Türkçü Turancı Otağ | Türkçüler

TÜRKLÜK ve TÜRK DÜNYASI OTAĞI => TÜRK - TURAN DÜNYASI => Konuyu başlatan: oguz_kurtarslan - 26 Mart 2006, 12:53:25

Başlık: ZİYA GÖKALP
Gönderen: oguz_kurtarslan - 26 Mart 2006, 12:53:25
Ali Kemal'e
Ziya Gökalp

Ben Türküm! diyorsun, sen Türk değilsin!
Ve İslamım! diyorsun, değilsin İslam!
Ben, ne ırkım için senden vesika,
Ne de dinim için istedim ilam!

Türklüğe çalıştım sırf zevkim için,
Ummadım bu işten asla mükafat!
Bu yüzden bin türlü felaket çektim,
Hiç bir an esefle demedim: Heyhat!

Hatta ben olsaydım: Kürd, Arap, Çerkes;
İlk gayem olurdu Türk milliyeti
Çünkü Türk kuvvetli olursa, mutlak,
Kurtarır her İslam olan milleti!

Türk olsam olmasam ben Türk dostuyum,
Türk olsan olmasan sen Türk düşmanı!
Çünkü benim gayem Türkü yaşatmak,
Seninki öldürmek her yaşatanı!

Türklük, hem mefkurem, hem de kanımdır:
Sırtımdan alınmaz, çünkü kürk değil!
Türklük hadimine 'Türk değil! ' diyen
Soyca Türk olsa da 'piçtir', Türk değil!
Başlık: ZİYA GÖKALP
Gönderen: EFE - 20 Eylül 2006, 13:44:02
ZİYA GÖKALP  ( 1875-1924 )

"Heyecanlarımın babası Namık Kemal, fikirlerimin babası Ziya Gökalp'tir"
Mustafa Kemal Atatürk


(http://resim.hunturk.com/rsm/b3b9f771a3.jpg) (https://hunturk.net/forum/sistem.php?islem=yonlendir&url=aHR0cDovL3Jlc2ltLmh1bnR1cmsuY29tLw==)

Fikirle hayat arasında dinamik bir köprü kurarak Osmanlı ülkesinin kurtarılması çarelerini arayan fikir adamı... Gerçek bir idealist... İttihat ve Terakki Fırkası’nın ideologu ve toplum düzenleyicisi...

 (http://resim.hunturk.com/rsm/0f0c1d61ff.jpg) (https://hunturk.net/forum/sistem.php?islem=yonlendir&url=aHR0cDovL3Jlc2ltLmh1bnR1cmsuY29tLw==)

1875'de Diyarbakır'da doğdu. Babası, edebiyatı seven, mahallî gazetelere başyazı yazan Mehmet Tevfik Efendi'dir. Gökalp'in asıl adı, Mehmet Ziya'dır. Yıllar sonra, Selanik'te "Genç Kalemler" dergisini yayınladığı sırada, arkadaşı Ali Canip Yöntem'in —bir yazısına— "Gökalp" takma adını kullanması, bundan sonra adını Ziya Gökalp yapmıştır.

İlk derslerini babasından aldı. Babası gibi Gökalp de, Namık Kemal hayranı olarak yetişmiştir. Diyarbakır Askerî Rüştiyesi’ni bitirdikten sonra, Mülkiye İdadisi'nde okumasını sürdürdü. Kendi kendisine Fransızca öğrendi. Amcasından, Arapça ve Farsça dersler aldı. Tasavvuf felsefesini, İslâm tarihini öğrendi. 24 yaşlarında iken bir bunalım geçirdi ve tabancayı alnına dayayarak intihar etmeyi denedi. Ölmedi. Fakat ondan sonraki hayatı sürekli çalışmalar içinde geçmiştir.

MEŞRUTİYET YANLISI İDİ

Yüksek öğrenimini yapmak için İstanbul'a geldiği yıllar, Albülhamid'in saltanatı günlerine rastlıyordu. Yüksek okullarda Abdülhamit düşmanlığı moda idi. Ayrıca, Gökalp, Namık Kemal hayranı olduğu için, meşrutiyet yanlısı idi. O yıllarda kurulan İttihat ve Terakki gizli cemiyetine girdi. Bütün heyecanı ile ittihatçılığa sarıldı. Diyarbakır'daki bir arkadaşına yazdığı mektup, polisin eline geçince, okuldan çıkarıldı. Dokuz ay hapis yattıktan sonra tekrar Diyarbakır'a döndü (1898).

1908 Devrimi olunca, Diyarbakır'da "Dicle" adlı bir gazete çıkarmaya başladı. Gençleri etrafına toplayarak onları yetiştirmeye çalıştı. Bu sırada, İttihat ve Terakki Fıkrası'nın merkezi olan Selanik'te Gökalp'i genel merkez üyeliğine aldılar, ve sanat-fikir çalışmalarını  kendisine bağladılar.

«TÜRKÇELEŞMİŞ TÜRKÇE» KURALINI GETİRDİ

Ziya Gökalp, başta Ali Canip Yöntem ve Ömer Seyfettin olmak üzere genç hikâyeci ve şairleri etrafına toplayarak "Genç Kalemler" adiyle bir dergi kurdu ve ilk sayısını 11.Nisan 1911'de yayınladı. Bu dergi, Türk edebiyatında ve Türk dili tarihinde önemli görevler yapmıştır. O zamana kadar kullanılan terkipli Osmanlıca dili bırakılmış, günlük konuşma diline dönülmüştü. Yâni, Şinasi'nin başlattığı sadelik hareketi, bu kadro tarafından yeniden ele alınıyordu ve akım haline getiriliyordu.

Genç Kalemler'in sade dili, edebiyat çevrelerinde, önceleri yadırgandı. Fakat gençlik, dergiyi beğenmiş ve dili benimsemişti. Edebiyat dünyası, Osmanlıca yazanlarla Türkçe yazanlar diye ikiye bölündü. Gökalp, dil konusunda ileri gitmiyor, "Türkçelesmiş Türkçe" kuralını getiriyordu. Halkın diline geçmiş yabancı kelimeler de yazı dilinde kullanılacaklar, fakat söylendikleri gibi yazılacaklardı.

Ziya Gökalp, Genç Kalemler'de, şiir, hikâye ve romanda sade bir dil kullanılması davasının yanı başında, "Türklük" davasını da yürütüyordu. Yayınladığı bir şiirde:

"Vatan ne Türkiye'dir Türklere, ne Türkistan.

Vatan, büyük ve mûebbed bir ülkedir: Turan:"


diyordu. Turan, belli bir ülke değildi, bir idealdi. Nesillerin ruhlarını tutuşturan, gayretlerini pekiştiren, umut, sevinç, yaşamak coşkusu veren bir idealdi. Böylece sanat ve edebiyatta da yeni bir parlama oldu.

Ziya Gökalp, edebiyat ve tarih kültürünün yanı başında, kuvvetli bir felsefe ve sosyoloji kültürü ile beslenmişti. Okuduklarını, birçoklarının yaptığı gibi sadece öğrenmiş olmak için okumuyor, öğrendiklerini hayata ve memleketin ilerlemesi yolunda yapılacak devrimlere uygulamak için okuyordu. O yıllarda üç akım vardı:   Türkleşmek,      İslâmlaşmak,    çağdaşlaşmak...

İslamcılar, bütün Müslüman ülkelerin bir araya getirilmesi ile hem Müslümanların, hem Osmanlı İmparatorluğu’nun kurtulacağına inanıyorlar, bu yolda çalışıyorlardı. Çağdaşlaşmak yanlıları ise, Batıyı olduğu gibi kopye ederek Osmanlı ülkesinin uygar bir ülke olarak hayatını sürdüreceği düşüncesindeydi. Ziya Gökalp'in önderlik ettiği çağdaş Türkçülük, hem Türk unsuruna dayanıyor, hem Batı uygarlığını, İslâm ahlâkı ve Türk töreleri üstünde geliştirmeyi amaçlıyordu.

TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİNİN ESASLARINI HAZIRLADI

İttihat  ve Terakki'nin   merkezi   Selanik'ten İstanbul'a taşınınca, Gökalp de

İstanbul'a geldi. Bir yandan, İstanbul Darülfünunu'nda(Üniversite) hocalık ediyor, bir yandan, başına topladığı sanatçı ve fikir adamlariyle çağdaş Türk toplumunu yaratmanın yollarını arıyordu. Oysa, siyasî kanaatlerini paylaştığı İttihatçılar, eskiden beri devam eden Osmanlı politikasını sürdürmekte idiler. Gökalp, bu fikir çatışmasına hiç önem vermeden Türk milliyetçiliğinin esaslarını hazırladı. İstanbul'da çıkardığı "Türk Yurdu" dergisinde, "Türkleşmek, İslâmlaşmak, Muasırlaşmak" adı altında bu üç cereyanı bilimsel açıdan inceledi. Fikirlerini, modern sosyolojiye dayatıyor, Türk toplum yapısını araştırıyor ve ayakta kalmanın tek çaresi olarak milliyetçiliği görüyordu.

Bu çalışmalarına "Türk Ocakları"nda da devam etti. Fakat Birinci Dünya Savaşı'nın patlaması, yenilgi ve İttihat ve Terakki Fırkası'nın dağılması üzerine, İngilizler İstanbul'u işgal edince, Gökalp'i, Malta'ya sürdüler. Gökalp, Malta dönüşü Diyarbakır'da çıkardığı "Küçük Mecmua"da fikirlerini yaymaya devam etti. 2. dönem B.M. Meclisi'ne Diyarbakır Milletvekili olarak katılmış ve 25 Ekim 1924'de ölmüştür. Yeri, günümüze kadar doldurulamayan bir fikir adamımız idi.
Başlık: Ynt: ZİYA GÖKALP
Gönderen: Kök-Börü - 09 Şubat 2007, 11:09:45
Türkçülüğün Mimarlarından Ziya Gökalp Ata önünde saygı ile dizlerimi yere vuruyorum....

TTKvY
Başlık: Ynt: ZİYA GÖKALP
Gönderen: bayındır - 09 Şubat 2007, 11:22:19
ziya gökalp osmanlının en kötü döneminde birilerinin peşine düşmemiş tam bir yüksek seciye örneğiyle Türkçülük fikrini günümüze en yakın hale getirmiştir. onun açtığı yoldan gelenler onun dileklerinide yerine getireceklerdir.TTK
Başlık: ERGENEKON-ZİYA GÖKALP ATA'MIZDAN ........
Gönderen: Kök-Börü - 15 Şubat 2007, 08:44:28
ERGENEKON  


Biz Türk Han'ın beş oğluyuz.
Gök Tanrı'nın öz kuluyuz,
Beşbin yıllık bir orduyuz,
Turan yurdu durağımız!

Ak ordumuz sola gitti,
Üç hakanlık tesis etti,
Med, Sümer-Akad, Hit'ti
Bu üç şanlı oymağımız!

Birincisi Azerbaycan,
İkincisi Geldanistan,
Üçüncüsü Arz-ı Ken'an,
Fışkırdı üç kaynağımız!

Gök ordumuz sağa vardı,
Çin'i baştan başa sardı:
Hiyong-no'lar bu Hanlar'dı;
Sed olmadı tutağımız!

Kara ordu gitti İskit
Ülkesinde yaptı bir çit;
Attila ol, Şalon'a git,
Sözü oldu adağımız!

Kızıl ordu dağlar aştı;
Efganlar'la çok savaştı;
Bir alayı Hind'e taştı:
Sind oldu bir ırmağımız!

Sarı ordu tekin durdu:
Şehir yaptı, çiftlik kurdu.
Uygurlar'ın bu iç yurdu
Kaldı ana toprağımız!

Yüce Tanrı, Oğuz Han'ı
Göndererek Türk Hakanı,
Birleştirdi beş Turan'ı...
Doğdu güneş sancağımız!

Oğuz Han'dan sonra Hanlar
Kazandılar yüce şanlar,
Bilinmek için bu hoş anlar
Şehname'dir sorağımız

Yıllar geçti: Bir an geldi,
Türk tahtına İlhan geldi;
Sağdan, soldan düşman geldi,
Kurulmuştu tuzağımız!

Verilmedi bir dem soluk,
Kanlar aktı oluk oluk;
Öldü bütün çocuk-çoluk,
Han, bey, çeri, uşağımız!

Yalnız Nüküz ile Kayan
İki kızı alıp yayan
Bir sarp dağa attılar can,
Bunlar oldu kaçağımız!

Dağdan dağa hep gizlice
Yürüdüler beş-on gece,
Bir tan vakti gayet ince
Bir iz oldu uğrağımız!

Bu iz, yolu çok uzattı;
Sonra alageyik çattı,
Bir dik yardan bizi attı;
Kanadı her bucağımız!

Bir de baktık: Yeşil bir bağ!
Her tarafı bir yüce dağ!
Geniş, fakat sıkı bir ağ!
Dedik, ne hoş bu ağımız!

Alageyik çayır yerdi,
Yavrusunu emzirirdi,
Bizi gördü meme verdi...
Oldu ana kucağımız!

Dört yüz sene burada kaldık,
Geyik arttı, biz çoğaldık;
Çıkamadık; işe daldık,
Pek şenlendi konağımız!

Elma, erik çoktu, yedik,
Demir bulduk, örs işledik,
"Bir gizli yol bulsak!" dedik:
Dağ delerdi bıçağımız!

Kurt'tan hali iken bu yurt
Birgün peyda oldu bir kurt,
Bir geyiğe attı avurt,
Gördü çoban yamağımız!

Kurt bir delik buldu, gitti;
Bir demirci takip etti;
Ocak yaktı, taş eritti;
Açıldı yol kapağımız!

Büyük sevinç, büyük müjde!
Bayram yaptık kentte, köyde:
Torun, oğul, baba, dede,
Büyüğümüz, ufağımız!

Demirciye BOZKURT dendi;
Han tanıldı, taç giyindi;
Yoldan önce kendi indi:
Sağ elinde BAYRAĞIMIZ!


Börteçine kurdun adı,
Ergenekon yurdun adı,
Dört yüz sene durdun, hadi,
Çık, ey yüz bin mızrağımız!
 


Oldu sana Kaf bu eşik,
Tarih kaldı delik deşik;
Artık yeter, bu taş beşik
Oldu körpe yatağımız!

Uzaklarda boş ülkeler,
Issız yurtlar seni bekler!
İşte Kıpçak, İşte Kaşgar!
Tâ karşıda gök dağımız!

Tarhandağı gözler seni,
Tanrı, orada sözler seni,
Dört asırdır özler seni
Tukin dağda otağımız!

TURAN eski toprak bize,
Hind, bir altun konak bize,
Çin köşkleri kışlak bize,
Tuna boyu yaylağımız!

Yunus gibi çıktık: Hut'tan!
Büyük yurda küçük yurttan
Geyik girdik, doğduk kurttan;
Kılıç oldu orağımız!

Sart'lık gitti, Uygur'landık;
Soyumuzla gururlandık,
Şamanlarla uğurlandık,
Pirler oldu yardağımız!

İlk yayıldık: Beşbalığ'a!
Karakurum, Elmalığ'a!
Çin başladı zorbalığa,
Ezdi onu tokmağımız!

Sağa sola gitti ordu;
Hind'e, Rum'a bir baş vurdu;
Altun yurtta düzen kurdu
Yine eski yasağımız!

Alplerimiz girdi harbe,
Düşmanlara attı darbe,
Şimal, cenup, şarka, garbe,
Akın etti kısrağımız!

Türk ayağı hangi yurda,
Basmışsa baş eğdi Kurd'a!
Gökhan orda, Akhan burda,
Dedik gitti ayağımız!

Tumen, Çin'e akın etti,
Efrasiyab, Rum'a gitti,
Tomris adı göğe yetti,
Husrev oldu tutsağımız!

Teleler'i, Aktürkman'ı
Toplamıştı Soğd'un Hanı;
Çapul etti Eşkaniyan'ı
Sevinç adlı soğdağımız!

İlhan Mokan, Bilge Kağan,
Gaznevi'den Mahmud Sultan,
Selçuklar'dan Alparslan Han,
Birer şanlı koçağımız!

Askerliği gördü tatsız,
Harzem Şah'ı oldu Atsız,
Bu gün hakan, dün bir adsız,
Böyle kayar kızağımız!

Tonguz, Çin'e hakan oldu,
Hıtay Türk'ü uryan oldu,
İlk düşünen Gûr Han oldu:
Birleşmeli ocağımız!

Cengiz bunu tasarladı,
Dört bucağa ılgarladı,
Türk soyunu toparladı,
Turan oldu öz bağımız!

Oğuz Han'dan beri mühmel
Kalmış idi Büyük emel,
Yüce dilek uzattı el.
Ele geçti arağımız!

Gökten yüce yıldızımız,
Bir devr açtı her hızımız,
Attila bir Kırgızımız,
Temurleng bir Kazağımız!

Fatih aldı İstanbul'u,
Babür, Hind'e eğdi yolu,
Nadir sarstı sağı, solu,
Oldu bir son taslağımız!

Bundan sonra talih döndü,
Yıldızımız yine söndü,
Karşımızda Rus göründü...
Kesildi yurt ortağımız!

Kırım,Kazan heder oldu,
Tuna Kafkas beter oldu,
Türkistan'da neler oldu,
İşitmedi kulağımız!

Yurd girince yad eline,
Ergenekon oldu yine,
Çıkmaz mı bir Börteçine?
Nurlanmaz mı çerağımız?


Ziya GÖKALP
Başlık: Ynt: ZİYA GÖKALP
Gönderen: Nihâl Atsız - 01 Mart 2007, 15:03:36
Ziya Gökalp, Mustafa Kemâl Atatürk, Enver Paşa, Hüseyin Nihâl Atsız, Nejdet Sançar, İsmail Gaspıralı, Ebulfeyz Elçibey, Yusuf Akçura selâm olsun sizlere.. Sizi unutmadık, unutmayacağız. Büyük Türkçüler mekânınız Tanrı Dağı olsun!
Başlık: TÜRK'ÜN ULU BİLGESİ ZİYA GÖKALP'E kürt DİYEREK İFTİRA ATAN SOYSUZLAR OKUSUNLAR!!
Gönderen: Ziya Gökalp - 28 Nisan 2007, 03:43:33
DİYARBAKIR VE HAVALİSİNİN TÜRKLÜĞÜ

Milliyetin tâyini, keyfe tâbi’ bir mes’ele değil, ilmen halli lâzım gelen bir mes’eledir. Ben gençliğimde tahsil için, ilk defa İstanbul’a gittiğim zaman, bu ilmî tahkikata (soruşturmaya) başlamak mecburiyetinde kaldım: Çünkü, orada eskiden kalmış fena bir itiyada tebean, bütün Karadeniz Arnavut dedikleri gibi, benim gibi vilâyet-i şarkiye ahalisinden bulunanlara da Kürt milliyetini izafe ettiklerini gördüm. O zamana kadar, kendimi hissen Türk sanıyordum. Fakat bu zannım, ilmî bir tahkike [araştırmaya] müstenit değildi [dayanmış değildi]. Hakikati bulabilmek için, bir taraftan Türklüğü, diğer cihetten Kürtlüğü tetkike başladım. Evvel emirde lisandan başladım. Diyarbekir şehrinde, ana lisan Türkçe olmakla beraber, her fert biraz Kürtçe de bilir. Lisandaki bu ikilik, iki suretten biriyle açıklanabilirdi: Ya Diyarbekir’in Türkçesi bir Kürt Türkçesiydi yâhut Diyarbekir’in Kürtçesi bir Türk Kürtçesiydi. Lisanî tetkiklerim gösterdi ki, Diyarbekir’in Türkçesi, Bağdat’tan tâ Adana’ya, Bakû’ya, Tebriz’e kadar imtidat eden (uzanan) tabiî bir lisandan, yâni Akkoyunlu ve Karakoyunlu Türkler’ine mahsus bulunan Azerî lehçesinden ibarettir: Bu lisanda hiçbir sun’îlik yoktur. Binaenaleyh, Kürtlerin tahrif ettiği (bozduğu) bir Türkçe değildir. (Diyarbekir lisanının Azerî Türkçesi olması, şehirlerin Osmanlı Hükûmetinin tesiriyle Türkçe konuştuğu iddiasını da esasından çürütür. Çünkü öyle olsaydı, bu şehirlerde konuşulan lisanın, Osmanlı lehçesi olması lâzım gelirdi). 

Diyarbekirlilerin mahdut kelimelerden ibaret olarak söyledikleri Kürtçeye gelince,bu lisanın köylerde konuşulan fasîh Kürtçeden farklı olduğunu gördüm. Kürtçe,Farisînin akrabası olduğu hâlde, nahiv [sentaks] itibariyle hiç ona benzemez.Çünkü, Farisîde bulunmadığı halde, Kürtçede, hem tezkîr [erkeklik] ve te’nis[dişilik] hem de Arapçada ve Lâtincede olduğu gibi, i’rab [kelime sonunda harfdeğişmesi] vardır. Demek ki, Kürtçe, Türk lisanına nisbetle daha mürekkep, dahakarışıktır. Türkler, kendi lisanlarında tezkîr te’nis, ı’rab gibi ahvalemüsadif olmadıklarından, Kürtçenin bu gibi hususiyetlerine nüfûz edememeleri iktizaederdi. Filhakika, vâkıalar bu suretle cereyan etmiş, Diyarbekirliler Kürtçenin tezkir, te’nis, ı’rab kaidelerini tamamiyle hazıredip, Kürt nahvini Türk sarfına[dilbilgisine] uydurarak, sun’î bir Kürtçe icat etmişler. Bu Kürtçeye “TürkKürtçesi” nâmını vermek gayet doğru olur. Lisaniyat (Lengüistik) nokta-inazarından gayet mühim olan bu vâkıa, Diyarbekir’lilerin Türk olduğuna en büyükbir delildir. Bundan başka, Diyarbekirliler bu lisanı yalnız Kürtlerle konuştukları zaman kullanırlar. Kendi aralarında yalnız Türkçe konuşurlar. Diyarbekirlilerin gûya bildikleri bu düzme Kürtçenin kelimelerine gelince, bunlar da gayet mahduttur. Busebeple, boşlukları Türkçe kelimelerle doldururlar. Zaten, Bir çoğunun bildiği Kürtçe kelimeler “gel, git” gibi birkaç tâbire münhasırdır.

Diyarbekirlilerin Türk olduğunu isbat eden delillerden birini de mezhep sahasında buldum. Diyarbekir’in hakikî ahalisi bütün Türkler gibi Hanefidirler. Kürtler ise,umumiyetle Şâfiîdirler. Bu iki alâmet-i mümeyyize, yalnız Diyarbekir halkına mahsus değildir. Şark ve Cenup vilâyetlerimizdeki bütün şehirlerin ahalisi Kürtçeyi Diyarbekirliler gibi tahrif ederek söylerler ve Hanefî olmak âlâmetiyle Şâfiî Kürtlerden ayrılırlar. Bunlardan başka, elbise, yemek, bina ve mobilya gibi harsa veâdetlere taallük eden hususlarda da, arada derin farklar vardır. Bu alâmetler, bana Diyarbekirlilerin Türk olduğunu gösterdiği gibi, babamın iki dedesinin birkaç batın evvel Çermik’ten, yâni bir Türk muhitinden geldiklerine nazaran, ırkan da Türk neslinden olduğunu anladım.

Küçük Mecmûa, Yıl: 1, Sayı: 29, 25 Aralık 1338 [1922], S.1-6   ZİYA GÖKALP.

----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

(http://www.yorturkvakfi.com/turkish/images/dergi/gokalp.gif)

Türk'ün ulu bilgesi,Türkçülüğün duayeni Ziya Gökalp Atamıza her devirde Diyarbakırlı olmasından dolayı iftira atan soysuzlar çıkmıştır.Bu soysuzlar bilmezdir ki o devirde Diyarbakır şimdiki kadar enik nüfusuna sahip değildi.İlin tamamına yakın bir nüfusu TÜRK SOYLU nüfus idi.Hal böyle iken ve Ziya Gökalp Ata'nın makaleleri,şiirleri ve beyanatları ortadayken ona kürt! diyerek iftira atmak köpek soyluluğun bir delilidir!!

Türkçü büyüklerimize sahip çıkalım..

Gök Tanrı Türk Irkını Korusun ve Yüceltsin!

Başlık: Ynt: Türk'ÜN ULU BİLGESİ ZİYA GÖKALP'E kürt DİYEREK İFTİRA ATAN SOYSUZLAR OKUSUNLAR!!
Gönderen: Ziya Gökalp - 28 Nisan 2007, 04:17:54
Bu adi iftiralra Ziya Gökalp bir de şiiriyle cevap vermiş.Bir bakalım.

ALİ KEMAL'E

Ben Türküm! diyorsun, sen Türk değilsin!
Ve İslamım! diyorsun, değilsin İslam!
Ben, ne ırkım için senden vesika,
Ne de dinim için istedim ilam!

Türklüğe çalıştım sırf zevkim için,
Ummadım bu işten asla mükafat!
Bu yüzden bin türlü felaket çektim,
Hiç bir an esefle demedim: Heyhat!

Hatta ben olsaydım: Kürd, Arap, Çerkes;
İlk gayem olurdu Türk milliyeti
Çünkü Türk kuvvetli olursa, mutlak,
Kurtarır her İslam olan milleti!

Türk olsam olmasam ben Türk dostuyum,
Türk olsan olmasan sen Türk düşmanı!
Çünkü benim gayem Türkü yaşatmak,
Seninki öldürmek her yaşatanı!

Türklük, hem mefkurem, hem de kanımdır:
Sırtımdan alınmaz, çünkü kürk değil!
Türklük hadimine 'Türk değil! ' diyen
Soyca Türk olsa da 'p...tir', Türk değil

Ziya GÖKALP

Başlık: Ynt: TÜRK'ÜN ULU BİLGESİ ZİYA GÖKALP'E kürt DİYEREK İFTİRA ATAN SOYSUZLAR OKUSUNLAR!!
Gönderen: Kök-Börü - 28 Nisan 2007, 12:25:34
Sahte kişilikler,her nedense Türkçü-Turancıları bölmek için her türlü oyuna girerler..Bu dün de böyleydi,bugün de böyle!

