜNCEL / Ynt: SEDAT PEKER - PANDORANIN KUTUSU!
« Son İleti Gönderen: Üçoklu Börü Kam 08 Haziran 2021, 21:44:30 »

Hırsızlar çalarken değil, bölüşürken kavga eder


Sedat Peker, Pandora'nın Kutusunun, sadece, kapağını kıvıttı.
Tamamı açıldığında daha neler çıkacak, neler?

Akp'sinin ilk kuruluşunda önemli roller oynayan ve akp'sinin gidişatındaki sakatlık nedeniyle istifa eden, şimdilerde CHP milletvekili olan Abdüllatif Şener'in:
AKP döneminde yapılan yolsuzluklar son 100 yıldaki yolsuzluklardan 10 kat fazladır…
Sözünden Pandora'nın Kutusunun içinde daha nelerin olduğunu tahmin edebiliyoruz.

Akp'si tepeden tırnağa kadar yolsuzluk, kanunsuzluk ve anayasa ihlali suçuna bulaşmıştır.

Ulusal basında yer alan, milli duyarlılık sahibi, bir çok yazarların yazıları akp'sinin çuvala sığmayan mızraklarını ortaya koymaktadır.
Bunlar itham değil, ispatlı şahitli, gerçeklerdir.

Akp'si, Sedat Peker'in ifşaatleri karşısında, suskundur.
Akp'si kendi yarattığı canavar tarafından boğazlanmakta, kendi ürettikleri pislikte boğulmaktadır.

Etme bulma, dünyası mı dersin?
Eliyle eden, başıyla çeker mi dersin?
Yoksa, yediğin hurmalar, tırmalar mı dersin?
Ne dersen de, zulüm ile abat olanın, akıbeti berbat olur hakikatı bir kez daha tahakkuk ediyor.

Kök Teñğri Türk'e Kut ve Utku Versin!
Sayfa: [1] 2 3 ... 10