Türkiyede Türkçülüğün öncülerinden Ziya Gökalpe de sırf Diyarbakırda doğdu diye;Fırsat bu fırsattır diye onlarca yıllardır yüklenenlere sadece tek bir sorum var....Türkçü-Turancılık için ne yaptınız???? 

Sahtelerinden sakınınız!
Başlık: 18 MAYIS SEMİNERİ : ZİYA GÖKALP VE TÜRKÇÜLÜK
Gönderen: Ziya Gökalp - 18 Mayıs 2007, 23:38:36
18 Mayıs Cuma günü,yani bugün İlteriş Türkçüler Teşkilatı seminer faaliyetleri kapsamında Ziya Gökalp ve Türkçülük adlı semineri düzenledik.Genel hatlarıyla 'Türkçülüğün Babası' Ziya Gökalp'in hayatı ve fikirlerini birikimim ve bilgim dahilinde soydaşlarımıza aktarmaya çalıştım.Karşılılı fikri tartışmaların da yapıldığı bu seminer oldukça verimli geçti.
Katılan bütün soydaşlara teşekkür ederim.Seminer,aşağıda eklediğim yazıdaki bilgiler dahilinde verildi.

(http://www.extramucadele.com/picture/14%2D01%2D110105134451%2Ejpg)


ZİYA GÖKALP'İN HAYATI


   Cumhuriyet ülküsünün yerleşmesinde ve Atatürk devrimlerinin gerçekleşmesinde düşünceleri en büyük esin kaynaklarından biri olan Ziya Gökalp,1876’da Diyarbakır’da doğdu. Asıl adı Mehmed Ziya’dır. Gökalp adı ilk kez ‘Altın Destan’ şiirinde kullandığı ÖzTürkçe takma addır. Babası il evkaf müdürlüğü,nüfus müdürlüğü,il yönetim kurulu üyeliği görevlerinde bulunan ve ‘Diyarıbekir’ gazetesinin başyazarlığını yapan Mehmed Tevfik Efendidir.Ziya Gökalp,4 yaşında babasını yitirdi.

  Orta öğrenimini Mekteb-i Rüştiye-i Askeriye’de tamamladıktan sonra 1886’da Mekteb-i İdadi-i Mülkiye’ye girdi; ancak beş yıllık olan bu okul, kendisi son sınıftayken yedi yıla çıkarıldığı ve son sınıf öğrencilerine beş yılda bitirme olanağı tanınmadığı için 1894’te okuldan ayrıldı.

  Daha önce amcası müderris Hacı Hasib Efendi’den Arapça ve Farsça dersleri almış, yine amcasının etkisiyle İslam felsefesi ve tasavvuf konularında çalışmıştı. Lisedeyse, okul müdüründen Fransızca dersleri aldı. Birbirine karşıt bu iki eğilim, Osmanlı ülkesinde olduğu gibi genç Ziya’nın iç dünyasında da sarsıntılara, bunalımlara yol açtı. Ayrıca II.Abdülhamid baskısına direnme duyguları içinde yaşayan genç Ziya, bir ruh kargaşası içindeydi.O yıllarda İdadi’de öğrencileri üç defa ‘Padişahım çok yaşa!’ diye bağırtmak usulü vardı.Çoğu yazarlar,dördüncü sınıf öğrencisi genç Ziya’nın bir gün ’Milletim çok yaşa!’ diye bağırdığını,bu yüzden soruşturma açılmışsa da,anlayışlı yöneticilerin bu sözü ’Padişahım,milletinle çok yaşa!’ kılığına sokarak olayı örtbas ettiklerini yazmışlardır.

  Bir süre sonra yüksek öğrenim görmek için İstanbul’a gitmeye karar verdi. Ancak kendisini büyüten amcası ve dayısı, bu isteğini kabul etmeyerek, Diyarbakır’da kalmasını istediler. Aslında yeğenlerini siyasal ve toplumsal karışıklıklar ve güçlükler içindeki başkente göndermek istememeleri pek de haksız değildir. Bundan dolayı Ziya’nın bunalımları daha da arttı. Bir gün kafasına bir kurşun sıkarak canına kıymak istedi; ama kurşun kafatasında kaldı, bu nedenle ölmedi. Azrail,ileride ulu bir bilge olarak Türk milletinin hafızasında yer edecek olan Ziya Gökalp’i hayattan alamamıştı.

  1895’te İstanbul’a gitti; parasız yatılı olduğu için sınavla Baytar Mektebi’ne girdi. Ancak kültürel bunalımına da bir çare bulması gerekiyordu; bundan dolayı, o sırada tanıştığı Dr. Abdullah Cevdet’in etkisiyle, Abdülhamid yönetimine karşı gizli çalışan derneklerle bağlantı kurdu. Paris’e kaçmış olan Jön Türklerle mektuplaşmaya başladı. Son sınıfta dinlence maksatlı Diyarbakır’a gitti. Burada da rahat durmadı; yasak kitaplar okuduğu, zararlı eylemlerde bulunduğu gerekçesiyle 1898’de tutuklandı. Bir süre tutuklu kaldıktan sonra İstanbul’a, okuluna döndü. Ne var ki okula dönünce, gençleri Diyarbakır’da valiye karşı kışkırttığı konusunda ihbar bulunduğu, inceleme yapıldığı gerekçesiyle okula alınmadı. İncelemenin sonucunu bir otelde beklerken yeniden tutuklandı; on üç ay tutuklu kaldıktan sonra da 1900 yılında memleketi Diyarbakır’a sürgün edildi.

  Okulunu bitirmekten umudunu kesince, Diyarbakır Ticaret Odası’nda yazman olarak çalışmaya başladı, daha sonra Diyarbakır Vilayet İdare Meclisi yazmanlığı yaptı. Bu arada o sırada ölmüş olan amcası Hasib Bey’in kızı Vecihe Hanım’la evlendi.

   Diyarbakır’da vaktinin çoğunu okumakla ve yazmakla geçiriyordu. Bir yandan da siyasetle uğraşıyordu.İlk yazılarını, Diyarıbekir gazetesinde yayımladı. Abdülhamid karşıtı olan derneklerle de bağlantısını sürdürüyordu. Bu sırada sarayın tuttuğu İbrahim Paşa adlı bir Kürt reisinin Türklere eziyet etmesi üzerine, çevresinde topladığı gençlerle, telgrafhaneyi basıp saraya telgraf yollayarak ve bu arada halkı ayaklandırarak, İbrahim Paşa’nın kentten sürülmesini sağladı. Bu olayla ilgili olarak 1908’de Şaki İbrahim Destanı’nı yazdı.

  II.Meşrutiyet ilan edilince, 1908’de İttihad ve Terakki Cemiyeti’nin Diyarbakır şubesini kurdu.1909’da Peyman gazetesini çıkardı. Siyasal ve kültürel yazılarını hem çıkardığı gazetede hem de Diyarıbekir gazetesinde sürdürdü. Hazırladığı bir raporun dikkat çekmesi üzerine, 1909’da İttihad ve Terakki Cemiyeti’nin Selanik’teki kongresine Diyarbakır Temsilcisi olarak çağrıldı. 1910’da cemiyetin yönetim kurulu üyeliğine seçildi.

  1911’de Ömer Seyfettin ve Ali Canip Yöntem’le birlikte Genç Kalemler dergisinde görev aldı ve yazılar yazdı. 1912’de Ergani Sancağı Milletvekili olarak Meclis-i Mebusan’a girdi. Ancak, meclis kısa bir süre sonra kapatıldı. 1913’de Darülfünun’da yeni öğretilmeye başlanan toplumbilim dersi profesörlüğüne getirildi ve bu görevi 1919’a dek sürdürdü. Bu arada İttihad ve Terakki’deki düşünce önderliği görevini de sürdürüyor; özellikle Milli Tetebbular Mecmuası’nda yazdığı makalelerdeki düşünceler, Türkçülük hareketinin de temelini oluşturuyordu. I.Dünya Savaşı’nın zorlu günlerinde Yeni Mecmua’yı çıkarmaya başladı. Bu dergi çevresinde toplanan aydınlar Türkçülük konusunda, Cumhuriyet dönemi aydınlarını derinden etkileyecek yazılar yayımladılar.
 
   İstanbul’un işgalinden sonra,1919’da işgalci İngilizlerce tutuklandı. İttihad ve Terakki Partisi’nin yöneticileriyle birlikte Malta adasına sürüldü.1921’de Ankara Hükümeti’nin de kararlı çabalarıyla yurda döndü; bir kaç ay Ankara’da kaldıktan sonra Diyarbakır’a gitti. Burada düşünsel çabalarını sürdürdü. 1922 Haziranı’ndan, 1923 Martı’na dek; Küçük Mecmua’yı çıkardı. Aynı yıl Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne ikinci dönem milletvekili olarak seçildi.

 Bir yıl kadar sonra hastalandı ve 25 Eylül 1924’te Uçmağa vardı.
Mezarı Sultan Mahmud türbesindedir.

ZİYA GÖKALP VE TÜRKÇÜLÜK

 Fikir tarihimizde birinci plânda yer alan şahsiyetler arasında Ziya Gökalp'in özel bir yeri vardır. Gökalp, üstün tarih ve edebiyat bilgisinin yanı sıra çok iyi bir toplumbilimcidir ve Türkiye’nin ilk toplumbilim profesörü ünvanını taşımaktadır. Öz Türk Yurdu Diyarbakır’ın evladı Gökalp’i Türk Fikir Tarihi’nde bu kadar önemli kılan, Türklük için yapmış olduğu hizmetlerdir.

 Ziya Gökalp’in Türklüğe yaptığı en büyük hizmet, Türkçülük alanındadır. Kendisine daha sonraları bu özelliğinden dolayı ‘Türkçülüğün Babası’ yakıştırması yapılmıştır. Tarihinin eski devirlerinden beri mevcudiyeti kesin olan ancak Tanzimat’tan sonraki devirlerde deyim yerindeyse kendini bulan Türkçülük Hareketini sistemleştiren ve düzene koyan Ziya Gökalp’tir. En önemli eseri Türkçülüğü programa bağladığı Türkçülüğün Esasları adlı eseridir.

 Gökalp, Türklük meselesini bu şekilde ortaya koyduktan sonra, milletimizin bu tek ülküsünün ne olacağım tespite çalışmıştır. Gökalp’e göre, Türk Ülküsü’nü yakın ve uzak ülkü olmak üzere ikiye ayırmak gerekir. Yakın ülkümüz, Oğuz Birliği’dir. Çünkü, kültürce birleşmeleri en kolay olan Türkler, Oğuz Türkleridir. Türkiye Türkleri’nden başka Azerbaycan, İran ve Harzem ülkelerinin Türkleri de Oğuz boyundandır.
 Bu bakımdan, Türkçülüğün yakın ülküsü bu boydan olan Türklerin birleşmesi, yani Oğuz birliği veya Türkmen birliğidir.

 Uzak ülkümüz ise Turan'dır. Turan Ülküsü, Turanlı kavimlerin birleşmesiyle meydana gelecek bir kavimler karışımı değil, sadece Türkler’in Birliği’dir.

 Turan Ülküsü, bugün için bir hayal gibi görünmekle beraber, tarihte bir gerçektir. Çünkü Türkler tarihte birkaç kere birleşmişlerdir. Hayal kuramayan ve idealleri doğrultusunda bir arpa boyu yol alamayan milletlerin sonları da hep hazin olmuştur.

 Gökalp; Türkçülük akımının en büyük temsilcisi sıfatıyla Türk düşünce ve siyaset hayatını kuvvetle etkilemiş, Milli Edebiyat akımı içinde verdiği eserlerle Türk edebiyatının biçim ve dil yönünden yenileşmesini sağlamıştır. Yazdığı halk hikayeleri ve şiirler; Türkçü fikir yapısının hem öğretici nitelikli hem de edebi açıdan kuvvetli yapıtlardır. Dilde sadeleşme hareketlerinin öncüleri arasında yer alan Gökalp, milli duyguları, tarih bilincini, bilime ve tekniğe değer veren düşünceyi her şeyin üstünde tutan şiirleriyle çevresini geniş ölçüde etkilemiştir.

 İlk şiirlerini aruzla yazan Gökalp’in şair olarak verimine bakıldığında, onun şiiri yalnızca düşüncelerini yayma aracı olarak gördüğü, bu nedenle de yazdıklarının manzumeden öteye gitmediği söylenebilir. Ancak, şiire bu bakış açısını da bilinçli olarak seçmiştir. Kendi ifadesiyle:

‘Şuur devrinde şiir susar, şiir devrinde şuur seyirci kalır. İçinde bulunduğumuz zaman, galiba birinci devreye aittir: Şairler müzlerinden uzak düşmüş, vezinle şuurlu müteşairler eline geçmiş… Bu hali, çocukların hayatında da görürüz: Ders saatleri arasında oyun araları var... Aynı zamanda çocuk terbiyesinde bir takım dersler oyun tarzında verilir; Bunun gibi halk terbiyesinde de bazı fikirlerin vezin kisvesinde arz edilmesi fena mı olur?’

Gökalp’in ifadesinden de anlaşılacağı üzere o şiiri düşüncesini kitlelere yaymak amacıyla kullanmıştır.

 Ziya Gökalp, bilimsel alanda da ilk toplumbilimcimizdir. Üniversitede ilk toplumbilim dersi veren müderristir. Kendisini bu yönde en çok, Emile Durkheim’ın toplumbilim anlayışı etkilemiştir. Gökalp’e göre toplumsal olguların yorumlanmasında ve açıklanmasında iki toplumbilim sistemi vardır. Bunlar tarihsel maddecilik ve toplumsal ülkücülüktür. Bunlardan birincisi Karl Marx tarafından, ikincisi Emile Durkheim tarafından ortaya atıldı. Ziya Gökalp, Türk milletine uygun olarak Emile Durkheim’ın sistemini benimsemiştir. Çünkü ona göre sınıf bilinci, ulusal bilinçten sonra ortaya çıkar; bu nedenle Marx’ın toplumbilimi, Osmanlı ülkesi için geçerli değildir. Yine ona göre, önce Türkoğlu’na neden Osmanlı olmadığını, neden Türk olduğunu anlatmak, dilden inanca, ekonomiden aile yaşamına dek binlerce yılda ortaya çıkan bilinç birikiminin, toplumsal yaşamda yeniden egemen olmasını sağlamak gerekir.

 Gökalp’i her devirde tehlike olarak gören ve ona her fırsatta iftira atan çevreler her zaman olmuştur. Gökalp düşmanlığını, Türk ve Türkçülük düşmanlığı ile aynı kefeye koymak gerekir. Türk’ün kendini bulmasından korkan şer odakları, Türklüğü çoğu zaman ulu bilgelerine iftira atarak yıpratmaya çalışmışlardır. Bu çaşıtlardan en iyi örneği Ali Kemal olarak gösterebiliriz. Gökalp’e Farsi bir kavmi yakıştırmış olan Ali Kemal’e en güzel cevabı yine Ziya Gökalp vermiştir:

Ali Kemal'e

Ben Türküm! diyorsun, sen Türk değilsin!
Ve İslamım! diyorsun, değilsin İslam!
Ben, ne ırkım için senden vesika,
Ne de dinim için istedim ilam!

Türklüğe çalıştım sırf zevkim için,
Ummadım bu işten asla mükafat!
Bu yüzden bin türlü felaket çektim,
Hiç bir an esefle demedim: Heyhat!

Hatta ben olsaydım: Kürd, Arap, Çerkes;
İlk gayem olurdu Türk milliyeti
Çünkü Türk kuvvetli olursa, mutlak,
Kurtarır her İslam olan milleti!

Türk olsam olmasam ben Türk dostuyum,
Türk olsan olmasan sen Türk düşmanı!
Çünkü benim gayem Türkü yaşatmak,
Seninki öldürmek her yaşatanı!

Türklük, hem mefkurem, hem de kanımdır:
Sırtımdan alınmaz, çünkü kürk değil!
Türklük hadimine 'Türk değil! ' diyen
Soyca Türk olsa da 'p...tir', Türk değil! .

 
Sonuç olarak Gökalp’i tam manasıyla anlatsak ansiklopedilere sığmaz. Bu büyük Türkçüyü Türk milleti hiçbir zaman unutmayacak ve daima hatırlayacaktır.

YAPITLARI

ŞİİR: Şaki İbrahim Destanı(1908), Kızıl Elma(1917) , Yeni Hayat(1918) , Altın Işık(1923) ,

BİLİMSEL YAPIT VE DENEMELERİ: İlm-i İçtima Dersleri(1913), İlm-i İçtima-ı Dini(1913), İlm-i İçtima-ı Hukuki(1914), Türkleşmek-İslamlaşmak-Muasırlaşmak(1918), Türkçülüğün Esasları(1923), Türk Töresi(1923), Doğru Yol(1923), Türk Medeniyeti Tarihi(1925)

----------------------------------------------------------------------------------------------------
ALTIN DESTAN

Sürüden koyunlar hep takım takım
Ayrılmış,sürüde kalmamış bakım,
Asmanın üzümü dağılmış,salkım
Olmak ister,fakat bagban nerede?
Gideyim arayım,çoban nerede?..

Yüce dağlar çökmüş,belleri kalmış,
Çoşkun ırmakların selleri kalmış,
Hanlar yok meydanda elleri kalmış,
Düşenler çok ama,kalkan nerde?
Gideyim arayım,Hakan nerde?..

Türk yurdu uykuda,ey düşman sakın!
Uyuyan ülkeye yapılmaz akın,
Tanyeri ağardı,yiğitler kalkın!
Bakın yurt ne halde,vatan nerede?
Gideyim arayım,yatan nerede?..

Herkesin gözünde vatan özyurdu,
Serhaddin düşmenı,derenin kurdu,
Yad iller Turan'da hanlıklar kurdu,
Turan'da yadları koğan nerede?
Gideyim arayım,Oğan nerde?..

Sandım gençlik doğar,baktım Mart olmuş,
Gittim ili gezdim,genci kart olmuş,
Kimi Kırgız,Kazan,Kimi Sart olmuş,
Dedim yahşiler çok,yaman nerede?
Gideyim arayım,Şaman nerede?..

Tiginler köy beyi,ağalar çoban
Adsız'lar yalancı birer kahraman,
İçinde görmedim maksadı duyan
Yasanın emrine uyan nerede?
Gideyim arayım,duyan nerede?

Uygurlar uyuşuk,Türkmenler aylak,
Ne kışlak sevinçli,ne güler yaylak,
Arslanlar yurdunda barınır çaylak,
Atilla,Timuçin,Gürkan nerede?
Gideyim arayım,Türkan nerede?..

Kaşgar,Delhi,Pekin,İstanbul,Kazan,
Bu beş yerde vardı beş büyük hakan,
Sarı,Kızıl,Gökhan,Akhan,Karahan
-Hepsinin üstünde parladı İlhan-
Akhan'dan gayrisi,il...Han nerede?
Gideyim arayım,İlhan nerede?..

Kırım nerde kaldı,kafkas ne oldu?
Kazan'dan Tibet'e kadar rus doldu,
Hıtay'da analar saçını yoldu,
Şen yurtlar nerde,viran nerede,
Gideyim arayım,İran nerede?...

Yayların kirişi urgana dönmüş,
Şahin yuvasında doğana dönmüş,
Türk yurdu soyulmuş soğana dönmüş,
Kılıç satır olmuş,takan nerede?
Gideyim arayım kalkan nerede?...

Soy atlar küçülmüş,olmuş kurada,
Alpler kız ardında birer hovarda,
Sancağı unuttuk hangi diyarda,
Altun otağ,altun kazan nerede?..
Gideyim arayım,yazan nerede?..

Başları ağarmış ihtiyar dağlar,
Anar eski günü,sel döker,çağlar,
Kırlangıç ah çeker,güvercin ağlar,
Uzak bir ses sorar,Turan nerede?
Gideyim arayım,soran nerede?..

Yüce Türk Tanrısı,gönder bir yalvaç,
Sürüne baş olsun,yasama dilmaç,
Türklüğe bir yeni Turfan nuru saç,
Anlasın Türk,milli irfan nerede?
Gideyim arayım,turfan nerede?...

Ulusun içine girsin her oymak,
Beş ulus budun'da birleşsin çabucak,
Uygur,Kalaç,Karluk,Kungu,Kıpçak,
-Türk yurdu bir olsun,kalmasın kaçak-
Çıksınlar meydana,meydan nerede?
Gideyim arayım,meydan nerede?...

Kurultay toplanıp Tanrıdağı'nda,
İlhan tahta çıksın Elmadağı'nda,
Beyler solda dursun,Hanlar sağında,
-Sevmek günah değil,sevinç çağında-
Görünce toplanmış hanân nerede?
Gideyim arayım,canan nerede?...

Altundağ'a kursun İlhan otağı,
Taşları elmastır,yakut toprağı,
Han'lara kımızla sunsun ayağı,
-Taç giyme resminin kalmam uzağı-
Sorup öğrenince,Divan nerede?
Gideyim arayım,kervan nerede?..

Oğuz Han bayramı baharda olsun,
Otağlar,çadırlar çiçekle dolsun,
Genç kızlar oynasın,yiğitler solsun,
Bir aşık bayılmış,derman nerede?
Gideyim arayım,Lokman nerede?...

Türk destanı yazmak hatıra gelmemiş,
Yasanın sözleri satıra gelmemiş,
Tarihe deryadan katra gelmemiş,
Şairler sordular,hocan nerede?
Gideyim,sorayım,o can nerede?...

Kırklar karar verdi,yediler,üçler,
Oldular kılavuz,kalmadı göçler,
Yarın ilhan çıkar,alınır öçler,
İlhan tacı boşta,alan nerede?
Gideyim arayım,aslan nerede?...

Gündüzlerden sapan geceyi bilir,
Bilmeksizin tapan her şeyi bilir,
Bilen yapmaz,yapan pek iyi bilir,
Erenler yolu bu,varan nerede?
Gideyim arayım,yâran nerede?...

Başlık: Ynt: 18 MAYIS SEMİNERİ : ZİYA GÖKALP VE TÜRKÇÜLÜK
Gönderen: TÜRK-KAN - 18 Mayıs 2007, 23:50:02
 Bugün, Türkiye'de Türkçülüğün fikir babalarından olan ve Türkiye Cumhuriyetini kuran kadro içerisinde yer alan, Merhum Ziya Gökalp'i bütün yönleriyle ayrıntılı olarak inceledik. Türkiye'deki profesör ünvanlı ilk toplumbilimci ve sosyolog olan Ziya Gökalp Beğ, Türkçülük fikrinin Türkiye'deki en önemli teorisyenlerinden ve uygulayıcılarından biridir.

 Ziya Gökalp, ömrü boyunca yalnız Türklük için çalışan ve bu uğurda genç yaşta kaybettiğimiz büyük bir fikir adamımızdır. Başbuğ Mustafa Kemal ATATÜRK'Ü, silah arkadaşlarını ve kendinden sonra gelen başını Hüseyin Nihal ATSIZ Beğ'in çektiği Türkçü jenerasyonu derinden etkilemiştir.

 Sosyoloji, kültür, edebiyat, felsefe ve diğer  alanlarda Türklüğe, Türkçülüğe pek çok eserler bırakara, Türk Fikir hayatına damgasına vuran Büyük Türkçü Ziya Gökalp'i rahmetle ve minnetle anıyoruz.  Ruhu Şad, Mekanı TANRIDAĞI olsun.

 Ayrıca Semineri hazırlayan ve sunan Görkem Kandaşımıza, harcadığı emek ve akıcı anlatımı dolayısıyla teşekkürü bir borç biliriz. 

 Esenlikler,

 TTK
Başlık: Ynt: 18 MAYIS SEMİNERİ : ZİYA GÖKALP VE TÜRKÇÜLÜK
Gönderen: Deli - 19 Mayıs 2007, 01:10:01
       Bugün kü semineri Ziya Gökalp Beğ'in , Türkçülük duygusunu yüreklere nakşeden şiirleriyle süsleyerek, Gökalp Beğ'in hayatını ve fikirlerini bize akıcı üslubuyla anlatan Görkem andama teşekkür ederim.

         Bu seminerde Ziya Gökalp Beğ'e yapılan suçlamalara cevaplar bulundu. Yani diyebilirim ki fevkalade verimli geçti.

        Yarın ki seminerde daha çok katılımcı olmasını diliyorum.Semineri yapan Görkem andama da çok teşekkür ediyorum ...

       TTK !...
Başlık: Ynt: TÜRK'ÜN ULU BİLGESİ ZİYA GÖKALP'E kürt DİYEREK İFTİRA ATAN SOYSUZLAR OKUSUNLAR!!
Gönderen: motun yabgu - 22 Mayıs 2007, 08:56:06
Türkcülügün büyük teorisyeni Ziya Gökalp atayi bende kürt saniyordum Ozamanki osmanli meclisinde bir mebus tarafindan Türkcülügü yazmak diyarbakirli bir kürtemi kaldi diye hakaret edilmisti Ruhu sad olsun Büyük türkcü Gökalp ata tabancasiyla kendi kafasina ates etmis fakat ölmemisti Bundan bir iki sene sonra ucmaga varmisti Gök tanri günahlarini bagislasin ruhu sad olsun Türk irki sagolsun
Başlık: Ynt: TÜRK'ÜN ULU BİLGESİ ZİYA GÖKALP'E kürt DİYEREK İFTİRA ATAN SOYSUZLAR OKUSUNLAR!!
Gönderen: İgdirhan - 01 Haziran 2007, 13:30:57
Uluğ Bilge Ziya Gökalp Beğ'in sırf Diyarbakır'lı olmasına istinaden kürt etiketi vurmak isteyenler ,gafil değil ,düpedüz Türk Irkının düşmanlarıdır.
Zira Uluğ Bilge Ziya Gökalp Beğ ,Türkçülük kalesinin en yüce burçlarında dalgalan bir bayraktır.
Bu kahpe ve sinsi iftirayı öne sürenlerden bir taneside Necip Fazıl'dır.
Necip Fazıl  "Sahte Kahramanlar " adlı kitabında bir çok Türk büyüğüne iftiralar atmakta özellikle de Ziya Gökalp Beği kürt diye ifade etmektedir.
Oysaki bu zihniyet ve yeni jenerasyonları kürdü kardeş görürken neden Ziya Gökalp Beği ,aşağılamak niyetiyle kürt olarak göstermeye çalışıyorlar ?
Amaç belli : Türkçülüğün fikri ve maddi temellerini ortadan kaldırmaktır.
Kominist Lenin'in ;Çamur at ,tutmasa da izi kalır ,tattiği..
Başbuğun en çok değer verip ,fikirlerinden faydalandığı ,Cumhuriyetin fikir mimarı Uluğ Bilge Ziya Gökalp Beğ'in ruhu şad olsun...
TTK.
Başlık: Ynt: TÜRK'ÜN ULU BİLGESİ ZİYA GÖKALP'E kürt DİYEREK İFTİRA ATAN SOYSUZLAR OKUSUNLAR!!
Gönderen: serhatdaki - 16 Temmuz 2007, 23:36:32
Bu otağda yeniyim. Ziya gökalp Türk'üm diyorsa türktür. Ne mutlu Türk'üm diyene.
Başlık: Ynt: TÜRK'ÜN ULU BİLGESİ ZİYA GÖKALP'E kürt DİYEREK İFTİRA ATAN SOYSUZLAR OKUSUNLAR!!
Gönderen: tungatonyukuk - 17 Temmuz 2007, 00:03:02
serhat daki sen Yanlış yerdesin,Çık otağmızdan Sen nasıl bir kişiliksin
Başlık: Ynt: TÜRK'ÜN ULU BİLGESİ ZİYA GÖKALP'E kürt DİYEREK İFTİRA ATAN SOYSUZLAR OKUSUN
Gönderen: Ziya Gökalp - 17 Temmuz 2007, 00:18:02
Ziya gökalbin çekilmiş bir filmi veya tomoğrafisi var mı? Varsa kafa tasına bakalım. dna kalıntısı varsa dna testi yaptıralım.

serhatdaki;

Sen tahminimce soyu bozuk ve ideolojik özürlü bir gerizekalısın.

Ziya Gökalp soy olarak da fikirsel anlamda da tam bir TÜRKTÜR.Türkçülüğü de ilk kez programa bağlamıştır ve ömrünü TÜRKLÜK VE TÜRKÇÜLÜĞE ADAMIŞTIR.

BE HEY DANGALAK , Sana burada TÜRKÇÜLÜĞÜN ABİDE İSMİ ZİYA GÖKALP ATA'NIN SOYUNU İSPAT MI ETMEYE ÇALIŞACAĞIMIZI SANDIN?BÜYÜK İHTİMALLE TÜRK-İSLAM SENTEZCİLİĞİ YAPAN SOYU BOZUK BİR kürtsün. Hangi hadle Türkçülüğün en önemli ismiyle alay etmeye veya onu karalamaya çalışıyorsun?

Arkasında büyük eserler bırakan OĞUZLARIN KAYI BOYUNDAN ZİYA GÖKALP senin gibi üç beş çapulcuyla zarar görmez.GÖKALP ATA'NIN VE DİĞER BÜYÜK TÜRKÇÜLERİN PEŞİNDEN KOŞAN SAYISIZ TÜRKÇÜ GENÇ senin gibi ideolojik özürlüleri her daim ezecektir.

ÜYELİĞİN İPTAL EDİLMİŞTİR!
Başlık: Ynt: TÜRK'ÜN ULU BİLGESİ ZİYA GÖKALP'E kürt DİYEREK İFTİRA ATAN SOYSUZLAR OKUSUN
Gönderen: tungatonyukuk - 17 Temmuz 2007, 00:41:07
Böyle Kişilikler üye olunca çıldırıyorum! Sen nasıl olur da Ziya Beğ'e bu tip uygulamalar söylersin?YANLIŞ YERDESİN!!
Başlık: Ynt: Türk'ÜN ULU BİLGESİ ZİYA GÖKALP'E kürt DİYEREK İFTİRA ATAN SOYSUZLAR OKUSUNLAR!!
Gönderen: OLCAYTU - 17 Temmuz 2007, 15:17:33
Değerli TÜRK büyüğümüz ZİYA GÖKALP ATAMIZA karşı bu denli çirkin söylemlerde bulanlar kendi ezilmişliklerini değerli büyüklerimize iftiralar atarak gidermeye çalışmaktadırlar.Bu söylem de bulunanlarda kanı bozuk olan itlerdir.ZİYA GÖKALP'e böyle iftira atanlar kendi soylarına baksınlar.Görecekler ki kendileri maymun ve itin birleşmesin den ortaya çıkan etnik özürlü gurubuna aittir.

TANRI TÜRK'Ü KORUSUN VE YÜCELTSİN
Başlık: Ynt: TÜRK'ÜN ULU BİLGESİ ZİYA GÖKALP'E kürt DİYEREK İFTİRA ATAN SOYSUZLAR OKUSUNLAR!!
Gönderen: Kayserili_Türkmen - 20 Temmuz 2007, 02:39:49
Sevgili ağabeylerim gerçekten buna çok sevindim.Ziya Gökalp yıllarca bize kürt kökenli diye öğretildi.Ama TÜRK olduğuna sevindim sayın Ziya Gökalp`in.
Başlık: Ynt: TÜRK'ÜN ULU BİLGESİ ZİYA GÖKALP'E kürt DİYEREK İFTİRA ATAN SOYSUZLAR OKUSUNLAR!!
Gönderen: KORKUT07 - 24 Temmuz 2007, 21:08:07
MERHABA
EN SON NTV NİN EMRE KONGAR İLE MEHMET BARLASIN PROGRAMINDA
MEHMET BARLAS ZİYA GÖKALP İÇİN KÜRT DEDİ VE EKLEDİ,
TÜRKLERİN HAKKINI BİR KÜRT VE BİR KÜRTÜN HAKKINI DA BİR TÜRK RAHATLIKLA SAVUNABİLİRMİŞ.
İŞTE MEDYANIN KESKİN ZEKASI
İYİ AKŞAMLAR
Başlık: Ynt: TÜRK'ÜN ULU BİLGESİ ZİYA GÖKALP'E kürt DİYEREK İFTİRA ATAN SOYSUZLAR OKUSUNLAR!!
Gönderen: gokturkhan - 24 Temmuz 2007, 23:41:42
Muhterem ilk önce kendi kökenini belirtse ya!
Başlık: Ynt: TÜRK'ÜN ULU BİLGESİ ZİYA GÖKALP'E kürt DİYEREK İFTİRA ATAN SOYSUZLAR OKUSUNLAR!!
Gönderen: Teoman Yabgu - 25 Temmuz 2007, 00:09:39
Ziya Gökalp hakkında akp yandaşcısı Mehmet Barlas dün gece aynen şu cümleyi kullandı:
'Türkçülüğün fikir babası Ziya Gökalp de kürttür...'
Yalakalığı bırakıp bir de zihin karıştırmaya başlamış bizim barlas..
NTV de hergün akp ye övgüler diziyor bu adam..Umarım etkilenen olmuyordur
Başlık: Ynt: TÜRK'ÜN ULU BİLGESİ ZİYA GÖKALP'E kürt DİYEREK İFTİRA ATAN SOYSUZLAR OKUSUNLAR!!
Gönderen: kızıltamu - 25 Temmuz 2007, 00:22:56
Bu yanlışa bu gün çokça düşülüyor o yıllarda Diyarbakırlı olduğu için Ziya GÖKALP için kürt dediler ve bu gün ise bunu savunuyorlar .

Ve işin diğer bir kötü yanı bu gün ülkenin batısı doğusunu tanımıyor ön yargılı bakıyorlar oysa doğuda bir çok Türk vardır  bende bunlardan biriyim Maraş bölgesi doğuda kürdün en az olduğu hatta yok sayıldığı bir yer iken maraşlıyım dediğinde kürtmüsün diyorlar hatta hayır değilim dediğinde ısrarla yok yok kürt sün diyerek kötü söz işitmek zorunda kalıyorlar .
 Geçenlerde bir andamız bir kürdü nereden tanırsın diye bir yazı eklemiş ve inaniın üzüldüm çünkü onun kürtlere mal ettiği özelliklerin çoğu doğulu Türklerin özellikleriydi acı yemek halay çekmek gibi .
Ben Elbistanlı Zlkadır oğlu Bozkurt beg in torunlarındanım kimse bana kürt diyemez zira bizim en matrak ve küfürlü atasözlerimiz deyimlerizim doğrudan kürtler üzerinedir:)
Başlık: Ynt: TÜRK'ÜN ULU BİLGESİ ZİYA GÖKALP'E kürt DİYEREK İFTİRA ATAN SOYSUZLAR OKUSUNLAR!!
Gönderen: metehan2001 - 26 Temmuz 2007, 14:51:51
Malesef Türkiyede bazi bölgelerde böyle bir önyargi var,ben hatay dörtyolluyum ama Türkiyenin baska bir yöresine gittigimde arapusagi ve fellah biliyorlar.Halbuki biz özbeöz Türküz.Türklük dogdugun yerle  degil damarda akan asil kanla olur.Dünyaya bin defa gelsem ,binbir defa yine Türk olarak gelirim.Türklük özelliktir,tanri herkese nasip etmez.

Başlık: Ynt: TÜRK'ÜN ULU BİLGESİ ZİYA GÖKALP'E kürt DİYEREK İFTİRA ATAN SOYSUZLAR OKUSUNLAR!!
Gönderen: SabutaY - 01 Ağustos 2007, 12:08:48
Ziya Gökalp Atam ruhun şad olsun!!!
Başlık: Ynt: TÜRK'ÜN ULU BİLGESİ ZİYA GÖKALP'E kürt DİYEREK İFTİRA ATAN SOYSUZLAR OKUSUNLAR!!
Gönderen: Almıla - 07 Ağustos 2007, 18:13:54
Böyle bir şey demeye nasıl cürret edebilirler,şaşıyorum.İnsanda biraz Allah korkusu olmalı.Bunları hep Türk ve Türkçü düşmanlarının yaptığına eminim!Ama amaçlarına ulaşamayacaklarını bilmeleri gerekir.Ziya Gökalp gibi bir Türk ve Türkçü'ye böyle bir hakaret yapılamaz!Bu bizlere yapılmış demektir.Böyle şeylere inanmayacağımızı ve böyle mükemmel bir insanı onlara yandaş olarak vermeyeceğimizi bilsinler!!!
TTKvY
Başlık: Ynt: TÜRK'ÜN ULU BİLGESİ ZİYA GÖKALP'E kürt DİYEREK İFTİRA ATAN SOYSUZLAR OKUSUNLAR!!
Gönderen: Ziya Gökalp - 07 Ağustos 2007, 20:51:13
Ziya Gökalp Beğ ; Türkçü gençler burada.Sen rahat uyu.Bayrağı yere düşürmeyeceğiz.Sana atılan iftiralara karşı da Bozkurtça duruşumuzla karşılık vereceğiz.

Düşmanın ülkesi viran olacak ,TÜRKİYE BÜYÜYÜP TURAN OLACAK!

Başlık: Ynt: ERGENEKON-ZİYA GÖKALP ATA'MIZDAN ........
Gönderen: Ziya Gökalp - 13 Ağustos 2007, 01:10:01
Gökalp Beğ'in en sevdiğim şiiridir..
Başlık: Ziya Gökalp - POLİTİKADA TÜRKÇÜLÜK
Gönderen: TÜRK-KAN - 22 Eylül 2007, 12:43:47
 
POLİTİKADA TÜRKÇÜLÜK

 Türkçülük, politik bir parti değildir; bilimsel felsefi, estetik bir ekoldür. Başka bir deyimle, kültürel bir çalışma ve yenileşme yoludur. Bu nedenledir ki Türkçülük, şimdiye kadar, bir parti şeklinde politik mücadele hayatına atılmadı. Bundan sonra da, şüphesiz atılmayacaktır.

 Bununla beraber, Türkçülük büsbütün politik ideallere kayıtsız da kalamaz. Çünkü, Türk kültürü, başka ideallerle beraber, politik ideallere de sahiptir. Mesela, Türkçülük hiçbir zaman klerikalizmle, teokrasi ile, baskı rejimi ile bağdaşamaz. Türkçülük, modern bir akımdır ve ancak modern niteliği olan akımlarla ve ideallerle bağdaşabilir. İşte bu nedenledir ki, bugün, Türkçülük Halk partisine yardımcıdır. Halk Partisi egemenliği millete yani Türk halkına verdi. Devletimize Türkiye ve halkımıza Türk milleti adlarını bağışladı. Halbuki Anadolu inkılabına kadar devletimizin, milletimizin, hatta dilimizin adları Osmanlı kelimesi idi. Türk kelimesi ağzına alınamazdı. Hiç kimse, "Ben Türküm" demeğe cesaret edemezdi. Son zamanda Türkçüler böyle bir iddiaya kalkıştıkları için, sarayın ve eski kafalıların nefretini üzerlerine çektiler. İşte, Halk Partisinin annesi olan Müdafaa-ı Hukuk Cemiyeti, büyük kurtarıcımız olan Gazi Mustafa Kemal Paşa Hazretlerinin doğru yolu göstermesi ve öncü olmasıyla bir yandan Türkiye'yi düşman saldırılarından kurtarırken, öte yandan da devletimize, milletimize, dilimize gerçek adlarını verdi ve politikamızı baskıcı rejimlerin ve yabancı unsurlar politikasının son izlerinden bile kurtardı. Hatta diyebiliriz ki Müdafaa-ı Hukuk Cemiyeti, hiç haberi olmadan, Türkçülüğün politik programını uyguladı. Çünkü, gerçek birdir, iki olamaz. Gerçeği arayanlar başka başka yollardan hareket etseler bile, sonuçta aynı hedefe ulaşırlar. Türkçülükle halkçılığın sonunda aynı programda birleşmeleri, ikisinin de amaca ve gerçeğe uygun olasının bir sonucudur. İkisi de tam gerçeği buldukları içindir ki, tümüyle birbirleriyle uyuştular. Bu aynılığın bir yansıması da şudur ki, bütün Türkçülerin - hiç biri dışarıda kalmamak üzere-Anadolu Savaşı'nda katılmaları ve onun en ateşli savunucuları olmalarıdır. Türkiye'de Allah'ın kılıcı halkçıların pençesinde ve Allah'ın kalemi Türkçülerin elinde idi. Türk vatanı, tehlikeye düşünce, bu kılıçla bu kalem birleştiler. Bu birleşmeden bir toplum doğdu ki, adı Türk Milleti'dir.

 Gelecekte de, daima halkçılıkla Türkçülük el ele vererek, idealler dünyasına doğru beraber yürüyeceklerdir. Her Türkçü politika alanında halkçı kalacaktır, her halkçı da kültür sahasında Türkçü olacaktır. Dini ilmihalimiz, bize inançta mezhebimiz maturidilik ve hukukta mezhebimiz hanefilik" olduğunu öğretiyor. Bizde, buna benzeterek, şu ilkeyi ortaya atabiliriz:
Politikada mesleğimiz halkçılık, ve kültürde mesleğimiz Türkçülüktür."

Ziya Gökalp


ALINTIDIR...
Başlık: 25 EKİM ...."Ziya GÖKALP" i anıyoruz
Gönderen: börüçine - 25 Ekim 2007, 09:37:46
Türkçülüğün fikir babası Ziya Gökalp in ölüm yıldönümü bügün.Saygı ile anıyoruz.....
Başlık: Ynt: 25 EKİM ...."Ziya GÖKALP" i anıyoruz
Gönderen: Başkan Denktaş - 25 Ekim 2007, 09:42:56
Büyük Türkçü mekanın Tanrı Dağı olsun.
Başlık: Ynt: 25 EKİM ...."Ziya GÖKALP" i anıyoruz
Gönderen: SabutaY - 25 Ekim 2007, 10:03:12
Tanrı nın rahmeti üzerine olsun Büyük Türkçü ZİYA GÖKALP ATAM!!!
Başlık: Ynt: 25 EKİM ...."Ziya GÖKALP" i anıyoruz
Gönderen: TÜRK-KAN - 25 Ekim 2007, 10:49:45
ZİYA GÖKALP  ( 1875-1924 )

"Heyecanlarımın babası Namık Kemal, fikirlerimin babası Ziya Gökalp'tir" - BAŞBUĞ ATATÜRK

(http://resim.hunturk.com/rsm/0f0c1d61ff.jpg)

 Ünlü fikir adamı ve şairlerimizden olan Ziya Gökalp, 1876'da Diyarbakır'da doğdu. II. Meşrutiyet'ten başlayarak Türkçülük akımının en büyük temsilcisi sıfatıyla Türk düşünce ve siyaset hayatını kuvvetle etkilemiş, Milli Edebiyat akımı içinde verdiği eserlerle Türk edebiyatının biçim ve dil yönünden yenileşmesini sağlamıştır.

 Öğrenimine Diyarbakır'da başlayan Ziya Gökalp, aynı şehirde Askeri Rüştiye'yi (1890) ve Askeri İdadi'yi bitirdi (1894). Ziya Gökalp, tıbbiyelilerin istibdata son vermek için kurdukları İhtilal Komitesine girmiş, okuldaki faaliyetleri ve okuduğu Fransızca kitapların zararlı sayılması yüzünden hapsedilmiştir. Diyarbakır Valisi Halit Bey'in yolsuzluklarına karşı mücadeleye girişen arkadaşlarıyla birlikte yasak yayın okudukları gerekçesiyle tutuklandı (1898). İstanbul'a döndükten sonra da okuldan uzaklaştırıldı.

 Ziya Gökalp, hükümlülük süresi dolunca "Zaptiye Nezareti altında bulundurulmak üzere" Diyarbakır'a gönderildi. Burada Siyaset, felsefe ve tarih üstüne incelemeler yaparken, istibdat aleyhine gizli faaliyetlere de katıldı. Bölgede güvenliği sağlamak için kurulmuş Hamidiye alaylarının başındaki Milli aşiret reisi İbrahim Paşa'nın adının karıştığı soygun ve baskın olayları karşısında halkı direnmeğe ve eyleme yöneltti. Halk 3 gün süreyle telgrafhaneyi işgal etti (1905). İbrahim Paşa ve adamlarının cezalandırılması için saraya telgraflar çekildi. Üstelik, Avrupa ve Asya ülkeleri arasındaki haberleşmenin bağlantı noktası olan Diyarbakır telgrafhanesinin bu bağlantıyı kesmesi olayın daha da büyümesine yol açmış ve yabancı ülkeler saraya baskı yapmaya başlamıştı. Konuyu incelemek üzere İstanbul'dan Diyarbakır'a gönderilen soruşturma kurulu Hamidiye alaylarının bir süre sinmesini ve yolsuzluklara son vermesini sağladı. Ancak halkın yakınmasına yol açan yeni olaylar patlak verince, Ziya Gökalp ve arkadaşlarının önderliğinde halk yeniden telgrafhaneyi ele geçirdi. 11 gün süren bu ikinci işgal halkın kesin zaferiyle sonuçlanmış, hükümet İbrahim Paşa ve alaylarını bölgeden uzaklaştırmak zorunda kalmıştır (1907). Gökalp, ilk eseri olan Şaki İbrahim destanında bu olayı anlatır.

 II. Meşrutiyetin ilanından sonra, Ziya Gökalp'ın kurduğu gizli cemiyetin yerini Osmanlı İttihat ve Terakki Cemiyeti Diyarbakır Şubesi aldı. Partinin Diyarbakır, Van ve Bitlis örgütlerinin denetimiyle görevlendirilen Ziya Gökalp, bu dönemde Diyarbakır ve Peyman gazetelerine yazıyordu. 1909'da partinin Selanik'teki kongresine il temsilcisi olarak katıldı. Bir yıl İstanbul Darülfünunda psikoloji okuttuktan ve Diyarbakır maarif müfettişliği yaptıktan sonra, yeniden Selanik'e gitti. Katıldığı parti kongresinden sonra genel merkez üyeliğine seçildi. Burada Genç Kalemler, Yeni Felsefe, Rumeli gibi dergi ve gazetelerdeki yazılarıyla Türkçülük ve dilde sadeleşme hareketlerinin öncüleri arasında yer alan Gökalp, milli duyguları, tarih bilincini, bilime ve tekniğe değer veren düşünceyi her şeyin üstünde tutan şiirleriyle çevresini geniş ölçüde etkiliyordu. İttihat ve Terakki Genel Merkezi İstanbul'a taşınınca (1912), Gökalp da İstanbul'a yerleşti. O yıl Ergani madeninden Milletvekili seçildi.

 Türk Ocağı çevresindeki çalışmaları, Türk Yurdu ve kendi çıkardığı Yeni Mecmua (1917) gibi dergilerdeki yazıları, Türkçülük akımının ilkelerini saptayan ve çağdaş uygarlık karşısında yerli bir senteze varılmasını şart koşan önerileri (Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak 1918), Darülfünun'da okuttuğu toplumbilim dersleri, İttihat ve Terakki'nin yönetici kadrosu üzerindeki etkisiyle Ziya Gökalp, Mütarekeye (1919) kadar uzanan dönemin düşünce ve siyaset hayatına yön veren etkenlerin başında yer aldı. İstanbul'un işgali üzerine tutuklanarak iki yıl Malta'da sürgün kaldı (1919-1921). Döndükten sonra, Uelif ve Tercüme Heyeti başkanlığına getirileceği tarihe (1923) kadar Diyarbakır'da kaldı ve küçük Mecmuayı yayımladı.

 1923'te Diyarbakır'dan milletvekili seçildi. Hakimiyeti Milliye, Yeni Gün, Cumhuriyet gazetelerinde makaleleri çıkıyordu. Altın ışık (1923), Türkçülüğün Esasları (1923), Türk Töresi (1923) gibi kitapları birbirini izliyordu. Cumhuriyet Halk Partisinin programını inceleyen ve yorumunu yapan Doğru Yol (1923) adlı incelemesini de yine bu dönemde kaleme aldı. O sıralar yazdığı Türk Medeniyet Tarihi ise ölümünden sonra yayımlandı (1926). Yine ölümünden sonra çeşitli gazete ve dergilerde çıkmış yazılarıyla mektupları çeşitli kitaplarda derlendi. Çınaraltı (1939), Fırka Nedir? (1947), Ziya Gökalp Diyor ki (1950). Ziya Gökalp'ın neşredilmemiş yedi eseri ve aile mektupları (1956), Ziya Gökalp'ın Yazarlık Hayatı (1956), Ziya Gökalp Külliyatı (1. Kitap şiirler ve halk masalları;1952, 2. kitap Limni ve Malta Mektupları;1965), Terbiyenin Sosyal ve Kültürel Temelleri (1973). 1924'te İstanbul'da öldü.


Başlık: Ynt: 25 EKİM ...."Ziya GÖKALP" i anıyoruz
Gönderen: TÜRK-KAN - 25 Ekim 2007, 10:56:04
 Türkiye Türklüğü'nün yetiştirdiği BAŞBUĞ ATATÜRK ve Atsız Ata'yı fikri yönden derindne etkileyen Büyük Türkçü Ziya Gökalp Beğ'i rahmetle ve minnetle anıyoruz.  Mekanı Tanrıdağı olsun.

 TTK

 TÜRK IRKI SAĞOLSUN
Başlık: Ynt: 25 EKİM ...."Ziya GÖKALP" i anıyoruz
Gönderen: DEDEM KORKUT_ASYA - 25 Ekim 2007, 11:20:16
Ziya Gökalp
 
bugün 25 Ekim.
Büyük Bozkurt M. Kemal Atatürk’ün  “fikir babam”  dediği Diyarbakır’ın meyvesi Türkçü Ziya Gökalp’in, ölüm yıldönümü.
Siyasi iradeden mahrum olduğumuz bu günlerin acısını yaşarken, gençlerimizin pazar günkü lig maçlarında tribünlere astıkları ve taşıdıkları sözcükler, beni bugün Diyarbakır’a Ziya  Gökalp’e ulaştırdı;  “Türk-Kürt kardeştir, bölücüler kalleştir” - “Hepimiz Mehmetçiğiz.”
Türk’lüğünden gurur duyamayan Türkiyeliler’in zaaflarından istifade ederek yurt içinde ve dışında faaliyetlerini artıran bölücü hareketin merkezi haline getirilen güzel Diyarbakır’ımızda 1876 yılında bir genç doğdu. Ondört yaşında, şehrindeki Askeri Rüştiye’yi, onsekiz yaşında da Askeri İdadiyi bitirdi.
Meşrutiyet’ten sonra yurdumuzda başlayan Türkçülük Akımı’nın öncüleri, Kazan Türkü Yusuf Akçura, Azerbaycan Türkü Hüseyinzade Ali Bey ve Ahmet Ağaoğlu ile Ziya Gökalp ve arkadaşları  “Türk Düşünce”  ve  “Siyaset Hayatı” nı etkileyen  “Milli Edebiyat Akımı” içinde verdikleri eserlerle, edebiyatımızın biçim ve dil yönünden yenilenmesini sağlayan Osmanlı İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin faal üyesi olarak çalışmışlar ve yeni kurulan  “Türk Ocağı” nın bünyesinde toplanmışlardır.
“Türk Yurdu”  ve “Yeni Mecmua”  yolu ile Türkçülük akımının ilkeleri saptanmış ve çağdaş uygarlık karşısında yanlı bir senteze varılmasını şart koşan  “Türkleşmek-İslamlaşmak-Muasırlaşmak” görüşleriyle, dönemin düşünce ve siyaset hayatımıza yön vermişlerdir.
Ziya Gökalp, Cumhuriyetimizin ilanından sonra, milletvekili olarak görev yapmış, makaleleri ile  “Türkçülük Fikriyatı” nı işlemiş ve Cumhuriyet Türkiyesi’nin temelini oluşturan  “En büyük Türk düşünürü” olmuştur.
Yeni genç Cumhuriyetimizin bütün yeniliklerinde, O’nun düşüncesi emeği ve etkinliği vardır. En büyük eserlerinden birisi olan  “Türkçülüğün Esasları”  Cumhuriyetimizin şeklini ve istikametini tayin etmiştir. Atatürk İnkılapları’nın temelinde O’nun fikirleri vardır. Türkçülüğü,  “Türk Milleti’ni Yükseltmek”  olarak tarif etmiştir.
Altınışık, Türk Töresi, Türkçülüğün Esasları, Doğru Yol gibi temel eserlerinden sonra hazırladığı  “Türk Medeniyet Tarihi” nin basıldığını göremeden bundan 83 yıl önce 25 Ekim 1924’te kırksekiz yaşında iken hayata veda etti.
Güzel meyveler vermeye başlayan genç fidanların, meyvesiz ağaçlardan önce kesilmesinin acısını, en çok o cins meyveyi sevenler duyarlar. Gökalp’in de genç yaşta ölümünün acısını, en çok Türkçüler duymuşlardır. Tıpkı; Erol Güngör’ün, Mehmet Eröz’ün, Dündar Taşer’in, Dr. Recep Doksat vb..  “Türk Milliyetçi Düşünce Sistemi” nin temel taşını örecek genç ideologlarımız gibi...
Gökalp’in uçmağa varmasından dört gün önce, tedavi gördüğü hastaneye M. Kemal Atatürk bir telgraf çekmiş ve “Türk Mütefekkiri Ziya Gökalp Beyefendi” diye ithaf ederek Avrupa’da tedaviye ihtiyaç duyulduğunda bütün masrafları üstlenmeye hazır olduğunu bildirerek, Türk Cumhuriyeti’nin temel fikir yapısının ustasına karşı sevgi ve saygısını göstermiştir.
Diyarbakırlı Türkçü Gökalp’in bölücülere cevabı;
 “Sorma bana oymağımı, boyumu. Beşbin yıldır Millet gibi yaşarım.
Deme bana Oğuz, Kayı, Osmanlı. Türk’üm, bu ad her unvandan üstündür.”
Türk Dünyasına sırtını çevirip, Arap Dünyasında dolaşan ve AB kapı bekçiliğinde sıra bekleyen köksüzlere cevabı;
 “Vatan ne Türkiye’dir Türklere, ne Türkistan.
Vatan büyük ve müebbet bir ülkedir Turan.”
Tanrı Türk’ü korusun.

 
BAŞTA BAŞBUĞ ATATÜRK OLMAK ÜZERE TÜM BOZKURTLARIN FİKİR BABASINI SAYGI VE ŞÜKRANLA ANIYORUZ....
Başlık: Ynt: 25 EKİM ...."Ziya GÖKALP" i anıyoruz
Gönderen: DEDEM KORKUT_ASYA - 25 Ekim 2007, 11:25:56
Yazı Sami YAVRUCUK Beye aittir.
Başlık: Ynt: 25 EKİM ...."Ziya GÖKALP" i anıyoruz
Gönderen: tungatonyukuk - 25 Ekim 2007, 12:23:27
ULu Beğ Ziya Gökalp..

Sen Bizim Fikrimizin babası sın..

Sen Bir akım Babasısın..

Sen bir Türk'çülüğün babası sın.

Ruhun şad Mekanın Cennet Olsun..

Tanrı Türk'ü Korusun.
Başlık: Ynt: 25 EKİM ...."Ziya GÖKALP" i anıyoruz
Gönderen: oguz33 - 25 Ekim 2007, 15:08:11
Büyük TÜRKÇÜ Ziya GÖKALP'i saygı, rahmet ve minnetle anıyoruz.

TTK.
Başlık: Ynt: 25 EKİM ...."Ziya GÖKALP" i anıyoruz
Gönderen: GoNCaKaTuN - 25 Ekim 2007, 15:25:52
Büyük Türkçü Ziya Gökalp  rahmetle ve minnetle anıyoruz...


Tanrı Türk'ü Korusun ve Yüceltsin ...
Başlık: Ynt: 25 EKİM ...."Ziya GÖKALP" i anıyoruz
Gönderen: Üçoklu Börü Kam - 25 Ekim 2007, 15:31:11
Uluğ Bilge Ziya GÖKALP'i, uçmağa varışının 83. yılında, rahmet ve şükranla yad ederiz.
Ruhu şad olsun.

TTK.
Başlık: Ynt: 25 EKİM ...."Ziya GÖKALP" i anıyoruz
Gönderen: DEDEM KORKUT_ASYA - 25 Ekim 2007, 21:21:49
Ey Türk, senin köyün hür bir yuvadır
Çiftlik değil, yoktur beyi ağası
Her köylünün var bir çifti tarlası,
Öz evinde o hem bey hem ağa'dır.

Hiç kimsenin yarıcısı rençberi
Olmaz, ancak olur vatan askeri.

Ümmi değil, muallimsiz kalsa da
İmamı yok, gene bilir dinini.
Dost ve düşman kimdir, bilir dünyada,
Doğru bulur... sevgisini kinini.

Ona cami, mektep, kitap yapınız.
Emin kalır hudutta her kapımız...

Lakin ey Türk, bu mesut köy bitiyor!
Mültezimin, faizcinin, tüccarın
Pençesinde diyor beni kurtarın;
Bu üç işi senden çabuk istiyor.

Kaldır a'şar usülünü aç banka
Yap her semtte bir ziraî sendika.

 Ziya Gökalp
Başlık: Ynt: 25 EKİM ...."Ziya GÖKALP" i anıyoruz
Gönderen: DEDEM KORKUT_ASYA - 25 Ekim 2007, 21:22:40
 ALTIN DESTAN (6002 Hit)

I

Sürüden koyunlar hep takım takım
Ayrılmış, sürüde kalmamış bakım;
Asmanın üzümü dağılmış; salkım
Olmak ister, fakat bağban nerede?
Gideyim, arayım: çoban nerede?

II

Yüce dağlar çökmüş, belleri kalmış,
Coşkun ırmakların selleri kalmış,
Hanlar yok meydanda, illeri kalmış,
Dü.enler çok ama, kalkan nerede?
Gideyim arayım: Hakan nerede?


III

Türk yurdu uykuda ey düşman sakın!
Uyuyan ülkeye yapılmaz akın.
Tan yeri ağardı, yiğitler kalkın.
Bakın yurd ne halde, vatan nerede?
Gideyim arayım: yatan nerede?

IV

Herkesin gözünde vatan öz yurdu,
Çitlerin yağısı, derenin kurdu,
Yad iller, Turan'da hanlıklar kurdu,
Turan'dan yadları koğan nerede?
Gideyim arayım: ogan nerede?

 Ziya Gökalp
 
Başlık: Ynt: 25 EKİM ...."Ziya GÖKALP" i anıyoruz
Gönderen: DEDEM KORKUT_ASYA - 25 Ekim 2007, 21:26:34
TÜRK KIZI

Pınar başına geldi
Bir elinde güğümü;
Çattı yay kaşlarını
Görünce güldüğümü,
Bağlamıştı gönlümü
Saçlarının düğümü.
Bilmiyordum bu örgü
Acaba bir büğü mü?

Sordum: Nerdedir yerin?
Nedir senin değerin?
Yedi kıral vurulmuş,
Ne bu ceylan gözlerin?
Hangisine varırsın
Bu yedi ünlü erin?
Şöyle dedi bakarak
Göklere derin derin:

Kıralların taçları
Beni bağlar büğü mü?
Orduları açamaz
Gönlümdeki düğümü.
Saraylarda süremem
Dağlarda sürdüğümü.
Bin cihana değişmem
Şu öksüz Türklüğümü... 

 ATSIZ ATA

TÜRK KIZLARINA ÖRNEK OLMASI AÇISINDAN....
AKLIMIZI BAŞIMIZA DEFŞİRELİM BİZE YAKIŞAN USLUB VE DÜZEN EŞLİĞİNDE KONUŞUP, TARTIŞALIM.
Başlık: Ynt: 25 EKİM ...."Ziya GÖKALP" i anıyoruz
Gönderen: Afsar Beyi - 25 Ekim 2007, 22:01:13
Yazdıklarınızın çoğunu artık okumasalar da,
Sizin adınızı karalamak için çok büyük çabalar harcansa da,

BAŞARAMAYACAKLAR;


Hiç bir Türkçü sizi unutmadı,
Unutmayacak.

Eserlerinin koruyucusu,
Fikirlerinin bekçisi, Yolunuzun yolcusuyuz.

Ruhun Şad olsun.
Başlık: Ynt: 25 EKİM ...."Ziya GÖKALP" i anıyoruz
Gönderen: Atçeken Beği - 25 Ekim 2007, 23:12:23
Türkçülüğü ben gibi bir çoğumuz senin kitaplarını okuyarak öğrendik ulu Ziya Gökalp.Kendi adıma konuşmak gerekirse,Atsız Ata'nın ''Bozkurtların Ölümü'' ve ''Bozkurtlar Diriiyor'' kitaplarını okuduktan sonra Türkçülükle ilgili ilk okuduğum yapıt ''Türkçülüğün Esasları'' idi.Bu kitapla ben Türkçü oldum.Mekanın Tanrı Dağı olsun Ulu Türkçü Ziya Gökalp.
Başlık: Ynt: 25 EKİM ...."Ziya GÖKALP" i anıyoruz
Gönderen: TÜRK-KAN - 25 Ekim 2007, 23:26:41
Ali Kemal'e

(Ziya Gökalp Malta'da sürgünde iken, Ali Kemal'in yazdığı düşmanca yazılara bu şiirle cevap vermiştir)

Ben Türküm! diyorsun, sen Türk değilsin!
Ve İslamım! diyorsun, değilsin İslam!
Ben, ne ırkım için senden vesika,
Ne de dinim için istedim ilam!

Türklüğe çalıştım sırf zevkim için,
Ummadım bu işten asla mükafat!
Bu yüzden bin türlü felaket çektim,
Hiç bir an esefle demedim: Heyhat!

Hatta ben olsaydım: Kürd, Arap, Çerkes;
Ilk gayem olurdu Türk milliyeti
Çünkü Türk kuvvetli olursa, mutlak,
Kurtarır her İslam olan milleti!

Türk olsam olmasam ben Türk dostuyum,
Türk olsan olmasan sen Türk düşmanı!
Çünkü benim gayem Türkü yaşatmak,
Seninki öldürmek her yaşatanı!

Türklük, hem mefkurem, hem de kanımdır:
Sırtımdan alınmaz, çünkü kürk değil!
Türklük hadimine 'Türk değil! ' diyen
Soyca Türk olsa da 'piçtir', Türk değil!

Not: Ali Kemal denen hain, Milli Mücadele esnasında düşmanla işbirliği yaptığı için Savaş bittiğinde Türk Milleti tarafından linç edilerek gebertilmiştir. Aslen Ermeni dönmesidir. Ziya Gökalp Beğ'e kürt iftirası attığı için Ziya Gökalp Beğ ona bu şiiri yazmıştır.

TTK
Başlık: Ynt: 25 EKİM ...."Ziya GÖKALP" i anıyoruz
Gönderen: motun yabgu - 26 Ekim 2007, 00:50:23
Ruhun sad,mekanin Tanri daglari olsun,büyük Türkcü,Gökalp Ziya beg.
Başlık: Ynt: 25 EKİM ...."Ziya GÖKALP" i anıyoruz
Gönderen: OLCAYTU - 26 Ekim 2007, 11:36:25
  Büyük fikir adamı ve TÜRKÇÜ ZİYA GÖKALP atam mekanın TANRI DAĞI olsun.Gösterdiğin yolda daima ilerleyeceğiz.

  TTK
Başlık: Ynt: 25 EKİM ...."Ziya GÖKALP" i anıyoruz
Gönderen: TiginNoyan - 28 Ekim 2007, 14:21:42
Tanrı Ziya Gökalp Bey'e rahmet eylesin, mekânı cennet olsun, rûhu şâd olsun.

Rastlantıya bakın ki Ziya Gökalp'in ölüm yıldönünümde rahmetli büyük dedemin kitaplığını düzenlerken Ziya Gökalp'in, Hüseyin Nihal Atsız'ın (Atsız Ata), Nejdet Sançar'ın, Fethi Tevetoğlu'nun ve Rızâ Nur'un onlarca çalışmasını buldum.
Başlık: TÜRKÇÜLÜĞÜN ESASLARI - ZİYA GÖKALP
Gönderen: Üçoklu Börü Kam - 02 Aralık 2007, 22:39:41
Bu başlık altında; Türkçülüğün fikir babası Uluğ Bilge Ziya GÖKALP Ata'mızın, Türkçülük Ülküsünün temel kaynakalarından olan TÜRKÇÜLÜĞÜN ESASLARI adlı eserini, bölüm bölüm Otağamıza ekleyerek, hem genç Türkçülerin, hem Otağımızı ziyaret eden misafirlerimizin ve hem de bu kitaba sahip olamayanların istifadesine sunacağız.

Bu vesileyle Türkçülüğün ve Cumhuriyetimizin fikir mimarı olan Uluğ Bilge Ziya GÖKALP Ata'mızı rahmet ve minnetle yad ederiz.
Ruhu şad, mekanı uçmak olsun.

TTK.

Başlık: Ynt: TÜRKÇÜLÜĞÜN ESASLARI - ZİYA GÖKALP
Gönderen: Üçoklu Börü Kam - 02 Aralık 2007, 22:55:37
Birinci Bölüm : Türkçülüğün Özü

I - Türkçülüğün Tarihi

Türkçülüğün yurdumuzda ortaya çıkmasından önce Avrupa’da Türklükle ilgili iki hareket oluştu. Bulardan birincisi Fransızca, Turquerte denilen, Türk hayranlığı’dır. Türkiye’de yapılan ipekli ve yün dokumalar, halılar, kilimler, çiniler, demirci ve marangoz işleri, ciltçilerin, tezhipçilerin yaptıkları ciltler ve tezhipler, mangallar, şamdanla, vb. Gibi Türk sanat eserleri çoktan Avrupa’daki sanat severlerin dikkatini çekmişti. Bunlar, Türklerin eseri olan bu güzel şeyleri binlerce lira vererek toplarlar ve evlerinde bir Türk salonu veya Türk odası oluştururlardı. Bazıları da bunları başka milletlere ait güzel şeylerle birlikte, bibloları arasında sergilerdi. Avrupalı ressamların Türk hayatıyla ilgili yaptıkları tablolar ile, şairlerin ve filozofların Türk ahlakını nitelemek amacıyla yazdıkları kitaplar da Turquerie’nin içine girerdi. Lamartine’in, Auguste Comte’un Pierre Laffite’in, Ali Paşa’nın özel sekreterleri olan Mismer’in, Pierre Loti’nin, Farrere’in Türklerle ilgili dostça yazıları bunların örneklerindendir. Avrupa’daki bu hareket tamamen Türkiye’deki Türklerin güzel sanatlardaki ve ahlaktaki yüksekliklerinin bir sonucudur.

Avrupa’da otaya çıkan ikinci harekete de Türkiyat (Türkoloji) adı verilir. Rusya’da, Almanya’da, Macaristan’da, Danimarka’da, Fransa’da, İngiltere’de, birçok bilim adamları eski Türklere, Hunlara ve Moğollara ait tarihi ve arkeolojik araştırmalar yapmaya başladılar. Türklerin eski bir millet olduğunu oldukça geniş bir alanda yayılmış bulunduğunu ve çeşitli zamanlarda dünya egemenliğine yaraşır devletler ve yüksek medeniyetler kurduğunu meydana koydular. Gerçi bu sonuncu araştırmaların konusu Türkiye değil, eski Doğu Türkleri idi. Fakat, birinci hareket gibi, bu ikinci hareket de yurdumuzdaki bir takım fikir adamlarının ruhuna etkisiz kalmıyordu. Özellikle Fransız tarihçilerinden Deuignes’nin Türkler Hunlar ve Moğollara ait yazılmış olduğu büyük tarihle; İngiliz bilim adamlarından Sir Davids Lumley’in Üçüncü Selime ithaf ettiği Kitab-ı İlmü’n Nafi (yaralı bilim kitabı) adındaki genel Türk grameri, aydınlarımızın ruhunda büyük etkiler yaptı. Bu ikinci eser, yazarı tarafından İngilizce yazılmıştı. Bir süre sonra annesi bu kitabı Fransızca’ya çevirerek Sultan Mahmut’a ithaf etti. Bu eserde, Türkçe’nin çeşitli dallarından başak, Türk medeniyetinden, Türk etnografyasından ve tarihinden söz ediliyordu.

Sultan Abdülaziz’in son dönemi ile Sultan Abdülhamid’in ilk devirlerinde, İstanbul’da büyü bir düşünce hareketi görüldü. Burada hem bir Encümen-i Daniş (akademi) oluşmaya başlamış, hem de bir Darülfünun (üniversite) kurulmuştu. Bundan başak askeri okullar yeni bir ruhla yükselmeğe başlamıştı.

O zaman bu Darülfünün’da Tarih Felsefesi profesörü Ahmet Vefik Paşa’ydı. Ahmet Vefik paşa, Şecere-i Türkiye’yi (Türklerin soy kütüğü) Doğu Türkçe’si’nden İstanbul Türkçesi’ne çevirdi. Bundan başak, Lehçe-i Osmani (Osmanlı lehçesi) Türk lugati hazırlayacak Türkiye’deki/Türkçe’nin genel ve büyük Türkçe’nin bir lehçesi olduğunu ve bundan başka Türk lehçeleri bulunduğunu aralarında da karşılaştıralar yaparak meydana koydu.

Ahmet Vefik Paşa’nın bu bilimsel Türkçülükten başka, bir de sanat Türkçülüğü vardı. Evinin bütün fertlerinin mobilyaları, kendisinin ve ailesi fertlerinin elbiseleri genellikle Türk ürünüydü. Hatta, çok sevdiği kızı Avrupa modeli bir terlik almak için çok ısrar ettiği halde, “Evine Türk ürünlerinden başka bir şey giremez” diyerek bu arzusuna engel oldu. Ahmet Vefik Paşa’nın başka bir orijinalitesi de, Moliere’in komedilerini Türk geleneklerine adapte etmesi ve şahısların adlarını ve kimliklerini Türkleştirerek Türkçe’ye aktarması ve milli bir sahneden oynatması idi.

Darülfünün’un bir profesörü Türkçülüğün bu ilk esaslarını kurarken, askerî okullardan sorumlu bakan olan Şıpka Kahramanı Süleyman Paşa da Türkçülüğü askeri okullara sokmağa çalışıyordu. Süleyman Paşa’nın Türkçülüğünde, Deguignes’in tarihi etkili olmuştur, diyebiliriz. Çünkü yurdumuzda ilk defa olarak Çin kaynaklarına dayanarak Türk tarihi yazan Süleyman Paşa, bu eserde, özellikle Değuignes’i kaynak almıştır. Süleyman Paşa Tarih-i Alem (Dünya Tarihi) adlı eserinin başında, bu kitabı niçin yazmağa başladığını anlatırken diyor ki: “Askeri okulların başına geçince, bu okullara gerekli olan kitapların dilimize çevrilmesini uzmanlara bıraktım. Fakat sıra tarihe gelince, bunun çeviri yoluyla yazdırılamayacağını düşündüm. Avrupa’da yazılan bütün tarih kitapları ya dinimize, veya milliyetimize (Türklüğümüze) ait karalamalarla doludur. Kitaplardan hiç birisi dilimize çevirtilip de okullarımızda okutturulamaz. Bu nedenledir ki, okullarımızda okunacak tarih kitabının yazılması işini ben üzerime aldım. Yazmış olduğum bu kitapta gerçeğe ters hiç bir söze rastlamayacağı gibi, dinimize ve milliyetimize ters düşecek hiç bir sözle karşılaşmak imkanı da yoktur.”

Avrupa tarihlerindeki Hunlar’ın, Çin tarihindeki Hiyong-nu’lar olduğunu ve bunların Türklerin ilk dedeleri bulunduğunu ve Oğuz Han’ın Hiyong-nu devletinin kurucusu Mete olması gerektiğini bize ilk kez öğreten Süleyman Paşa’dır. Süleyman Paşa, bundan başka, Cevdet Paşa gibi, dilimizin grameriyle ilgili bir kitap da yazdı. Fakat bu kitaba Cevdet Paşa gibi, Kavaid-i Osmaniye (Osmanlıca kuralları) adını vermedi. Çünkü, dilimizin Türkçe olduğunu biliyordu ve Osmanlıca adı altında üç dilden… yapılmış bir dil olamayacağını anlamıştı. Süleyman Paşa, bu konudaki düşüncesini, Ta’lim-i Edebiyyat-ı Osmaniye (Osmanlı edebiyat öğrenimi) adıyla bir kitap yayınlayan Recaizade Ekrem Bey’e yazdığı bir mektupta meydana koydu. Bu mektupta diyor ki: “Osmanlı edebiyatı demek, doğru değildir. Ayrıca, dilimize Osmanlı dili ve milletimize Osmanlı milleti demek de yanlıştır. Çünkü Osmanlı tabiri yalnız devletimizin adıdır. Milletimizin adı ise, yalnız Türk’tür. Bundan dolayı dili de Türk dilidir, edebiyatımız da Türk edebiyatıdır.

Süleyman Paşa, askeri okulların ilk kısmında okunmak üzere, Esma-yı Türkiye (Türk isimleri) adlı kitabı da Osmanlıcanın etkisi altında Türkçe kelimelerin unutulmaması amacı ile yazmıştı.

Görülüyor ki, Türkçülüğün ilk babaları Ahmet Vefik Paşa ile Süleyman Paşa’dır. Türk ocaklarında ve diğer Türkçü kuruluşlarda bu iki Türkçülük öncüsünün büyük boyda resimlerini asmak, değerbilirlilik gereğidir.

Türkiye’de Abdülhamid bu kutsal akımı durdurmağa çalışırken, Rusya’da iki büyük Türkçü yetişiyordu. Bunlardan birincisi Mirza Fethali Ahundzade’dir ki, Azeri Türkçesi’nde yazdığı orijinal komediler bütün Avrupa dillerine çevrilmiştir. ikincisi, Kırım’da Tercüman gazetesini çıkaran Gaspıralı İsmail’dir ki, Türkçülükteki ilkesi dilde, fikirde ve işte birlik idi. Tercüman gazetesini Kuzey Türkleri anladığı kadar Doğu Türkleri ile Batı Türkleri de anlardı. Bütün Türklerin aynı dilde birleşmeleri de anlardı. Bütün Türklerin aynı dilde birleşmelerinin mümkün olduğuna bu gazetenin varlığı canlı bir delildir.

Abdülhamid’in son devrinde, İstanbul’da Türkçülük akımı tekrar uyanmağa başladı.

Rusya’dan İstanbul’a gelen Hüseyin-zade Ali Bey, Tıbbiye’de Türkçülük esaslarını anlatıyordu. Turan ismindeki şiiri, Turancılık idealinin ilk dışa vurumu idi. Yunan savaşı (1897) başladığı sırada, Türk şair Mehmet Emin bey:

Ben bir Türk’üm, dinim, cinsim uludur.

Dizesi ile başlayan ilk şiirini yayınladı. Bu iki şiir haber veriyordu Hüseyin-zade Ali Bey, Rusya’daki milliyetçilik akımlarının etkisiyle Türkçü olmuştu. Özellikle, daha kolejde iken, Gürcü gençlerinden son derece milliyetçi olan bir arkadaşı ona milliyet aşkını aşılamıştı.


Türk şairi Mehmet Emin Bey’e Türkçülüğü aşılayan kendisinin söylediğine göre Afganlı Şeyh Cemaleddin’dir. Mısır’da Şeyh Muhammed Abduh’un Kuzey Türkleri arasında Fahreddin oğlu Rızaeddin’i yetiştiren bu büyük İslam lideri Türkiye’de Mehmet Emin Bey’i bularak hak dilinde, halk vezninde millet sevgisiyle dolu şiirler yazmasını söylemişti.

Türkçülüğün ilk devrinde, Deguignes tarihinin etkili olduğunu görmüştük. İkinci devirde, Leon Cahun’ün Asya Tarihine Giriş adlı kitabının büyük etkisi oldu. Necip Asım Bey, birçok eklemlerle bu kitabın Türklerle ilgili bölümünü Türkçe’ye aktarmıştı. Necip Asım Bey’in bu kitabı, her tarafta, Türkçülüğe doğru eğilimler uyandıydı. Ahmet Cevdet Bey, İkdam gazetesini Türkçülüğün bir organı haline koydu. Emrullah Efendi, Veled Çelebi ve Necib Asım Bey bu Türkçülüğün ilk mücahitleri idi.

Fakat, ikdam gazetesi etrafında toplanan bu Türkçülerden özellikle Fuat Raif Bey’in Türkçe’yi sadeleştirmek konusunda yanlış bir teoriyi izlemesi Türkçülük akımının değer kaybetmesine neden oldu. Bu yanlış, tasfiyecilik (arı Türkçecilik) fikriydi.

“Arı Türkçecilik” dilimizden Arap, acem köklerinden gelmiş bütün kelimeleri çıkararak, bunların yerine Türk kökünden doğmuş eski kelimeleri, veya Türkçe köklerden yeni eklerle yapılacak yeni Türk kelimeleri yerleştirmek demekti. Bu teorinin uygulamasını göstermek için yayınlanan bazı makaleler ve mektuplar, zevk sahibi olan okuyucuları tiksindirmeğe başladı. Halk diline yerleşmiş olan Arapça ve Farsça kelimeleri Türkçe’den çıkarmak bu dili en canlı kelimelerden, dini, ahlaki, felsefî kavramlardan yoksun kılacaktı. Türkçe köklerden yeni yapılan kelimeler gramer esaslarını altüst edeceğinden başka, halk için yabancı kelimelerden daha yabancı, daha bilinmezdi. Bundan dolayı bu hareket dilimizi sadeliğe, açıklığa doğru götürecek yerde karışıklığa ve karanlığa doğru götürüyordu. Bundan başka, doğal kelimeleri atarak onların yerine yapay kelimeler koymağa çalıştığı için, gerçek dil yerine yapay bir Türk esperantosu oluşturuyordu. Ülkenin ihtiyacı ise, böyle yapma bir esperantoya değil, bildiği ve anladığı, alışılmış ve yapmacık olmayan kelimelerden oluşmuş bir anlaşma aracı idi. İşte, bu nedenden dolayı, ikdamdaki arıcılık akımından yarar yerine zarar meydana geldi.

Bu sarıda Tıbbiye’de şekillenen gizil bir ihtilal örgütünde Pan-Türkizm, Pan-Ottomanizm, Pan-İslamizm ideallerinden hangisinin gerçeğe daha uygun olduğu tartışılıyordu. Bu tartışma Avrupa’daki ve Mısır’daki Genç Türklere de yapılarak; kimileri Pan-Türkizm idealini kimileri de Pan-Ottomanizm idealini kabul etmişlerdi. O zaman Mısır’da çıkan Türk gazetesinde Ali Kemal Osmanlı Birliği fikrini ileri sürerken Akçura - oğlu Yusuf Bey’le Ferit Bey Türk birliği politikasını öneriyorlardı.

Bu sırada, Hüseyinzade Ali Bey İstanbul’dan ve Ağaoğlu Ahmet Bey Paris’ten Bakü’ye gelmişler ve orada mücadele için el ele vermişlerdi. Topçubaşıoğlu da bunlara katıldı. Bu üç kişi, orda o zamana kadar hakim olan Sünnilik ve Şiilik çekişmelerini gidererek Türklük ve İslamlık çerçevesindeki bir örgütlenmede bütün Azerbaycanlıları toplamağa çalıştılar.

23 Temmuz (1908) hareketinden sonra, Türkiye’de Osmanlıcılık düşüncesi hakım olmuştu. Bu sıralarda yayınlanmaya başlayan Türk Derneği dersini, gerek bu nedenden gerek yine ara Türkçecilik akımına kapılmadan dolayı hiç bir rağbet görmedi.

31 Mart’tan sonra, Osmanlıcılık fikri eski geçerliliğini kaybetmeğe başladı. Zamanında Abdülhamid’e İslam Birliği düşüncesini aşılamış olan Alman Kayzer’i, bu fırsattan yararlanarak, Sultanahmet Meydanın’da İslam Birliği adına bir miting yaptırdı. Bu günden itibarın, ülkemizde, gizli İslam Birliği örgütlenmeğe başladı. Genç Türkler, “Osmanlıcı” ve “İslam Birliği taraftarı” olmak üzere, iki karşı guruba ayrılmağa başladılar. Osmanlıcılar kozmopolit, İslam Birliği taraftarları ise, ültramonten idiler.

Her iki akım da ülke için zararlıydı. Ben, 1910 kongresinde Selanik’te Genel Merkez üyeliğine seçildiğim sırada, politik görünüş böyleydi.


Bu sırada, Selanik’te Genç Kalemler adında bir dergi çıkıyordu. Derginin başyazarı Ali Canip Bey ile, bir gece, Beyaz Kule bahçesinde konuşuyorduk. Bu genç bana dergisinin dilde sadeliğe doğru bir dönüşüm gerçekleştirmeğe çalıştı3ğını; Ömer Seyfettin’in dil hakkındaki bu fikircileri tamamiyle benim düşüncelerime uyuyordu. Gençliğimde Taşkışla’da tutuklu bulunduğum sırada erlerin mülazım-ı evvel’e evvel mülazım (teğmen), Trablus-ı Garp’a Garp Trablus’u (Libya), Trablus-ı Şam’a Şam Trablus’u demeleri bende şu kesin yargıyı uyandırmıştı:

Türkçe’yi yeniden düzenlemek için, bu dilden bütün Arapça ve Farsça kelimeleri değil, Arap ve Fars kurallarını atmak, Arapça ve fakça kelimelerden de Türkçe’si olanları çıkararak, Türkçe karşılığı bulunmayanları dilde bırakmak.

Bu düşünceyle ilgili bazı yazılar yazmış isem de, yayınlanmağa fırsat bulamamıştım. Nasıl ki, Türkçülük hakkında yazı yazmak içinde henüz bir fırsat çıkmamıştı. Daha on beş yaşında iken Ahmet Vefik paşa’nın Lehçe-i Osmani’si ile Süleyman Paşa’nın Tarih-i Alem’i bende Türçülük fikri uyandırmıştır. 1896 da İstanbul’a geldiğim zaman, ilk aldığımız kitap Leon Cahun’ün tarihi olmuştur. Bu kitap, adeta, Pan-Türkizm ülküsünü özendirmek, üzere yazılmış gibidir. O zaman Hüseyin-zade Ali Bey’le temas ederek, Türkçülük hakkındaki görüşlerini öğreniyordum.

Özetle on yedi- on sekiz yıldan beri Türk milletinin sosyolojisini incelemek için harcadığım çalışmaların ürünleri kafamın içinde toplanmış duruyordu. Bunları meydana atmak için yalnız bir nedenin oluşması gerekiyordu. İşte, Genç Kalemler’de Ömer Seyfettin’in başatmış olduğu fikir mücadelesi bu sebebi hazırladı. Fakat ben dil meselesini yeterli görmeyerek Türkçülüğü bütün idealleriyle bütün programıyla ortaya atmak gerektiğini düşündüm. Bütün bu fikirleri kapsayan Turan şiirini yazarak Genç Kalemler’de yayınladım. Bu şiir tam zamanında yayınlamıştı.

Çünkü Osmanlıcılıktan da İslam Birliği fikrinden de ülke için tehlikeler doğacağını gören geç ruhlar, kurtarıcı bir ideal arıyorlardı. Turan şiiri bu idealin ilk kıvılcımı idi. Ondan sonra sürekli bu şiirdeki esasları açıklamak ve yorumlamakla uğraştım.

Turan şiirinden sonra Ahmet Hikmet Bey, Altın ordu makalesinin yayınladı. İstanbul’da, Türk Yurdu dergisi ile Türk Ocağı cemiyeti kuruldu. Halide Edib Hanım, Yeni Turan adlı romanı ile,Türkçülüğe büyük biri değer verdi. Hamdullah Suphi Bey, Türkçülüğün aktif bir önderi oldu. İsimleri yukarıda geçen veya geçmeyen bütün Türkçüler gerek Türk Yurdu’nda, gerek Türk Ocağı’nda birleşerek beraber çalıştılar. Fuat Köprülü, Türkoloji alanında büyük bir bilim adamı oldu. İlmi eserleri ile, Türkçülüğü aydınlattı.

Yakıp Kadri, Yahya Kemal, Falip Rıfkı, Refik Halit, Reşat Nuri, Beyler gibi yazarlar ve Orhan Seyfi, Faruk Nafiz, Yusuf Ziya, Hikmet Nazım, Vala Nurettin beyler gibi şairler yeni Türkçe’yi güzelleştirdiler. Müfide Ferit Hanım da, gerek değerli kitaplarıyla, gerek Paris’teki yüksek konferansları ile Türkçülüğün yükselmesine büyük emekler harcadı.


Türkçülük dünyası bugün o kadar genişlemiştir ki, bu alanda çalışan sanatçılarla bilim adamlarının isimlerini saymak ciltlerle kitap gerektirir. Yalnız. Türk mimarlığında, Mimar Kemal Bey’i unutmamak gerekir. Bütün genç mimarların Türkçü olmasında, onun büyük bir etkisi vardır.

Bununla beraber, Türkçülüğe ait bütün bu hareketler verimsiz kalacaktı, eğer Türkleri Türkçülük ideali çevresinde birleştirerek büyük bir yok oluş tehlikesinden kurtarmayı başaran büyük bir dahi ortaya çıkmasaydı. Bu büyük dahinin adını söylemeğe gerek yok. Bütün dünya, bugün Gazi Mustafa Kemal Paşa adını kutlu bir kelime sayarak, her an saygıyla anmaktadır. Eskiden Türkiye’de. Türk milleti hiç bir önemli yere sahip değildi. Bugün, her hak Türk’ündü. Bu topraktaki egemenlik Türk egemenliğidir. Politikada kültürde, ekonomide hep Türk halkı egemendir. Bu kadar esin ve büyük inkılabı yapan kişi Türkçülüğün en büyük adamıdır. Çünkü, düşünmek ve söylemek kolaydır. Fakat, yapmak ve özellikle başarı ile sonuçlandırmak çok güçtür.


TÜRKÇÜLÜĞÜN ESASLARI - Ziya GÖKALP - Kültür Bakanlığı Yayınları - 1975
Başlık: Ynt: TÜRKÇÜLÜĞÜN ESASLARI - ZİYA GÖKALP
Gönderen: TiginNoyan - 02 Aralık 2007, 23:22:09
Ben de bugün îtibâriyle bu müthiş eseri bitirmiş bulunmaktayım.
Başlık: Ynt: TÜRKÇÜLÜĞÜN ESASLARI - ZİYA GÖKALP
Gönderen: Üçoklu Börü Kam - 03 Aralık 2007, 12:49:31
Birinci Bölüm : Türkçülüğün Özü

II - Türkçülük Nedir?

Türkçülük, Türk milletini yükseltmek demektir. O halde, Türkçülüğün özünü anlamak için, millet adı verilen topluluğun tanımını bilmek gerekir. Millet hakkındaki çeşitli görüşleri inceleyelim.

1) Irkı esas alan Türkçülere göre millet, ırk demektir.
Irk kelimesi, gerçekte zoolojinin bir terimidir. Her hayvan türü anatomik özellikleri açısından birtakım tiplere ayrılır. Bu tiplere ırk adı verilir. Mesela at türünün Arap ırkı, İngiliz ırkı, Macar ırkı adlarını alan birtakım anatomik tipleri vardır.

İnsanlar arasında da, eskiden beri, “beyaz ırk, siyah ırk, sarı ırk, kırmızı ırk” denilen dört ırk mevcuttur. Bu kaba bir sınıflandırma olmakla beraber, hala önemini korumaktadır.
Antropoloji bilimi Avrupa’daki insanları, kafalarının şekli ve saçları ve gözlerini renklerini dikkate alarak üç ırka ayırmıştır: Uzun kafalı kumral, uzun kafalı esmer, yassı kafalı.

Bununla beraber, Avrupa’da hiç bir millet, bu tiplerden yalnız birini, içine almaz. Her millette, çeşitli oranlarda olmak üzere, bu üç ırka mensup bireyler vardır. Hatta, aynı ailenin içinde, bir kardeş uzun kafalı kumral, diğerleri uzun kafalı esmer ve yassı kafalı olabilirler.

Gerçi bir zamanlar, bazı antropologlar bu anatomik tiplerle sosyal davranışlar arasında bir ilişki olduğunu savunurlardı. Fakat birçok ilmi eleştirilerin ve özellikle… bizzat antropologlar arasında en yüksek bir konumda bulunan Manouvrier adındaki bilim adamının anatomik özelliklerin sosyal karakterler üzerinde hiç bir etkisi olmadığını ispat etmesi, bu eski iddiayı tamamıyla çürüttü. Irkın, böylelikle sosyal niteliklerle hiç bir ilişkisi kalmayınca, sosyal karakterlerin toplamı olan milliyetle de hiç bir ilişkisinin kalmaması gerekir. O halde, milleti başka bir alanda aramak gerekir.


2) Kavmi Türkçüler de, milleti kavim ile karıştırırlar.

Kavim, aynı anadan, aynı babadan üremiş, içine hiç yabancı karışmamış aynı kandan bir topluluk demektir.


Eski toplumlar genellikle saf ve yabancılarla karışmamış birer kavim olduklarını savunurlardı. Halbuki, toplumlar tarih öncesi zamanlarda bile, kavmiyetçe saf değildiler. Savaşlarda esir alma, kız kaçırma, suç işleyenlerin kendi toplumundan kaçarak başka bir topluma girmesi, evlenmeler göçler, yabacıları kendine benzetme ve başka bir topluluk içinde erime gibi olaylar milletleri sürekli birbirine karıştırmıştı. Fransız bilim adamlarından Camille Julian ile Millet, en eski zamanlarda bile saf bir kavmin bulunmadığını savunmaktadırlar. Tarih öncesi zamanlarda bile saf bir kavim bulunmazsa, tarihi devirdeki kavim karışmalardan sonra, artık saf bir kavmiyet saçma olmaz mı? Bundan başka, sosyolojiye göre, fertler dünyaya gelirken sosyal bir nitelik taşımazlar. Yani sosyal duygu ve düşüncelerden hiç birini beraberinde getirmezler, mesela dil, din, ahlak, estetik; politika, hukuk, ekonomi alanına ait hiç bir duygu ve düşünceyi beraber getirmezler. Bunların hepsini sonraları terbiye yoluyla toplamdan alılar. Demek ki, sosyal özellikler kalıtımla geçmez, yalnız terbiye yoluyla geçer. O halde, kavmiyetin milli karakter bakımından da hiç bir rolü yok demektir.

Kavim saflığı hiç bir toplumda bulunmamakla beraber, eski toplumlar kavmiyet idealini izlerlerdi. Bunun nedeni dini idi. Çünkü o toplumlarda kendisine tapılan, toplumun ilk atasından ibaretti. Bu yalnız kendi dölünden olanlara tanrılık etmek isterdi. Yabancıların kendi tapınağına girmesini, kendisine yapılacak ibadetlerle katılmasını kendi mahkemelerinde kendi kanunlarına göre yargılanmasını istemezdi. Bundan dolayı, toplumun içine çeşitli biçimde evlât edinme yoluyla girmiş bir çok kişi bulunmakla birlikte, bütün toplum yalnız Tanrının dölünden gelmiş sayılırdı. Eski Yunan sitelerinde, İslam’dan önceki Araplarda, eski Türklerde, kısaca henüz il devride bulunan bütün toplumlarda şu yalancı kavmiyeti görürüz.

Şurası da var ki, sosyal gelişmenin o aşamasında yaşayan milletler için kavmiyet idealini izlemek normal bir hareket olduğu halde, bugün içinde bulunduğumuz aşamaya anormaldir. Çünkü, o aşamada bulunan toplumlarda sosyal dayanışma yalnız dindaşlık bağından ibaretti. Dindaşlı kandaşlığa dalyanınca, doğaldır ki, sosyal dayanışmanın dayanağında kandaşlık olur.

Bugünkü sosyal aşamada ise, sosyal dayanışma, kültürdeki ortaklığa dayanıyor.
Kültürün kuşaktan kuşağa aktarılması terbiye aracılığıyla olduğu için, kandaşlıkla hiç bir ilgisi yoktur.

3) Coğrafi Türkçülere göre, millet, aynı ülkede oturan halkların toplamı demektir. Mesela onlara göre bir İran milleti, bir İsviçre milleti, bir Belçika milleti, bir Britanya milleti vardır. Halbuki İran’da Fars, Kürt ve Türk’ten ibaret olmak üzere üç millet; İsviçre’de Alman, Fransız, İtalyan’dan ibaret olmak üzere yine üç millet; Belçika’da aslen Fransız olan Valon’larla, aslen Cermen olan Flamanlar vardır. Büyük Britanya adaların da ise Anglo-Sakson, İskoçyalı, Galli, İrlandalı adlarıyla dört millet vardır. Bu çeşitli toplulukların dilleri ve kültürleri birbirinden ayrı olduğu, için hepsine birden millet adanı vermek doğru değildir.

Bazen bir ülkede birçok sayıyla millet olduğu gibi, bazen de bir millet birçok ülkeye dağılmış bulunur. Mesela Oğuz Türklerine bugün Türkiye’de, Azerbaycan’da, İran’da, Harzem ülkesinde rastlarız.

Bu toplulukların dilleri ve kültürleri ortak aldığı halde, bunları ayrı milletler saymak doğru olabilir mi?

4) Osmanlıcılara göre, millet, Osmanlı İmparatorluğu’nda bulunan vatandaşları içine alır. Halbuki, bir imparatorluğun bütün vatandaşlarını bir tek millet saymak büyük bir hatadan ibaretti. Çünkü, bu birbirine karışmış topluluğun içinde, ayrı kültürlere sahip birçok millet vardı.

5) İslam Birliği taraftarlarına göre, millet, bütün Müslümanların toplamı demektir. Aynı dinde bulunan insanların bütününe ümmet adı verilir. O halde, Müslümanların bütünü de bir ümmettir. Yalnız dilde ve kültürde ortak olan millet ise bundan ayrı bir şeydir.

6) Fertçilere göre, millet, bir adamın kendisini ait hissettiği herhangi bir toplumdur.
Gerçi, bir fert, kendisini görünüşte şu veya bu topluma bağlı saymakta özgür sanır. Oysa ki fertlerde böyle bir özgürlük ve bağımsızlık durgularla yoktur. çünkü insandaki ruh. Duygularla düşüncelerden oluşmuştu. Yeni psikologlara göre, duygu hayatımız asıldır, düşünce hayatımız ona aşılanmıştır. Ruhumuzun normal bir halde bulunabilmesi için, düşüncelerimiz duygularımıza tamamıyla uygun olması gerekir. Düşünceleri duygularına uymayan ve dayanmayan bir adam, ruh bakımından hastadır. Böyle bir adam, hayatta mutlu olamaz. Mesela duygusu bakımından dindar olan bir genç, kendisinin düşünce bakımından dinsiz sayarsa psikolojik bir dengeye sahip olabilir mi? Şüphesiz hayır! Bunun gibi, her fert, duyguları aracılığıyla belli bir millete mensuptur. Bu millet, o ferdin, içinde yaşadığı ve terbiyesini aldığı toplumdur. Çünkü, bu fert, içinde yaşadığı toplumun bütün duygularını terbiye aracılığıyla almış, tamamen ona benzemiştir. O halde bu fert, ancak bu toplumun içinde yaşarsa, mutlu olabilir. Başka bir toplumun içine giderse, sıla hastalığına uğrar, duygu bakımından bağlı olduğu halde, bir ferdin, istediği zaman milletini değiştirebilmesi kendi elinde değildir. Çünkü, milliyet de, dışarıda var olan bir gerçektir. İnsan milliyetini bilgisizliği yüzünden tanıyamamışken, sonradan araştırıp soruşturarak bulabilir. Fakat, bir partiye girer gibi, sırf iradesiyle şu veya bu millete katılamaz.

O halde, millet nedir? Irka, kavme, coğrafyaya politikaya ve iradeye ait güçlere üstün gelecek ve onları egemenliğine alabilecek başa ne gibi bir bağımız var?

Sosyoloji ispat ediyor ki, bu bağ terbiyede, kültürde, yani duygularda ortaklıktır. İnsan en samimi, en içten duygularını ilk terbiye zamanlarında alır. Ta beşikte iken, işittiği ninnilerle ana, dilinin etkisi altında kalır. Bundan dolayıdır ki, en çok sevdiğimiz dil, ana dilimizdir. Ruhumuzu oluşturan bütün din, ahlak ve güzellik duygularımızı bu dil aracılığıyla almışız. Zaten ruhumuzun sosyal duyguları, bu din, ahlak ve güzellik duygularından ibaret değil midir? Bunları çocukluğumuzda hangi toplumdan almışsak sürekli o içinde daha büyük bir imkanla yaşamamız mümkün iken, toplumumuz içindeki fakirliği ona tercih ederiz. Çünkü dostlar içindeki bu fakirlik, yabancılar arasıdaki o zenginlikten daha fazla bizi mutlu ede. Zevkimiz, vicdanımız, özleyişlerimiz, hep içinde yaşadığımız, terbiyesini aldığımız toplumdur. Bunların yankısını ancak o toplum içinde işitebiliriz.

Ondan ayrılıp da başka bir topluma katılabilmemiz için, büyük bir engel vardır. bU engel, çocukluğumuzda o toplumdan almış olduğumuz terbiyeyi ruhumuzdan çıkarıp atmanın mümkün olmamasıdır. Bu mümkün olmadığı için, eski toplum içinde kalmak zorundayız.


Bu açıklamalardan anlaşıldı ki, millet, ne ırkın, ne kavmin, ne coğrafyanın, ne politikanın ne de iradenin belirlediği bir topluluk değildir. Millet, dilce, dince, ahlakça ve güzellik duygusu bakımından ortak olan, yani aynı terbiyeyi almış fertlerden oluşan, bir topluluktur. Türk köylüsü onu (dili dilime uyan, dini dinime uyan) diyerek tarif eder. Felekten de bir adam, kanca ortak olduğu insanlardan çok dilde ve dinde ortak olduğu insanlarla beraber yaşamak ister. Çünkü, insani karakterimiz bedenimizde değil, ruhumuzdadır. Maddi becerilerimiz ırksızımdan geliyor, manevi becerilerimizde terbiyesini aldığımız toplumdan geliyor. Büyük İskender diyordu ki; “Benim gerçek babam Filip değil, Aristo’dur. Çünkü birincisi maddi varlığımın, ikincisi manevi varlığımın meydana gelmesine neden olmuştur.” İnsan için, manevi varlık, maddi varlıktan önce gelir. Bu bakımdan, milliyette soy kütüğü aranmaz. Yalnız, terbiyenin ve idealin milli olması aranır. Normal bir insan, hangi milletin terbiyesini almışsa, ancak onun idealine çalışabilir. Çünkü ideal bir heyecan kaynağı olduğu içindir ki aranır. halbuki, terbiyesiyle büyümüş bulunmadığımız bir toplumun ideali ruhumuza asla heyecan veremez. Aksine, terbiyesini almış olduğumuz toplumun ideali ruhumuzu heyecanlara boğarak mutlu yaşamamıza neden olur. Bunden dolayıdır ki, insan, terbiyesiyle büyüdüğü toplumun ideali uğruna hayatını feda edebilir. Halbuki zihnen kendisini bağlı sandığı bir toplum uğruna ufak bir çıkarını bile feda edemez. Kısaca insan, terbiyece ortak olmadığı , bir toplum işinde yaşarsa, Mutsuz olur. Bu düşüncelerden çıkaracağımız pratik sonuç şudur; yurdumuzda bir zamanlar dedeleri Arnavutluk’tan veya Arabistan’dan gelmiş milletdaşlarımız vardır. Bunların Türk teri beysiyle büyümüz ve Türk idealini e çalışmayı alışkanlık haline getirmiş görürsek, diğer milletdaşlarımız dan hiç ayırmamalıyız. Yalnız iyi günlerimizde değil, kötü günlerimizde de bizden ayrılmayanları nasıl milliyetimizin dışında sayabiliriz? Özellikle bunlar arasında milletimize karşı büyük fedakarlıklar yapmış, Türklüğe büyük hizmetler vermiş olanlar varsa, nasıl olurda bu fedakar insanlara (siz Türk değilsiniz) diyebiliriz. Gerçi atlarda soy aramak gerekir. Çünkü, bütün üstünlükleri içgüdüye dayandığı ve bunlar kalıtım yoluşla geldiği için, hayvanlarda ırkın büyük bir önemi vardır. İnsanlarda ise, ırkın sosyal niteliklere hiç bir etkisi olmadığı için, soy aramak doğru değildir. Bunun tersi bir yol tutacak olursak memleketimizdeki aydınların ve fikir savaşçılarının birçoğunu feda etmek gerekecektir. Bu durum doğru olmadığından, (Türküm) diyen her ferdi Türk tanımaktan, yalnız Türlüğe ihaneti görülenler varsa cezalandırmaktan başak çare yoktur.


TÜRKÇÜLÜĞÜN ESASLARI - Ziya GÖKALP - Kültür Bakanlığı Yayınları - 1975
Başlık: Ynt: TÜRKÇÜLÜĞÜN ESASLARI - ZİYA GÖKALP
Gönderen: Üçoklu Börü Kam - 25 Aralık 2007, 21:08:38
Birinci Bölüm : Türkçülüğün Özü

III Türkçülük ve Turancılık

Türkçülükle Turancılığın farklarını anlamak için, Türk ve Turan topluluklarının sınırlarını belirlemek gerekir. Türk, bir milletin adıdır. Millet, kendisine özel bir kültüre sahip olan topluluk demektir. O halde, Türk’ün yalnız bir dili, bir tek kültürü olabilir.

Oysa ki Türk’ün bazı kolları Anadolu Türklerinden ayrı bir dil, ayrı bir kültür yapmağa çalışıyorlar. Mesela, Kuzey Türkler’inden bir kısım gençler bir Tatar dili, bir Tatar kültürü oluşturmaya çalışmaktadırlar. bU hareket, Türklerin başka bir millet, olması sonucunu verecektir. Uzata bulunduğumuz için, Kırgızların ve Özbeklerin nasıl bir yol izleyeceklerini bilmiyoruz. Bunlarda birer ayrı dil ve edebiyat, birer ayrı kültür oluşturmaya çalışırlarsa, Türk milletinin sınırı daha daralmış olur. Yakıtlarla Altay Türkleri daha uzakta bulundukları için, bunları Türkiye Türkler’in bulundukları için, bunları Türkiye Türkleri’nin kültürü dairesine almak daha güç görünüyor.

Bugün kültürce birleşmesi kolay olan Türkler, özellikle Oğuz Türkleri yani Türkmenleredir. Türkiye gibi, Azerbaycan, İran, Harzem ülkelerinin Türkmenleri de Oğuz uyruğundandır. Bundan dolayı, Türkçülükteki yakın idealimiz (Oğuz Birliği) yahut, (Türkmen Birliği) olmalıdır. Bu birlikten amaç nedir? Siyasi bir birlik mi? Şimdilik, hayır! Gelecek hakkında bugünden bir yargıya varamayız. Fakat bu günkü idealimiz Oğuzların yalnız kültürce birleşmesidir.

Oğuz Türkleri, bugün dört ülkede yayılmış olmakla beraber, hepsi birbirine yakın akrabadırlar. Dört ülkedeki Türkmen illerinin adlarını karşılaştırırsak, görürüz ki, birinde bulunan bir ilin veya boyun diğerlerinde de dalları vardır.

Mesela, Harzem’de Tekeler’le Sarılar’ı ve Karakalpaklar’ı görüyoruz. Yurdumuzda Tekele, bir sancak teşkil edecek kadar çoktur; hatta, bir bölümü zamanında Rumeli’ye yerleştirilmiştir. Türkiye’deki Sarılar, özellikle Rumkale’de otururlar. Karakalpaklar ise, Karapapak ve Terekeme adaların alarak Sivas, Kars ve Azerbaycan yörelerindedir. Harzem’de Oğuz’un Salur ve maralı boylarıyla Çavda ve Göklen (Karluklardan Kealin) illeri vardır. Bu adlara Anadolu’nun çeşitli yerlerinde rastlanır. Göklen, kendi adanı Van’da bir köye Gök oğlan şeklinde vermiştir.

Oğuz’un Bayat ve Afşar boyları da gerek Türkiye’de gerek İran’da ve Azerbaycan’da vardır. Akkoyunlular ile Karakoyunlular bu üç ülkede yayılmışlardır. O halde Harzem, İran, Azerbaycan ve Türkiye ülkeleri, Türk etnografyası açısından aynı uruğun yurtalırdır. Bu dört ülkenin bütününe Oğuzistan (Oğuz ili) adanı verebiliriz. Türkçülüğün yakın hedefi, bu büyük ülkede yalnız bir tek kültürün hakim olmasıdır.

Oğuz Türkleri, genellikle oğuz Han’ın torunlarıdır. Oğuz Türkleri, birkaç yüzyıl öncesine gelinceye kadar, birbiriyle yakından ilgili bir aile biçiminde yaşarlardı. Mesela Fuzuli, bütün Oğuz boyları içinde bilinen bir Oğuz şairi idi. Korkut Ata Kitabı Oğuzlar’ın resmi Oğuznamesi olduğu gibi, Şah İsmail, Aşık Kerem, Köroğlu kitapları gibi hak eserleri bütün oğuz iline yayılmıştır.

Türkçülüğün uzak ideali ise, Turan’dır. Turan, kimilerinin sandığı gibi, Türklerden başka, Moğolları, Tunguzları, Finuvaları, Macarları da içine alan kavimler karması değildir. Bu zümreye bilim dilinde Uralo - Altay topluluğu denilir. Bununla beraber, bu sonuncu topluluğun içindeki kavimlerin dilleri arasında bir akrabalık bulunduğu da henüz ispat edilememiştir. Hatta bazı yazarlar Ural kavimleriyle Altay kavimlerinin bir birinden ayrı iki topluluk oluşturduğunu ve Türklerin Moğollar ve Tunguzlarla beraber Altay grubunu Finuvanlarla Macarların da Ural gurubunu oluşturduklarını iddia ediyorlar.

Türklerin Moğollarla ve Tunguzlarla dil akrabalığı olduğu da henüz ispat edilmemiştir. Bugün bilim açısından tartışılmaz olan bir gerçek varsa, o da Türkçe konuşan Yakut, Kırgız, Özbek, Kıpçak, tatar, Oğuz gibi Türk boylarının dilce ve gelenekçe kavmi bir birliğe sahip olduğudur. Turan kelimesi, Türlar yani Türkler demek olduğu için, sadece Türkleri içine alan bir birliğin adıdır. O halde, Turan kelimesini bütün Türk boylarını kapsayan Büyük Türkistan’a karşılık kullanmamız gerekir. Çünkü Türk kelimesi, bugün, yalnız Türkiye Türkleri’ne verilen bir isim haline gelmiştir. Türkiye’deki Türk kültür dairesinde olanlar elbette yine bu adı alacaklardır. Benim inancıma göre bütün Oğuzlar, yakın bir zamanda bu isimde birleşeceklerdir. Fakat, Tatarlar, Özbekler, Kırgızlar ayrı kültürler oluştururlar ise ayrı milletler durumuna geleceklerinden yalnız kendi isimleriyle anılacaklardır. O zaman, bütün bu eski akrabaları kavmi bir topluluk halinde birleştiren müşterek bir isme gerek duyulacak, iste bu ortak isim Turan kelimesidir.

Türkçülerin uzak ülküsü Turan adı altında birleşen Oğuzları, tatarları, Kırgızları, Özbekleri, Yakutları, dilde, edebiyatta, kültürde birleştirmektir. Bu idealin bir gerçek haline geçmesi mümkün mü, yoksa değil mi? Yakın idealler için bu yön aranırsa da, uzak idealler için aranmaz. Çünkü uzat ideal ruhlardaki heyecanı sonsuz bir dereceye yükseltmek için, ulaşılmak istenilen, çok çekici bir hayaldir. Mesela, Lenin, Bolşeviklik için kayın ideal olarak “Kollektivizmi”, uzak ideal şeklinde de “Komünizmin ne zaman uygulanacağını şimdiden kestirmek mümkün değildir. Bu Hazret-i Muhammed’in cenneti gibi, ne zaman ve nerede görüneceği bilinmeyen bir şeydi.”

İşte, Turan ideali bunun gibidir. Yüz milyon Türk’ün bir millet halinde birleşmesi, Türkçüler için en güçlü bir heyecan kaynağıdır. Turan ülküsü olmasaydı, Türçülük bu kadar hızla yayılmayacaktı. Bununla beraber, kim bilir? Belki, gelecekte Turan idealinin gerçekleşmesi de mümkün olacaktır. Ülkü geleceğin yaratıcısıdır. Dün Türkler için hayali bir ülkü olan milli devlet, bugün Türkiye’de bir gerçek halini almıştır.

O halde Türkçülüğün, idealinin büyüklüğü noktasından, üç dereceye ayırabiliriz:

1) Türkiyecilik
2) Oğuzlar veya Türkmencilik
3) Turancılık,


Bugün, gerçekli sahasında, yalnız “Türkiyecilik” vardır. Fakat, ruhların büyük bir özleyişle aradığı Kızıl Elma, gerçeklik sahasında değil, hayal sahasındadır. Türk köylüsü, Kızıl Elma’yı hayal ederken, gözünün önüne eski Türk ilhanlıkları gelir. Gerçekten, Turan ülküsü geçmişte bir hayal değil, bir gerçekti. Milattan 210 sene önce Kun hükümdarı Mete Kunlar (Hunlar) adı altında bütün Etürkelir birleştirdiği zaman Turan ülküsü bir gerçek haline gelmişti. Hunlardan sonra Avarlar, Avarlardan sonra Göktürkler, Göktürklerden sonra Oğuzlar, bunlardan sonra Kırgız-Kazaklar, daha sonra Kur Han, Cengiz Han ve sonuncu olmak üzere Timurlenk Turan idealini gerçekleştirmediler mi?

Turan kelimesinin anlamı bu şekilde sınırlandırıldıktan sonra, artık Macarların, Finuvaların, Moğolların, Tunguzların Turan ile bir ilgilerinin kalmaması gerekir.
Turan, Türklerin geçmişte ve belki de gelecekte bir gerçek olan büyük vatanıdır. Turanlılar, yalnız Türkçe konuşan milletlerdir. Eğer Ural ve Altay ailesi gerekten varsa, bunun kendisine özel bir ismi olduğundan “Turan” adına ihtiyacı yoktur.

Bir de bazı Avrupalı yazalar, Batı Asya’da aslen Samilere veya Arilere mensup olmayan bütün kavimlere “Turani” adını veriyorlar. Bunların anacı bu kavimlerin Türklerle akraba olduğunu belirtmek değildi. Yalnız Samilerle Arilerden başka kavimler olduğunu anlatmak içindir.

Bundan başak, bazı yazarlar da, Şehname’ye göre “Tür” ile “İrec” in kardeş olduğuna bakarak, Turakh’ı eski İran’ın bir kısmı saymaktadırlar. Oysa ki, Şehname’ye göre, Tür ile İrec’in üçüncü bir kardeşleri daha vardır ki adı “Selem” dir. “Selem” ise, İranlı bir boyun dedesi değil, bütün Samilerin müşterek atasıdır. O halde Feridun’un oğulları olan bu üç kardeş, Nuh’un oğulları gibi eski etnografik ayırımların adlarından doğmuştur. Bundan anlaşılıyor ki “Turan”, İran’ın bir parçası değil, bütün Türk illerini8n hepsini içine alan Türk topluluğundan ibarettir.


TÜRKÇÜLÜĞÜN ESASLARI - Ziya GÖKALP - Kültür Bakanlığı Yayınları - 1975
Başlık: Ynt: TÜRKÇÜLÜĞÜN ESASLARI - ZİYA GÖKALP
Gönderen: Üçoklu Börü Kam - 25 Aralık 2007, 21:11:54
Birinci Bölüm : Türkçülüğün Özü

IV Milli Kültür ve Medeniyet

Milli Kültür (Hars) ile medeniyet arasında hem birleşme noktası, hem de ayrılık noktaları vardır. Mili kültür ile medeniyet arasındaki birleşme noktası, ikisininde bütün toplumsal hayatları içine almasıdır. Toplumsal hayatlar şunlardır; Din, ahlak, hukuk, akıl, estetik, ekonomi, dil ve fen ile ilgili hayatlar. Bu sekiz türlü hayatın bütününe milli kültür adı verildiği gibi medeniyet de denilir. Şimdi, milli kültür ile medeniyet arasındaki ayrılıkları, farkları arayalım:

Birinci olarak, kültür milli olduğu halde, medeniyet milletlerarasıdır. Kültür, yalnız bir milletin din, ahlak, hukuk, akıl, estetik, dil ekonomi ve fen hayatlarının uyumlu bir bütünüdür. Medeniyet ise, aynı gelişmişlik düzeyine sahip birçok milletlerin sosyal hayatlarının ortak bir bütünüdür. Mesela, Avrupa milletleri arsında ortak bir Batı medeniyeti vardır. Bu medeniyetin içinde birbirinden ayrı ve bağımsız olmak üzere bir İngiliz kültürü, bir Fransız kültürü, bir Alman kültürü v.d. barınmaktadır.

İkinci olarak, medeniyet, yöntem aracılığıyla ve ferdi iradelerle oluşan sosyal olayların bütünüdür. Mesela din ile ilgili bilgiler ve bilimler yöntem ve irade ile oluştuğu gibi, ahlak, hukuka güzel sanatlara, oluştuğu aklın fonksiyonlarına, dile ve fenlere ait bilgiler ve teoriler de hep fertler tarafından yöntem ve irade ile oluşturulmuşlardır. Bundan dolayı aynı medeniyet dairesi içinde bulunan bütün bu kavramların, bilgilerin ve bilimlerin toplamı medeniyet dediğimiz şeyi meydana getirir.

Milli kültürü oluşturan şeyler ise, yöntem ile, fertlerin iradesiyle var olmamışlardır. Yapay değillerdir. Bitkilerin, hayvanların organik hayatı nasıl kendiliğinden ve doğal bir biçimde gelişiyorsa, milli kültüre ait olan şeylerin oluşması ve gelişmesi de tıpkı öyledir. Mesela dil, fertler tarafından, yöntemle yapılmış bir şey değildir. Dilin bir kelimesini değiştiremeyiz. Onun yerine başka bir kelime icat edip koyamayız. Dilin kendi doğasında olan bir kuralını da değiştiremeyiz. Dilin kelime ve kuralları ancak kendiliklerinden değişirler. Biz, bu değişmeye seyirci kalırız. Fertler tarafından yalnız birtakım terimler yani yeni sözler eklenebilir. Fakat bu sözler ait olduğu meslek sınıfı tarafından kabul edilmedikçe, söz durumunda kalarak, kelime olmak özelliği kazanamaz. Yeni bir söz bir meslek sınıfı tarafından kabul edildikten sonara da, bir topluluk sınıfı kelimesi özelliği kazanır. Ancak, bütün halk tarafından kabul edildikten sonra dır ki, ortak kelimeler arasına girebilir.

Fakat, yeni sözlerin bir meslek sınıfı veya bütün halk tarafından kabul edilip edilmemesi onları icat edenlerin elinde değildir. Eski Osmanlı dilinde Şinasi’den beri milyonlarca yeni söz icat edildiği halde, bunlardan az bir bölümü meslek sınıfı kelimeleri arasına geçebilmiştir. Ortak kelimeler arasına geçenlerse, beş on kelime kadardır.

Demek ki, milli kültürün ilk örneğini dilin kelimelerinden, medeniyetin ilk örneğinin de yeni sözler biçiminde icat edilen terimlerinde görüyoruz. Yeni sözler ise kişinin kendi eseridir. Bazen bir kişinin icat ettiği bir söz birden hak arasına yayılabilir. Fakat bu yayılma kuvvetini o söze veren, onu icat eden adam değildir. Toplumun kişilerce bilinmeyen, gizli bir akımıdır.

Bundan on beş yıl önce, yurdumuzda yanyana iki dil yaşıyordu; Bunlardan birincisi, resmi bir değere sahipti ve yazıyı tekeline almış gibiydi. Buna Osmanlıca adı veriliyordu.

İkincisi, yalnız halk arasında konuşulmak zorunda kalmış gibiydi. Buna da, küçümseyerek, Türkçe adı veriliyordu ve aşağı tabakaya özel bir argo sanılıyordu. Halbuki, asıl doğal ve gerçek dilimiz bu idi. Osmanlıca ise, Türkçe’nin, Arapça’nın ve Acemce’nin dilbilgisi, söz dizimi ve sözcüklerinin birleştirilmesiyle oluşturulmuş yapay bir karışımdan ibaretti. Bu iki dilden birincisi, doğal bir oluşumdu ve günlük hayatta kullanılan kullanılan kendiliğinden ortaya çıkmıştı. Bundan dolayı, milli kültürümüzün diliydi. İkincisi ise, fertler tarafçıdan yöntemle ve iradeyle yapılmıştı. U dil aşuresinin içine, yalnız bazı Türkçe kelimeler ve takılar karışabilirdi. Demek ki, Osmanlıca’nın milli kültürümüzde pek az bir payı vardı. Bundan dolayı, ona medeniyetimizin dili idi, diyebiliriz.

Yurdumuzda bu iki dil gibi, iki ölçü de yarı yana yaşıyordu. Türk halkının kullandığı Türk ölçüsü, yöntem ile yapılmıyordu. Hak ozanları, ölçülü olduğunu bilmeden, gayet lirik şiirler yazıyorlardı. Tabii, bu ilham ile, yaratıcılıkla oluşurdu. Özel bir yöntemle ve taklitle yapılmıyordu. O halde, bir ölçü de Türk kültürünün içindeydi Osmanlı ölçüsüne gelince; bu Acem şairlerinden alınmıştı. Bu ölçüde şiir yazanlar taklitle ve belli bir biçimde yazıyorlardı. Bundan dolayıdır ki, aruz ölçüsü denen bu ölçü halk arasına girememişti. Bu ölçüde şiir yazanlar, Acem edebiyatını ders alarak öğreniyorlar, aruz yöntemiyle uyguluyorlardı. Bundan dolayı, aruz ölçüsü milli kültürümüze giremedi. Acemlerde ise, köylüler bile aruz şiirler söyler. Bundan dolayı, aruz ölçüsü İran’ın milli kültürüne ait demektir.

Yurdumuzda, bunlardan başka, yanyana yaşayan iki müzik vardır. Bunlardan biri halk arasında kendi kedine doğmuş olan Türk müziği diğeri Farabi tarafından Bizans’tan çevirme ve aktarma yoluyla alınan Osmanlı müziğidir. Türk müziği ilham ile oluşmuş taklitle dışardan alınmamıştır. Osmanlı müziği ise, taklit aracılığıyla alınmış ve ancak yöntemle devam ettirilmiştir. Bunlardan birincisi milli kültürümüzün, ikincisi ise medeniyetimizin müziğidir. Medeniyet, yöntemle ve taklit aracılığıyla bir milletten diğer millete geçen kavramların ve tekniklerin bütünüdür. Milli kültür ise, hem yöntemle yapılamayan, hem de taklitle başak milletlerden alınamayan duygulardır. Bu nedenle Osmanlı müziği kurallardan oluşmuş bir fen biçiminde olduğu halde, Türk müziği kuralsız yöntemsiz fensiz melodilerden, Türkün bağrından kopan samimi nağmelerden ibarettir. Halbuki, Bizans müziği kaynağına çıkarsak, bunu da eski Yunan kültür içinde görürüz.

Edebiyatımızda da yanı ikilik vardır. Türk edebiyatı halkın atasözleriyle bilmecelerinden, halk masallarıyla hal koşmalarından, destanlarından, halk cengnameleriyle menkibeleriniden, tekkeliden ilahileriyle nefeslerinden, halkın güldürücü fıkralarından ve halk tiyatrosundan ibarettir. Atasözleri, doğrudan doğruya, halkın bilgece sözleridir. Bilmeceleri de yaratan halktır. Halk masalları da fertler tarafından düşülmemiştir. Bunlar, Türkün mitolojik çağlardan başlayarak, gelenek yoluyla zamanımıza kadar gelen peri masallarıyla dev masallarıdır. Dede Korkut kitabı’ndaki masallar da, ozandan ozana sözlü bir biçimde yazılmış halk masallarıdır. Türk tarihinde ve etnografyasındaki mitler, lejandlar, efsaneler de Türk edebiyatının elamanlarıdır. Cengnamelere ve dini menkıbelere gelince, bunlar halk edebiyatının islami devresine ait ürünleridir. Halk şairlerinin koşmalarıyla destanları, manileriyle Türküleri de, yukarıda saydığımız eserler gibi Türk hakkının samimi eserleridir. Bunlar da yöntemle taklitle yapılmamışlardı. Aşık Ömer, Dertli, Karacaoğlan’lar gibi şairler, halkın sevgili şairleridir. Tekkeler de birer hak mabedi olduğu için buralarda doğan ilahilerle nefersler de hak edebiyatına, dolayısıyla Türk edebiyatına aittir. Yunus Emre ve Kaygusuz ile Bektaşi şairleri bu gruba girerler. Osmanlı edebiyatı ise, masal yerine ferdi hikayelerle Romanlardan, koşma ve destan yerine taklitle yapılmış gazellerle alafranga şiirlerden oluşmuştur. Osmanlı şairlerinin her biri mutlaka, Acem devrinde bir Acem şairine, Fransız devrinde bir Fransız şairine benzer. Fuzuli ile Nedim bile bu konuda farklı değildirler. Bu yönden Osmanlı yazarlarıyla şairlerinden hiç biri orijinal değildir, hepsi taklitçidir; hepsinin eserleri estetik ilhamdan doğmuştur. Mesela, nüktecilik (Humour) bakımından, bu iki gurubu karşılaştıralım. Nasreddin Hoca, İncili Çavuş Bekri Mustafa ve Bektaşi Babaları hak nüktecileridir; Kani ile Sururi ise, Osmanlı divanının mizahçılarıdır. Doğal nüktecilik ile yapay mizah arasındaki fark, bu karşılaştırma ile meydana çıkar.

Karagözle orta oyununa gelince; bunlar da hak gösterisi yani geleneksel Türk tiyatrosudur. Karagöz ile Hacivat’ın çatışmaları, Türk ile Osmanlı’nın yani o zamanki kültürümüzle medeniyetimizin mücadelelerinden ibarettir.

Ahlakta da aynı ikiliği görürüz Türk ahlakı ile Osmanlı ahlakı birbirine zıt gibidir. Kaşgarlı Mahmud, Divan-ı Lugat-it Türk maddesinde, Türkleri kısaca tarif ediyor. diyor, Türk’te böbürlenme ve övünme yoktur. Türk, büyük kahramanlıklar ve fedakarlıklar yaptığı zaman, bir olağanüstülük yaptığından habersiz görünür. Cahiz de, Türklerin aynen bu biçimde anlatıyor. Osmanlı tipine bakarsak, eski şairlerinde kendine övgü dizmelerin yeni edebiyatçılarında ise böbürlenme ve övünmenin hakim olduğunu görürüz. Servet-i fünun okulu Osmanlı edebiyatının en parlak devridir. Bu okulun takipçisi olan şairlerin çoğu şüpheci, kötümser ümitsiz, hasta ruhlar biçiminde görünmüşlerdir. Hakiki Türk ise, inançlı, iyimser ümitli ve sağlamdır.

Hatta bilginlerimiz arasında da, ikilik görürüz. Osmanlı bilginlerinin geleneksel ismi ulema-i rüsum (resmi bilginler) idi. Anadolu’daki bilginler ise, halk bilginleri idi. Birinciler, rütbeli fakat cahil idiler, ikinciler, ilimli fakat rütbesiz idiler. Politika ve askerlik sahasında büyük bir dahi olan Afşarlı Nadir Şah, bütün Müslümanları Sünnilik dairesinde birleştirmek ve bütün sultanları Osmanlı padişahının emri altına sokmak için görüşmelerde bulunmak üzere, İstanbul’a dini ve politik bir kurul göndermişti. İstanbul’da bu kurul ile görüşmek için resmi bilginleri görevlendirdiler. İranlı bilginler kurul bunlara söz anlatmakta yetersiz kalınca, sadrazama başvurarak dediler ki: “Bizim bilimden başak, politik hiç bir rütbemiz yoktur. Oysa ki görüşmelerde bulunduğumuz kişiler büyük rütbeli kişiler olduklarından, karışmalarında serbestçe söz söyleyemiyoruz. Bizi taşradaki rütbesiz bilginlerle görüştürürseniz, çok memnun oluruz.” Ragıp Paşa’nın Tahkik ve Tevfik adlı kitabında naklettiği bu gerçek olay gösteriyor ki, Nadir Şah’ın bilim kurulu Osmanlı bilginlerine değil, Türk bilginlerine değer veriyorlardı.


(Devamı bir sonraki iletidedir)

TÜRKÇÜLÜĞÜN ESASLARI - Ziya GÖKALP - Kültür Bakanlığı Yayınları - 1975
Başlık: Ynt: TÜRKÇÜLÜĞÜN ESASLARI - ZİYA GÖKALP
Gönderen: Üçoklu Börü Kam - 25 Aralık 2007, 21:12:42
Birinci Bölüm : Türkçülüğün Özü

IV Milli Kültür ve Medeniyet
(Bir önceki iletinin devamıdır)

Eski devirlerin politik ve askeri başarıları da, halk arasında çıkmış, cahil ve okur-yazar olmayan paşalar aitti. Daha sonra Ragıp Paşa ve Sefih İbrahim Paşa gibi Osmanlı eğitiminde yüksek bir yer sahibi olanlar hükümetin başına geçince işler bozulmağa başladı.

Bununla beraber, bu toplumsal ikilikler yalnız düşünce etkinliklerine özeldi. O zamanlar, el işi ayak tabakasına ait sayıldığından, yüksek tabaka tekniklerin her çeşidinden uza duruyordu. Bu sebeple mimarlık, hattatlık, taş oymacılığı, ciltçilik, tezhipçilik, marangozluk, demircilik, boyacılık, halıcılık, çuhacılık, ressamlık, nakkaşlık gibi pratik tekniklerin yalnız bir şekli vardı. O da halk tekniğiydi. Demek ki, genellikle yüksek bir güzelliğe sahip bu sanatlara sadece Türk sanatı adını verebiliriz. Bunlar Osmanlı medeniyetine değil, Türk kültürüne ait idi. Bugün Avrupa, bu eski sanatlarımızın ürünlerini milyonlar harcayarak parça parça topluyor. Avrupa’nın Amerika’nın müzeleri, salonları hep Türk eserleriyle dolmaktadır. Avrupa’da, bu Türk hayranlığına Turquerie adı verilir. Avrupa’nın gerçek düşünür ve sanatçıları mesela Lamartine’leri, Auguste Comte’ları, Pierre Laffite’leri, Mismer’leri, Pierre Loti’leri, Farrere’leri Türkün samimi sanatına, alçak gönüllü gösterirsiz ahlakına, derin ve bağnaz olmayan dindarlığına, özetle, var olanla yetinmek ve kadere boyun eğmekle beraber sürekli bir iyimserlik ve idealizmden ibaret olan fakir ama mutlu hayatına hayrandırlar. Fakat bunların aşık oldukları şeyler, Osmanlı medeniyetine giren yöntemle ve taklitle yapılmış eserler değil, Türk kültürünün ilhamıyla oluşmuş orijinal eserlerdir.

Yalnız ülkemize özgü olan bu garip durumun nedeni nedir? Niçin bu ülkede yaşayan bu iki tip, Türk tipi ile Osmanlı tipi birbirine bu kadar zıttır? niçin Türk tipinin her şeyi güzel, Osmanlı tipinin her şeyi çirkindir? Çünkü Osmanlı tipi Türk kültürüne ve hayatına zararlı olan emperyalizm alanına atıldı. Kozmopolit oldu. Sınıf çıkarını imparatorluğu genişledikçe, yüzlerce milleti egemenliği altına aldıkça, yönetenlerle yönetilenler ayrı iki sınıf haline giriyorlardı. Yöneten bütün kozmopolitler Osmanlı Sınıfı’nı, yönetilen Türkler de Türk Sınıfı’nı oluşturuyorlardı. Bu iki sınıf, birbirini sevmezdi. Osmanlı sınıfı, kendini hakim millet biçiminde görür, yönettiği Türklere mahkum millet gözüyle bakardı. Osmanlı, sürekli Türk’e (eşek Türk) derdi. Türk köylerine resmi bir kişi geldiği zaman, Osmanlı geliyor diye herkes kaçardı. Türkler arasında Kızılbaşlığın meydana çıkışı bile, bu ayrılıkla açıklanabilir.

Şah İsmail’in dedesi olan Şeyh Cüneyd, oğuz boyları arasında Oğul mu önce gelir, yoksa sahabeler mi diyerek propaganda yapıyordu. Oğuz boyları, Oğuz Han’ın çocukları ve Kayılar’ın amca oğulları değil miydiler? Nasıl oluyordu da, padişahın Enderun’dan çıkan devşirmelerden oluşan sahabeleri (yakın adamları) bunlara tercih ediyordu. O tarihteki halk şeyhleri, Türklerin o zamanki ezilmişliklerini geçmişte Ehl-i Beyt’in (Peygamber Soyu) uğramış olduğu ezilmişliğe benzetiyorlardı. O zaman, Türkmenlerin büyük bir kısmı, bu benzeyişe aldanarak, baba ocağından ayrıldılar; kendi kendilerine arı bir edebiyat, ayrı bir felsefe, ayrı bir tapınak yaptılar.

Bununla beraber, din bakımından Osmanlılardan ayrılmamış olan Sünni Türkler de, milli kültür bakımından Osmanlı emperyalizmine bağlandılar. Bunlar da, kendi kendilerine milli bir kültür yaparak. Osmanlı medeniyetine karşı tamamen ilgisiz kaldılar. Osmanlı medeniyetinin seçkinlerine havas denildiği gibi, Türk kültürünün de ozanları, aşıkları, babaları ve ustaları vardı. Demek ki, ülkemizde iki türlü seçkin bulunuyordu. Bunlardan birincisi sarayı temsil ediyordu. Bu sınıfın geçimini sağlayan da saraydı. Mesela, Osmanlı şairleri saraylardan “caize” almakla geçindikleri gibi, Osmanlı müzisyenleri de sarayın verdiği bağışlarla maaşlarla geçinirlerdi. Halkın saz öve söz şairleri ise, adını olan Osmanlı bilginleri kazaskerlikte, kadılıklarda yüksek maaşlar ve arpalıklar alırlardı. Halk hocalarından ve şeyhlerinden ibaret olan Türk din adamları ise, yalnız halk beslerdi. Bundan dolayı güzel sanatlarda ve diğer alanlarda rehberlik eden ustalar, yiğitbaşılar ve ahi babalar yalnız halk sınıfından yetişirler ve daima hak ve Türk kalırlardı.

Görülüyor ki milli kültür ile medeniyeti birbirinden ayıran, milli kültürün özellikle duygulardan, medeniyetin özellikle bilgilerden oluşmuş olmasıdır. İnsanda, duygular yönteme ve iradeye bağlı değildir. Bir millet, başka bir milletin dini, ahlaki ve estetik duygularını taklit edemez. Mesela, Türklerin İslamlıktan önceki dininde Gök Tanrı ödül tanrısıdır. Cezalandırmaya karışmaz. Ceza tanrısı, Erlik Han isminde başka bir mitolojik kişiliktir. Tanrı yalnız cemal (güzellik) sıfatıyla göründüğü için, eski Türkler onu yalnız severlerdi; Tanrıya karşı korku hissi duymazlardı.
İslamlıktan sonra, Türklerde “muhabbetullah”ın (Tanrı sevgisi) üstün gelmesi, bu eski geleneğin devamından ötürüdür.
Türklerde “menhafetullah” (Allah Korkusu) pek enderdir. İstanbul’da ve Anadolu’daki vaizlerin tecrübeleri gösteriyor ki, güzelliğe, iyiliğe dair vaaz edenlerin dinleyicileri sürekli artıyor; cehennemden, zebanilerden bahseden vaizlerin dinleyicileri ise sürekli azalıyor. Türklerin eski dinlerinde katı sofuca icabetler yoktu, estetik ve ahlaki törenler çoktu. Bunun sonucu olarak, İslamlıktan sonra da, Türkler en güçlü bir imana, en samimi bir din duygusuna sahip oldukları halde kuru sofuluk ve yobazlıktan uzak kaldılar. Bu konuda Yunus Emre’yi okumak yeterlidir. Türklerin camilerde ilahilere ve mevlit okumaya; tekkelerde ise şiire, müziğe büyük bir yer vermeleri estetik dindarlık örneği ne uymalarından dolayıdır.

Eski Türk dininde, Türk tanrısı, barış ve barışlık Tanrısı idi. Türk dininin özünü gösteren il kelimesi, barış anlamına geliyordu (Kaşgarlı Mahmud) ilci (barışçı) demek olduğu gibi, İlhan Barış Hakanı demekti. Türk İlahları, Mahçurya’dan Macaristan’a kadar sürekli bir barış ortamı sağlayan, barışsever öncülerden başka bir şey değildi.

En eski Türk devletinin kurucusu olan Mete’nin yüksek ahlakını, barışseverliğini, emperyalizmden kaçınmasını Yeni Mecmua’da yazmıştım. Türk barışseverliğinin kurucusu Mete’dir.

Türklerin bu eski barışçılık geleneği sayesindedir ki, Türk hükümdarı İslam döneminde de her zaman yenilenlere şefkatle davranmış, her zaman kendilerini milletlerarası barışın sorumlusu saymışlardır. Türk tarihi, baştan başa, bu duruma tanıktır. Avrupalıların o kadar suçladıkları Atilla bile, yine onların anlattıklarına göre yenilmiş milletler ne zaman barış istemişlerse, derhal kabul etmiştir. Çünkü, Atilla’nın Tanrı Kutu unvanını, Allah’ın Belası şeklinde çevirmekle tarihi bir günah işlemişlerdir. Türklerin bütün sanat dallarında açıkça görülen estetik özellikleri de doğallıkla, çinilerinde, mimarlık ve yazı sanatında beliren hep bu estetik özelliklerdir. Türkün güzel sanatlarında olduğu gibi, din hayatında ve ahlakında da hep bu özelliklerin egemen olduğu görülür.

Bu örnekten de anlaşılır ki, bir kültürün meydana getiren çeşitli sosyal yaşayışlar arasında içiten bir bağlılık, içiten bir uyum vardır. Türkün dili nasıl saf ise, din, ahlak, güzellik, politika ekonomi ve aile hayatları da hep saf ve içtendir. Türkün hayatındaki sevimlilik ve orijinallik ve bu egemen karakterin bir yansımasından ibarettir. Fakat, milli kültürün elemanları arasındaki bu uyuma bakıp da, medeniyetin de uyumlu elemanlarından meydana geldiğini zannetmek doğru değildir. Osmanlı medeniyeti Türk, acem, Arap kültürleriyle İslam dinine, Doğu medeniyeti ve son zamanlarda da Batı medeniyeti kurumlarından meydana gelen bir karmadır. Bu kurumlar hiçbir zaman kaynaşarak, iç içe geçerek uyumlu bir bütün haline giremedi. Bir medeniyet ancak milli bir kültüre aşılanırsa, uyumlu bir birliğe kavuşur. Mesela İngiliz medeniyeti, İngiliz kültürün aşılanmıştır. Bundan dolayı, İngiliz kültürü gibi, İngiliz medeniyetinin elemanları arasında da bir uyum vardır.

Milli kültür ile medeniyet arasındaki bir ilişki de şudur; Her kavim, ilk önce, yalnız milli kültürü vardır. Bir kavim, kültür bakımından yükseldikçe politik açıdan da yükselerek kuvvetle bir devlet oluşturur. Diğer taraftan da, kültürün yükselmesinden medeniyet doğmaya başlar. Medeniyet, başlangıçta milli kültürden doğduğu halde, sonradan komşu milletlerin medeniyetinden de birçok kurumlar alır. Fakat bir toplumun medeniyetinde fazla bir gelişmenin süratle meydana gelmesi zararlıdır. Ribot diyor ki:”Zihnin fazla gelişmesi karakteri bozar.” Kişide zihin ne ise, toplumda da medeniyet odur. Kişide karakter ne ise, cemiyetin fazla gelişmesi de milli kültürü bozar. Milli kültürü bozulmuş olan milletlere “dejenere milletler” denir.

Milli kültür ile medeniyetin sonuncu bir ilişkisi de şudur: milli kültürü kuvvetli, fakat medeniyeti zayıf bir milletle, milli kültürü bozulmuş, fakat medeniyeti yüksek olan başka bir millet politik mücadeleye girince, milli kültürü kuvvetli olan millet her zaman galip gelmiştir. Mesela, eski Mısırlılar, medeniyette yükselince milli kültürleri bozulmaya başladı. O zaman yeni doğan Fars devleti ise, medeniyette henüz gri olmakla beraber, kuvvetli bir milli kültüre sahipti. Bu nedenle İran’da da medeniyet yükseldi. Buna karşılık milli kültür zayıflamağa başladı. Bu kere de, önce milli kültürleri henüz bozulmamış olan Yunanlılara yenildiler. Bir süre sonra Yunan kültürü de bozulmağa başladığından, gerek Yunanlılar, gerek İranlılar, kuvvetli bir milli kültürle meydana çıkan medeniyetsiz Makedonyalılara yenildiler. Doğuda Eşkani ve Sasani ailelerinin batıda Romalıların, milli kültürü bozulmağa başlayan Makedonyalılara üstün gelmiş de aynı şekilde açıklanabilir. Nihayet, medeniyetten hiçbir nasibi olmayan, fakat milli kültürde son derece güçlü olan Raplar ortaya çıkarak hem Sasanileri, hem de Romalıları yendiler. Fakat. Çok zaman geçmeden Arap milleti de medenileşmeğe başladığından milli kültürünü kaybederek politik egemenliği Türkistan’dan yeni gelmiş olan töreli Selçuk Türklerine teslim ettiler. Töre Türklerin milli kültüründen başak bir şey değildir. Türklerin şimdiye kadar bağımsız kalması, Çanakkale’den İngilizlerle Fransızları kovması ve Mütarekeden sonra, İngiliz silahlarıyla ve parasıyla donanmış bulunan yunanlılarla Ermenileri yenerek manen İngilizleri yenmesi, hep bu milli kültürün gücü sayesindedir.

Milli kültür ile medeniyet arasındaki bu ilişkiler anlaşıldıktan sonra artık Türkçülüğün ne demek olduğunu ve bu memlekette ne gibi görevleri yerine getirmesi gerektiğini belirleyebiliriz. Osmanlı medeniyeti, iki sebeple yıkılmak zorundaydı. Birincisi, Osmanlı İmparatorluğu’nun bütün imparatorluklar gibi, geçici bir topluluktan ibaret olmasaydı. Sonsuza kadar yaşayacak olanlar ise, geçici topluluklar değil, toplumlardır. Cemiyetlere gelince, bunlar yalnız milletlerden ibarettir. Esir milletler, milli benliklerini imparatorlukların kozmopolit yönetimi altında, ancak bir süre için unutabilirlerdi. Bir gün, mutlaka milletler den ibaret olan gerçek toplumlar sürü oluş uykusundan uyanacaklar, kültürel bağımsızlıklarını ve politik egemenliklerini isteyeceklerdi. Avrupa’da beş yüz yıldan beri bu işlem sürüyordu. Bundan dolayı, bu gelişmeden bağımsız yaşamış olan Avusturya, Rusya v Osmanlı İmparatorlukları da, önceki benzerleri gibi, dağılmağa yüz tutacaklardı. İkinci neden batı medeniyetinin, yükseldikçe, doğu medeniyetini büsbütün ortadan kaldırmak güce ulaşmasıdır. Rusya’da ve Balkan ülkelerinde Batı medeniyeti, Doğu medeniyetinin yerine geçtiği gibi; Osmanlı İmparatorluğu’nda da aynı durum baş gösterecekti. Doğu medeniyeti, bazılarının zannettikleri gibi, gerçekten İslam medeniyeti değil. Kaynağı, Doğu medeniyeti idi. Nasıl ki, Batı medeniyeti de Hıristiyan medeniyeti değil. Batı Roma medeniyetinin bir devamından ibaretti. Osmanlılar. Doğu Roma medeniyetini, doğrudan doğruya Bizans’tan almadılar: kendilerinden önce Müslüman Araplarla acemler bu medeniyeti almış olduklarından, Osmanlılar onu, bu dindaş milletlerden aldılar. Bundan dolayıdır ki bu medeniyeti, bazı fikir adamları İslam medeniyeti sandılar.

Batı medeniyetinin her yerde doğu medeniyetinin yerine geçmesi doğal bir kanun olunca, Türkiye’de de böyle olması zorunlu idi. O halde Doğu medeniyeti dairesinde bulunan Osmanlı medeniyeti ister istemez ortadan kalkacak, onun yerine bir taraftan İslam diniyle beraber bir Türk kültürü, diğer taraftan da Batı medeniyeti geçecektir. İşte Türkçülüğün görev bir taraftan yalnız hak arasında kalmış olan Türk kültürünün arayıp bularak, diğer taraftan Batı medeniyetini tam ve canlı bir biçimde alarak milli kültüre aşılamaktadır.

Tanzimatçılar, Osmanlı medeniyetini Batı medeniyetiyle uzlaştırmağa çalışmışlardı. Oysa ki iki zıt medeniyet yanyana yaşayamazlar; sistemleri birbirine aykırı olduğu için, ikisi de birbirini bozmağa neden olur. Mesela, Batı’nın müzik tekniği ile Doğu’nun müzik tekniği birbiriyle uzlaşmaz. Batı’nın deneysel mantığı ile Doğunun iskolastik mantığı birbiriyle barışamaz. Bir millet ya Doğulu olur, ya Batılı olur. İki dinli bir fert olmadığı gibi, iki medeniyetli bir millet de olamaz. Tanzimatçılar, bu noktayı bilmedikleri için yaptıkları yenilik hareketinde başarı sağlayamadılar.

Türkçülere gelince, bunlar esasen Bizanslı olan Doğu medeniyetini büsbütün bırakarak Batı medeniyetini tam bir biçimde almak istediklerinden, girişimlerinde başarılı olacaklardır. Türkçüler tamamıyla Türk ve Müslüman kalmak şartıyla, batı medeniyetine tam ve kesin bir biçimde girmek isteyenlerdir. Fakat, batı medeniyetine girmeden önce, milli kültürümüzü arayıp bularak milli kültürümüzü ortaya çıkarmamış gerekir.


TÜRKÇÜLÜĞÜN ESASLARI - Ziya GÖKALP - Kültür Bakanlığı Yayınları - 1975
Başlık: Ynt: TÜRKÇÜLÜĞÜN ESASLARI - ZİYA GÖKALP
Gönderen: Üçoklu Börü Kam - 27 Aralık 2007, 20:55:14
Birinci Bölüm : Türkçülüğün Özü

V Halka Doğru


Türkçülüğün ilk esaslarından biri de şu “Halka Doğru” prensibidir. Vaktiyle, bu prensibi uygulamak üzere, İstanbul’da Halka Doğru adlı bir dergi çıkarıyorduk. Sonraları, İzmir’de de aynı isimde bir dergi yayınlandı.

Halka doğru gitmek”, ne demektir? Halka doğru gidecek olanlar kimlerdir? Bir milletin aydınlarına, fikir adamlarına o milletin “Seçkinler” i adı verilir. Seçkinler, yüksek bir eğitim ve öğretim görmüş olmakla, haltan ayrılmış olanlardır. İşte, halka doğru gitmesi lazım gelenler bunlardır.

Seçkinler, halka doğru niçin gidecekler? Bu soruya bazıları şöyle cevap veriyor: “Seçkinler, halka, milli kültür götürmek için” gitmelidirler. Halbuki, önceki bölümde görüldü3ğü üzere, yurdumuzda “milli kültür” denilen şey yalnız halkta vardır. Seçkinler henüz milli kültürden nasiplerini almamışlardır. O halde milli kültürden yoksun bulunan seçkinler, milli kültürün canlı bir müzesi olan halka, nasıl bir biçimde milli kültür götürebilecekler? Meseleyi çözebilmek için, önce şu noktalara cevap verelim: seçkinler, neye sahiptir? Halkta ne vardır? Seçkinler medeniyete sahiptir. Halkta milli kültür vardır. O halde, seçkinlerin halka doğru gitmesi şu iki amaç için olabilir:
1) Halktan milli kültür terbisi almak için, halka doğru gitmek.
2)Halka medeniyet götürmek için, halka doğru gitmek.


Gerçektende seçkinlerin halka doğru gitmesi iki amaç içindir. Seçkinler, milli kültürü yalnız halkta bulabilirler, başka bir yerde bulamalar. Demek ki, halka doğru gitmek, milli kültüre doğru gitmek demektir. Çünkü, halk, milli kültürün canlı bir müzesidir.

Seçkinlerin çocukken aldıkları terbiyede milli kültür yoktu. Çünkü içinde okudukları okullar halk okulu değildi, milli okul da değildi. Bu nedenle milletimizin seçkinleri milli kültürden yoksun kalarak yetiştiler, millilikten uzaklaşarak yetiştiler. Şimdi, bu eksikliği tamamlamak istiyorlar. Ne yapmalıdırlar? Bir taraftan halkın içine girmek, halkla beraber yaşamak, halkın kullandığı kelimelere, cümlelere dikkat etmek. Söylediği atasözlerini, gelenekte yaşayan bilgelikleri duymak düşünüşündeki ve duyuşundaki yöntemi belirlemek şiirini, müziğini dinleyerek, dansını oyunlarını seyretmek. Hayatına, ahlaki duygularına katılabilmek giyinişinde, evinin mimarisinde, mobilyalarının sadeliğindeki güzellikleri tadabilmek. Bundan başka, halkın masallarını, fıkralarını, menkıbelerini, “tandırname” adı verilen, eski törenden kalma inanışları öğrenme. Halk kitaplarını okumak. Korkut Ata’dan başlayarak halk nükteciliğini, çocukluğumuzda seyrettiğimiz Karagözle orta oyununu aramak, bulmak lazım. Halkın cenkname’ler okunan eski kahvelerini, Ramazan gecelerini, Cuma arifane’lerini, çocukların her yıl sabırsızlıkla bekledikleri coşkun bayramlarını yeniden diriltmek, canlandırmak gerek, halkın sanat eserlerini toplayarak milli müzeler kurmak gerek. İşte, Türk milletinin seçkinleri, ancak uzun süre halkın bu milli kültür müzeleri ve okulları içinde yaşadıktan sonradır ki millileşmek imkanına kavuşurlar. Rusların en büyük şairi olan Puşkin, bu biçimde millileştiği içindir ki, gerçekten bir milli şair oldu. Dante, Petrark, Jean Jacques Rousseau, Goethe, Schiller, D’Annunzio gibi milli şiirler hep, haktan aldıkları güç sayesinde sanat dahileri oldular.

Sosyoloji de bize gösteriyor ki deha aslında halktadır. Bir sanatkar, ancak halktaki estetik zevkin göründüğü bir yer olursa, dahi olabilir. Bizde dahi sanatçıların yetişmemesi, sanatkarlarımızın estetik zevklerini halkın canlı müzesinden almamaları, yüzündendir. Bizde şimdiye kadar, halkın güzellik duygusuna kim değer verdi? Eski Osmanlı seçkinleri, köylüleri eşek Türk diye aşağılardı. Anadolu şehirlileri de; taşralı deyimiyle küçümsenirdi. Halka bütün olarak verilen isim avam kelimesinden ibaretti.

Havas, yalnız sarayın kullarının oluşturduğu Osmanlı seçkinleriydi. Halka değer vermedikleri içindir ki, bugün bu eski seçkinler sanatının ne dili, ne ölçüleri ne edebiyatı, ne müziği ne felsefesi, ne ahlak sistemi, ne politikası, ne ekonomisi, özetle hiçbir şeyi kalmadı. Türk milleti, bütün bu şeylere yeniden, her birinin alfabesinden başlamak zorunda kaldı. Bu milletin, yakın bir zamana kadar, kendisine özel bir adı bile yoktu. Tanzimatçılar ona: “Sen, yalnız Osmanlısın. Sakın, başka milletlere bakarak, sen de milli bir ad isteme! Milli bir ad istediğin anda, Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılmasına neden olursun!” demişlerdi. Zavallı Türk, “vatanımı kaybederim” korkusuyla “Vallahi Türk değilim, Osmanlılıktan başka hiçbir topluluğa ait değilim” demek zorunda kalmıştı. Boşo’ya karşı bu sözü her gün söyleyen milletvekillerimiz bile vardı.

Fakat bu Osmanlıcılar hiç düşünemiyorlardı ki, her ne yapsalar, bu yabancı milletler, Osmanlı topluluğundan ayrılmağa çalışacaklardır. Çünkü, artık yüzlerce milletten oluşmuş yapay toplulukların devamına imkan kalmamıştır. Bundan sonra, her millet; ayrı bir devlet olacak, homojen içten doğal bir toplum hayatı yaşayacaklardır. Şüphesiz. Avrupa’nın batısında beş yüzyıldan beri başlayan bu sosyal gelişme hareketi, mutlaka doğusunda da başlayacaktı. I. Dünya Savaş’ında Rusya, Avusturya ve Osmanlı İmparatorluklarının yıkılması da gösterdi ki, bu sosyal kıyamet pek yakınmış, acaba Türkler, bu sosyal mahşer meydanına kendilerinin de Türk adlı bir millet olduklarını, Osmanlı İmparatorluğu içinde kendilerinin de özel bir vatanları ve milli hakları bulunduğunu bilmeyerek, anlamayarak çıkmış olsaydılar, şaşkınlıktan ne yapacaklardı? Yoksa “Mademki Osmanlılık yıkıldı, bizim artık hiçbir milli ümidimiz hiçbir politik emelimiz kalmadı mı?” diyeceklerdi. Önceki Türkçülüğe ilgisiz kalan bazı insaflı Osmanlıcılar, Wilson Prensipleri ortaya atıldıktan sora, “Türkçülük bize, Osmanlı İmparatorluğu’ndan ayrı, özel ve milli bir hayatımız, sınırları etnografya bilimi tarafından çizilmiş milli bir vatanımız, bu vatanda kendi kendimizi tam bir bağımsızlık ile yönetmekten ibaret olan milli bir hakkımız olduğunu zamanında bir çoğumuzun zihnine ve ruhuna yerleştirmiş olmasaydı, bugün halimiz ne olacaktı?” demeğe başladılar. Demek ki, yalnız bir tek kelime, kutsal ve mübarek Türk kelimesidir ki, bu karışıklığın içinde doğru yolu görmemize neden oldu.

Türkçüler, seçkinlere yalnız milletlerinin adını öğretmekte kalmadılar; onlara, milletin güzel, dilini de öğrettiler. Fakat, verdikleri ad gibi, bu öğrettikleri güzel dil de halktan alınmıştı. Çünkü, bunlar yalnız halkta kalmıştı. Seçkinler sınıfı ise, şimdiye kadar, bir uyurgezer hayatı yaşıyordu. Uyurgezerler gibi iki kişilikleri vardı. Gerçek kişiliği Türk olduğu halde, uyurgezerlik hali içinde kendini Osmanlı sanıyordu. Öz dili Türkçe olduğu halde, uyurgezerler gibi, hastalık sonucu olarak, yapay bir dil kullanıyordu. Şiirde de, kendi doğal ölçülerini bırakarak, acemden aldığı taklit ölçülerle şiir okuyordu. Türkçülük, bir ruh doktoru gibi, bu uyurgezeri, Osmanlı olmayıp Türk olduğuna, dilinin Türkçe ve ölçülerinin halk ölçüleri olduğuna inandırdı. Hayır, inandırmak değil, kelimenin tam anlamıyla ona bunu, ilmi verilerle kanıtladı. Böylelikle ki, seçkinler, yapay bir uyurgezerlik halinden kurtularak, normal bir biçimde düşünmeğe ve duymağa başladı.

Fakat, bugün itiraf etmeliyiz ki, bu seçkinler, halka doğru yalnız bir tek adım ata bilmişlerdi. Tamamen halka doğru gitmiş olmak için, halkın içinde yaşayarak, ondan milli kültürü tamamen almaları gerekir. Bunun için yalnız bir çare vardır ki o da Türkçü gençlerin öğretmenlikte köylere gitmesidir. Yaşlı olanlarda, hiç olmazsa, Anadolu’nun iç şehirlerine gitmelidirler. Osmanlı seçkinleri, ancak tamamen halk kültürünü aldıktan sonradır ki, milli seçkinler haline gireceklerdir.
Halk doğru gitmenin ikinci görevi de, halka medeniyet götürmektir. Çünkü, halkta medeniyet yoktur. Seçkinlerse, medeniyetin anahtarlarına sahiptir. Fakat halka, değerli bir armağan olarak aşağıda gösterdiğimiz üzere, doğu medeniyetini veya onun bir dalı olan Osmanlı medeniyetini değil, Batı medeniyeti götürmelidirler.


TÜRKÇÜLÜĞÜN ESASLARI - Ziya GÖKALP - Kültür Bakanlığı Yayınları - 1975
Başlık: Ynt: TÜRKÇÜLÜĞÜN ESASLARI - ZİYA GÖKALP
Gönderen: Üçoklu Börü Kam - 27 Aralık 2007, 21:02:33
Birinci Bölüm : Türkçülüğün Özü

VI Batıya Doğru


Bir eski atalar sözü bize şöyle diyor: “İşini bil, aşanı bil, eşini bil!” Bu ilkeye gönderme sosyoloji de bize böyle diyebilir: “Milletini tanı, ümmetini tanı, medeniyetini tanı!

Türkçülerin yayınları ve milli yıkımlar bize, az çok, milletimizin, ümmetimizin nelerden ibaret olduğunu anlattı. Bu noktalarda, artık, herkesin yanı biçimde düşündüğü görülüyor. Fakat, hangi medeniyet dairesine ait olduğumuz meselesine gelince, bu noktada hala aramızda görüş farkları, belki gerçek anlaşmazlıklar vardır. Bu nedenle milli meseleleri incelemeye başlarken, bu meseleyi de çözmeğe çalışmamış gerekir.

Medeniyet meselesinin açıklığa kavuşamamasının birinci sebebi, “medeniyet” kavramı ile “medenilik” kavramının birbirine karıştırılmasıdır. Eski zamanlarda, toplumlar şu üç halden birine ait sayılırdı. Vahşilik, göçebelik, medenilik, bu gün vahşilik kelimesi, bilim dünyasından büsbütün dışarı atıldı. Çünkü, eskiden vahşi denilen ilkel toplumların da kendilerine özgü birer medeniyetleri olduğu ortaya çıktı. Hatta, bu cemiyetlerin bazı gelişme aşamalarından geçtikleri anlaşıldığından, bunlara hakkında ilkel toplumlar teriminin kullanılmasından bile çekinenler var.

Medeniyetin bütün insan toplumlarında var olduğu görülünce, bunun hayvan topluluklarında da bulunup bulunmadığı meselesi ortaya çıkar. Medeniyet, bir takım kurumların yani düşünüş ve yapış biçimlerinin bütünüdür. Hayvan toplulukları ise, kalıtım yoluyla geçen içgüdülerle yönetilirler. Bunlarda, hatta iş bölümü ve mesleklere ayrılma bile soya çekim iledir. Hükümdar işçi asker gibi sınıflar. Görevleri için gerekli olan organları doğarken beraberinde dünyaya getirirler. Hayvan topluluklarında gelenek ve terbiye yollarıyla kuşaktan kuşağa geçen kurumlara benzer hiçbir şey yoktur. Buna göre, bunlarda medeniyetin varlığını kabul etmemek gerekir. O halde, medeniyet hakkında, aşağıdaki iki ilkeyi gerçek olarak ileri sürebiliriz:
1) Medeniyet, bütün insan toplumlarında vardır.
2) Medeniyet, yalnız insan toplumlarına özgüdür.


Medeniyet, birtakım kurumların bütünüdür, demiştik. Oysa ki, yalnız bir millete özgü olan kurumların bütününe milli kültür denir. Yalnız bir ümmete özgü olan kurumların bütününe de din adi verildiği gibi, bu iki kavramın karşısında, medeniyet kavramının yeri ne olabilir? Sosyolojiye göre, kültürleri ve dinleri ayrı olan çeşitli toplumlar arasındaki ortak kurumların tamamına medeniye adını vermemiz uygundur. Demek ki milli kültürce ve dince birbirine yabancı bulunan toplumlar medeniyette, ortak olabilirler. milli kültürdeki ayrılıklar nasıl din birliğine engel değilse milli kültürün ve dinin ayrı olması da medeniyetteki ortaklığa engel olamaz. Mesela, Yahudilerle Japonlar, gerek milli kültür, gerek din bakamından Avrupalılara yabancı oldukları halde, medeniyetçe Avrupa milletleriyle ortaktırlar.

Medeniyet meselesinin netlik kazanamamasının bir nedeni de, medeniyetin yalnız bir türlü olduğunu sanmaktır. Oysa ki, birçok medeniyetler vardır. Mesela, bugün Avustralya aşiretleri başka bir medeniyet dairesi, Afrika aşiretleri ve Okyanusya aşiretleri de başa medeniyet daireseli oluştururlar. İlk çağ’da Akdeniz kıyılarında yaşayan milletler arasında ortak olan bir Akdeniz Medeniyeti vardı. Bundan eski Yunan Medeniyeti Yunan medeniyetinden de eski Roma Medeniyeti doğdu. Bu son medeniyetten de Doğu ve Batı medeniyetleri doğdu. Asya’nın doğusunda da bir Uzak Doğu Medeniyeti vardı. Çinliler, Moğollar, Tonguzlar, Tibetliler, Çin Hindi kavimleri hala o medeniyet dairesindedirler.

Arkeoloji bilginleri yer altındaki insan eserlerinden, tarih öncesi devirlerin medeniyet dairelerini bile bulup meydana çıkarabiliyorlar. Hak bilgisi araştırıcıları da masalların, mitlerin ve menkıbelerin, atasözlerinin birtakım medeniyet daireleri oluşturduğunu ortaya koymaktadırlar.

Bu sözlerden anlaşılıyor ki, medeniyet dairelerinin de kendilerine özgü coğrafya alanları ve bu alanların belirli sınırları var. Mesela, bir masal veya bir alet belirli bir noktaya kadar yayılıyor. Ondan öteye gidemiyor. Çünkü her medeniyet başka bir sisteme girer. Adeta, her medeniyetin başa bir mantığı, başka bir estetiği, başak bir hayat görüşü vardır. Bu yüzdendir ki, medeniyetler birbirine alışamıyorlar. Yine bundan dolayıdır ki, bir medeniyeti bütün sistemiyle kabul etmeyenler, onun bazı bölümlerini alamıyorlar. Alsalar bile kendilerine mal edemiyorlar. Medeniyeti de, din gibi dışından değil, içinden olmak gerekir. Medeniyet de tıpkı din gibidir. Ona da inanmak ve yürekten bağlanmak gerekir. Bu notayı iyi yanlamamış olan Tanzimatçıların bizi Avrupa Medeniyet’ine dış görünüşü taklit etmek yoluyla sokmak girişimleri bundan dolayı kısır kaldı.

Medeniyetlerin coğrafi sınırları ayrı olduğu gibi, tarihi gelişmeleri de birbirinden ayrıdır. Bu gelişmelerin de bir başlangıcı ve bir sonu vardır. Fakat, medeniyet daireleri milli kültür dairelerinden daha geniş oldukları için, ömürleri de ötekilerin ömründen daha uzundur.

Bundan başak bir millet gelişmesinin yüksek noktalarına çıktıkça, medeniyetini de değiştirmek zorunda kalır. Mesela Japonlar, son yüzyılda Uzak Doğu medeniyetini bırakarak, batı medeniyetine girdiler.

Bu konuda en çarpıcı örneği Türklerde görürüz. Çünkü Türkler gelişmelerinin üç yarı aşamasında birbirine benzemeyen üç farklı medeniyet dairesine girmek zorunda kaldılar: Türkler “kavim devleti” hayatı yaşarken, Uzak Doğu medeniyeti içindeydiler. Sultani devlet devrine geçince, Doğu medeniyetine girmek zorunda kaldılar. Bugün milli devlet dönemine geçtikleri sırada da, içlerinde Batı medeniyetine girmek için kuvvetli bir akımın belirdiğini görüyoruz.

Uzak Doğu medeniyetinin izlerine, özellikle sözlü geleneklerden ayrılmayan cahil tabakada rastlarız. Bu tabakanın hala inanmakta bulunduğu “tandırname” kuralları uzak doğu medeniyetinde esas olan inanışlarla uygulaması devamından ibarettir. Masallar, eski menkıbelerle mitlerin artıklarıdır. Bir taraftan eski Türk diniyle uzak doğu milletlerine özgü dinlerin diğer taraftan bunların bütünü ile bugün de okuma yazma bilmeyen halk arasında yaşamakta bulunan tandırname hükümleri ve masallar arasındaki karşılaştırmalar bu gerçeği ortaya çıkarmak için yeterlidir.

Bu karşılaştırma bize Türklerin Altay ırkı yahut Moğol ırkı adları verilen topluluklarla ilgilerinin de gerçek konumu gösterebilir. Arilerden daha beyaz ve güzel olan Türklerin sarı ırka mensup gösterilmesi bilimsel bir esasa dayanmadığı gibi, Altay ırkı denilen kavimler topluluğunda da bir dil birliğinin varlığı henüz kanıtlanmamıştır. O halde, pek de açık olmayan bir biçimde ırk adı verilen bu toplulukların olması mümkündür. Bu ihtimale göre bizim gerek Fin-Ugurlar’la gerek Tonguz ve Moğollarla tek bağımız geçmişte Uzak Doğu Medeniyetinde onlarla ortak bulunmamızdan ve uzun süre onları politik egemenliğimiz altında yaşatmamızdan ibarettir. Bu ortak hayatlar dolayısıyla dillerimiz arasında bazı ortak kelimeler ortaya çıkmış olabilir.

Türklerin İslam dinine girmesiyle. Doğu medeniyetine girmesi aynı zamanda oldu. Bundan dolayı bir çoklarına göre, doğu medeniyetine, İslam medeniyeti demek daha doğru görünüyor. Oysa ki, yukarıda belirttiğimiz gibi, dinleri ayrı bulunan toplumlar aynı medeniyet içinde olabilirler. Demek ki medeniyet, dinden ayrı bir şeydir. Böyle olmasaydı, dinleri ayrı olan toyluluklar arasında ortak hiç ir kurumun olmaması gerekirdi. Din, yalnız kutsal kurumlardan yalnız inançlarla ibadetlerden ibaret olduğu için, bunların dışında kalan kutsal olmayan kurumlar mesela, kutsal kavramlarla teknik araçlar estetik ilkeler dininin dışında ayrı bir sistem oluştururlar. Matematik, botanik, zooloji, biyoloji, psikoloji, sosyoloji gibi doğal bilimler sanayiye ve güzel sanatlara özgü teknikler, dinlere bağı değildir. Buna göre, hiçbir medeniyet, hiçbir dine bağlanamaz. Bir Hıristiyan medeniyeti olmadığı gibi, bir İslam medeniyeti de yoktur. Batı medeniyeti İslam medeniyeti sanmak doğru olmadığı gibi, doğu medeniyetine de İslam medeniyeti adını vermek yanlıştır. Doğu medeniyetiyle batı medeniyetinin kaynaklarını İslam ve Hıristiyan dinlerinde değil, başka yerlerde aramak gerekir…

Akdeniz medeniyeti ilk çağda eski Mısırlıların, Sümerlerin, Hititlerin, Asurluların, Fenikelilerin v.d. yardımı ile oluşmuştu. Bu medeniyet, eski yunanlılarda olgunluğa ulaştıktan sonra, Romalılara geçti. Romalılar bu medeniyeti yönetimleri altına aldıkları yüzlerce millete aşıladıktan sonra, Doğu Roma ve Batı Roma adları ile iki ayrı devlete ayrıldılar. Fakat bu ayrılık, yalnız politik alanda kalmadı. Akdeniz medeniyetinin de “doğu” ve “batı” adları ile ikiye ayrılmasına neden oldu. Avrupalılar Batı Roma’nın mirasçısı oldukları için Batı Roma medeniyetini benimseyerek ilerlettiler. Bundan, şimdiki Batı medeniyeti ortaya çıktı. Müslüman Araplar ise, Doğu Roma’nın politik mirasçıları oldukları gibi, medeniyette de onları takipçisi oldular. Doğu Doma medeniyeti, Müslümanların elline geçince, doğu Medeniyeti adını aldı. Bu tezimizi ispat için, Doğu medeniyetinin elemanlarına biraz göz gezdirelim:

Arap mimarisinin ilk modelleri Bizans mimarisidir. Türk mimarisi de, bu iki mimarinin kaynaşmasından doğmuştur. Gerçekte Araplarla Türler dışardan aldıkları modellere dini imanlarının, ahlaki ideallerinin ilhamı ile gelişmeler ekleyerek oldukça özgün mimarilere sahip oldular. Bu kendi kişiliğine uydurma işi arpalarla Türlerin dini karakterlerinin ve milli kültürlerinin etkisi ile oldu. Bununla beraber, bu mimarilerin ilk modellerini Doğu Roma medeniyetinde aramak konusunda sanat tarihçileri birleşirler…

Doğu’da, seçkinlere özgü olmak üzere, bir dümtek müziği vardır. Farabi, bu müzik tekniğini Bizans’tan alarak Arapça’ya aktardı. Bu müzik Arab’ın Acem’in Türk’ün yüksek sınıfına girmekle beraber, halkın derin tabakalarına inemedi. Yalnız, seçkinler tabakasının tekelinde kaldı. Yalnız, seçkinler tabakasının tekeline kaldı. Bundan dolayıdır ki Müslüman milletler, mimaride olduğu kadar bu Doğu müziğinde de orijinal bir kişilik gösteremediler. Türkün halk tabakası, eki Uzak Doğu medeniyetinde yarattığı melodileri devam ettirerek, milli bir halk müziği oluşturdu. Arapların, Acemlerin halk kısmı da eski melodilerinde devam ettiler. Bu nedenle Doğu müziği Doğu’nun hiçbir milletinde milli bir müzik biçimini alamadı. Bu müziğe İslam musikisi denilememesine başka bir neden daha vardır. Bu müzik Müslüman milletlerden başa, Ortodoks milletlilerin, Ermenilerin, Yahudilerin de tapınaklarında söylenmektedir.

Araplar mantığı, felsefeyi, doğa bilimlerini ve matematiği Bizans’tan çevirdikleri gibi güzel konuşma aruz, gramer ve sentaks gibi estetiğe ve dile ait bilimlerde de oradaki yöntemleri örnek olarak aldılar. Tıp da, Hipokrat’ın ve Galien’in yetiştirdiği öğrencilerden alındı. Özetle Araplar bilim, fen, felsefe adına akıl ve deneye daşanan her ne varsa, Bizans’tan aldılar. Sonraları, Acemler gibi, Türkler de bu bilgileri Araplardan öğrendiler, serbest düşünüşlü arap filozofları, “Meşai” ve “İşraki” adları ile, ikiye ayrılmışlardı. Meşailer Aristo’nun, İşrakiler Eflatun’un yolundan gidiyorlardı. Dine bağlı İslam hakimleri de, “Mütekelim” ve “Mutasavvıf” adları ile ikiye ayrılmıştı. Mütekellimle, “Cüz-i layetecezza” Bölünmeyen parça’yı (atom) kabul ederek, Demokrit ve Epikür felsefelerine; mutasavvıflar da, İskenderiye filozofu Plotin’in “Yeni Eflatunculuk” sisteminin mirasçıları olmuşlardı. Pisagor’un, Zenon’un eserlerini çevirenler, öğretenler de vardı. Bu sonuncu filozofun öğrencilerine “Revakiyun” (kemer-altıcılar) adı verilirdi. Muhiddin-i Arabi’nin “ayan-ı sabite”si (sabit örnekler) Eflatun’un “idea” larından başka bir şey değildi. Metafizikten başka, ahlak politika ve idaresi ilimleri de Aristo’dan alınmıştır. Ahlak-ı Nasıri, Ahlak-ı Celali, Ahlak-ı Ahlaki gibi kitaplar, genellikle “ahlâk, politika ev idaresi” bölümlerine ayrılır ve hepsi de Aristo’yu taklit ederek yazılmıştır.


(Devamı bir sonraki iletidedir)

TÜRKÇÜLÜĞÜN ESASLARI - Ziya GÖKALP - Kültür Bakanlığı Yayınları - 1975
Başlık: Ynt: TÜRKÇÜLÜĞÜN ESASLARI - ZİYA GÖKALP
Gönderen: Üçoklu Börü Kam - 27 Aralık 2007, 21:08:31
Birinci Bölüm : Türkçülüğün Özü

VI Batıya Doğru
(Bir önceki iletinin devamıdır)

Doğu Roma medeniyeti ile Batı Roma medeniyeti, ortaçağ devam ettiği sürece birbirinden o kadar ayrılmadılar. Müslümanlar. Doğu medeniyetini büyük değişikliklere uğratamadıkları gibi Hıristiyanlarda ortaçağda, Batı medeniyeti büyük gelişmelere kavuşturamadılar.

Ortaçağda, Avrupa’da yalnız iki yeniliğin meydana çıktığını görüyoruz: Feodal şatolarda opera ortaya çıktı. Batı Avrupa’nın güneylerinde yüceltici aşk duygusu (Şövalye aşkı), salon ve kadın estetiği oluştu. Birinci yenilik, müziğin gelişmesiyle Batı müziğinin şekillenmesine neden oldu. Çünkü eski yunanlıların kurdukları müzik tekniğindeki çeyrek sesler, operaya uymadığından terk edildi. Aynı zamanda, operanın etkisiyle monoton melodiler bırakılarak, müziğe armoni elamanı ekledi. İkinci yenilikte, kadınların, namus ve kutsallıklarını kaybetmeksizin, toplum hayatına karışmasını sağladı. Müslümanlar, harem, selamlık, çarşaf, peçe gibi görenekleri Hıristiyan Bizans’la Mecusi İran’dan almakta iken; Batı Avrupa’da kadınlar sosyal hayata giriyorlardı. İşte, Ortaçağda, Doğu Medeniyeti ile Batı Medeniyeti arasında bu gibi küçük farklar bir yana, büyük bir simetri görülür. Mesela, ortaçağ İslam mimarisini e karışık, Avrupa’da gotik adıyla, dini bir mimari görürüz. İslam aleminin hikemiyatına karşılık. Avrupa medreselerinde iskolastik felsefesini buluruz.

Özgür felsefeye göre, gerçek bilinmez. Filozofun görevi, bu bilinmez gerçeği geleneklere bağlı olmaksızın, arayıp bulmaktır. Bulacağı geçek toplumsal geleneklere aykırı olsa da umurunda değildir. Çünkü, ona göre, gerçek her şeyden daha faydalıdır ve daha delildir.

Oysa ki, bilginlere göre, bütün gerçekler bilinir. Çünkü, gelenekler kuşaktan kuşağa geçerek değişmez olmuş gerçeklerdir. Bilginin görevi esasen bilinen bu gerçekleri mantıklı delillerle kanıtlamak ve doğrulamaktır. Yöntemlerdeki bu farktan dolayıdır ki bilginler filozof aydınla anılmalarını istemezlerdi. Çünkü filozoflara dinsiz gözüyle bakarlardı.

Avrupa’nın ortaçağdaki kilise filozofları da hep bu görüşteydiler. Felsefe tarihinde, bu sisteme iskolastik adı verilirdi. İslam bilginleri gibi Avrupa iskolastikleri de Aristo’yu birinci öğretmen saymışlardır. Bu topluluklardan her ikisine göre, bilgeliğin amacı din ile Aristo felsefesinin uzlaştırılmasından ibaretti.

Avrupa’da Rönesans, reform, felsefi yenilik, romantizm gibi ahlak, din bilim estetik alanlarında olan değişiklikler ortaçağ hayatına son verdi. İslam dünyasında bu değişiklikler olmadığı için biz hala ortaçağdan kurtulmamışızdır. Bu bakımdan Avrupa iskolastiğe son verdiği halde, biz henüz onun etkisi altındayız. Birçok yüzyıllar atbaşı beraber gittikleri halde, Doğu ile Batı’nın bu ayrılışının nedeni nedir? Bu konuda tarihçiler birçok nedenler sayarlarsa da, biz sosyolojinin gösterdiği nedenleri daha doğru gördüğümüzden onları ileri süreceğiz. Avrupa’nın büyük şehirlerinde toplumsal yoğunluğun artması, iş bölümünü gerektirdi. Uzmanlık meslekleri ve uzmanlar ortayı çıktı. Uzmanlıkla beraber, fertlerde, kişisel karakter oluştu. Ruhların esas yapısı değişti. Bu esaslı değişiklikten yeni ruha sahip, mantıkça ideale eski insanlara benzemeyen yeni insanlar doğdu. Bunların ruhundan fışkıran yeni hayat eski çerçevelere sığdırılmazdı. Bundan dolayı eki çerçeveler kırıldı., parçalandı. Serbest kalan yeni hayat, yaratıcı kudretinin her tarafa yönelterek her sahada ilerleme ve gelişmeler sağladı. Özellikle büyük sanayi meydana getirerek, çağdaş medeniyetin çehresini şekillendirdi.

Doğu’da ise, nüfusça yoğunluk açısından ilerigitmiş büyük şehirler oluşmamıştı. Var olan bir yük şehirle ise, nüfusça karışık oldukları gibi kaynaşma araçlarından, bundan dolayı da morale doğu’da ne iş bölümü, ne uzmanlık ne kişilik ne de büyük sanayi oluşmadı. Yeni bir ruha, yeni bir hayata kavuşmadıkları için, Doğu milletleri zorunlu olarak, medeniyetleri ortaçağdaki şeklinden daha ileri götüremediler. Çünkü, eylemsizlik kanunu gereğince bir neden onu değiştirmedikçe, her şey olduğu gibi kalır.

Bununla beraber, Batı ve Orta Avrupa, Ortaçağ medeniyetinden kurtulduğu halde. Doğu Avrupa’da yaşayan Ortodoks milletler hala bu medeniyetten kurtulamamışlardı. Ruslar, ta Deli Petro zamanına kadar, Doğu Medeniyetinde kaldılar. Deli Petro, Rusları Doğu Medeniyeti’nden çıkararak, Batı Medeniyeti’ne geçirmek için çok zahmetler çekti. Bir milletin Doğu Medeniyetinden Batı medeniyetine geçmesi için ne gibi yöntemler izlemesi gerektiğini anlamak için, Deli Petro’nun yenileştirme tarihini incelemek yeterlidir. Ruslar yeteneksiz görünürken, bu zorlayıcı yenilikten sonra, hızla ilerlemeye başladılar. Doğu Medeniyeti’nin ilerlemeye engel, Batı Medeniyeti’nin yükselmeye neden olduğuna bu tarihi olay da bir delil değil midir?

Avrupa Medeniyeti’nin temeli, iş bölümüdür, demiştik. İş bölümü Avrupa’da yalnız zanaatları, yalnız ekonomik meslekleri birbirinden ayrılmakla kalmadı… Bilimler sahasında da, iş bölümü meydana gelerek, her bilimin yarı uzmanları yetişmeğe başladı.

Güzel sanatlar alanında da iş bölümü kendisini göstererek, önceleri aynı kişiden birleşebilen sanatları birbirinden farklı uzmanlıklara ayırdı. Sosyal hayatın diğer kolları da, iş bölümü aracılığıyla birbirinden ayrıldılar.

Politik güçler yasama yargı, yürütme adlarıyla üçe ayrıldığı gibi, politik örgütle dini örgüt de birbirinden ayrıldılar. İş bölümünün bu durumundan adalet örgütü güç kazandığı gibi, ekonomik bilimsel estetik etkinlikler de son derece mükemmelleşti. Bu nedenle Müslüman milletler, önce Avrupalılara askeri ve politik güç açısından eşit, hatta bazen üstün iken Avrupa’da iş bölümünün meydana getirdiği ilerlemeler neticesi olarak, onlara oranla gittikçe zayıf bir seviyede kalmağa başladılar.

Gerek askerlikte, gerek politikada iki toplumun birbiriyle savaş edebilmeleri için iki tarafın aynı silahlarla donanması gerekir. Avrupalılar sanayideki çok ilerlemeleri sayesinde tank gibi, zırhlı otomobil gibi, uçak, dretnot, denizaltı gibi müthiş savaş araçları yapabildikleri halde, biz bunlara karşılık yalnız adi top ve tüfek kullanmak zorundayız. Bu durumda, İslam dünyası Avrupa’ya karşı sonuna kadar nasıl dayanabilecek? Gerek dinimizin, gerek vatanımızın bağımsızlığını nasıl savunabileceğiz?

Bu dini ve vatani tehlikeler karşısında yalnız bir kurtuluş çaresi vardır ki, o da bilimlerde, sanayide, askerlik ve hukuk örgütlenmesinde Avrupalılar kadar ilerlemektir. Yani medeniyette onlara eşit olmaktır. Bunun için de, tek bir çare vardır: Avrupa medeniyetine tam bir biçimde girmek.

Önceleri Tazminatçılar da bu gerekliliği görerek Avrupa Medeniyeti’ni almağa kalkışmışlardı. Fakat onlar aldıkları şeyleri yarım alıyorlar, tam almıyorlardı. Bundan dolayıdır ki, ne bir gerçek üniversite kurabildiler, ne uyumlu bir yargı örgütü oluşturabildiler. Tanzimatçılar, üretimi modernleştirmeden önce tüketim biçimlerini yani giyim-kuşam, beslenme, bina ve mobilya sistemlerini değiştirdikleri için, milli sanatlarımız tamamen çöktü, buna karşı yeni tarzda Avrupalı bir endüstrinin çekirdeği bile oluşamadı. Bunun nedeni yeterli derecede ilmi inceleme yapmadan esaslı bir ideal ve kesin bir program oluşturmadan işe başlamak ve her işte yarım tedbirli olmaktı.

Tanzimatçıların büyük bir hatası da, bize Doğu Medeniyeti ile Batı Medeniyeti’nin sentezinden bir kültür karışımı yapmak istemeleriydi. Sistemleri büsbütün ayrı prensiplere dayanan, birbirine zıt iki medeniyetin uzlaştırılacağını düşünememişlerdi. Hala politik yapılmış da var olan ikilikler, hep bu yanlış hareketin sonuçlarıdır. İki türlü mahkeme, iki türlü öğretim yeri, iki türlü vergi, iki türlü bütçe, iki türlü bütçe, iki türlü yasa.

Özetle bu ikilikler saymakla bitmez. Medrese ile okul bir ikilik yarattığı halde, her okulun içinde de ine bir türlü ikilikler vardı. Yalnız Harbiye ile Tıbbiye’de Avrupalı bir öğretim yöntemi izleniyordu. Bu sayededir ki, bugün milli hayatımızı kurtaran büyük kumandanlarla kişisel hayatlarımızı kurtarabilecek bilgin doktorlara sahibiz. Bu iki meslek sahipleri içinde Avrupa’daki meslektaşlarıyla boy ölçüşebilecek uzmanlar yetişmesi, özellikle Harbiye ve Tıbbiye okullarının ikilikten uzak olması sayesindedir. Yeniçerinin savaş tekniği ile hekimbaşıların tıp teknikleri, bu okullara girmiş olsaydı, bugünkü şanlı komutanlarımızla ünlü doktorlarımıza sahip olabilecek miydik?

İşte bu iki öğretim kurumunun durumu bizim için, yapacağımız eğitim devriminde bir örnek olmalıdır.

Doğu Medeniyetini Batı Medeniyeti ile uzlaştırmağa çalışmak, ortaçağı son çağlarda yaşatmak demekti. Yeniçerilikle Nizamiye askerliği nasıl uyuşamazsa, hekimbaşılıkla bilimsel doktorluk nasıl bir araya gelemezse, eski hukuk ile yeni hukuk, eski bilim ile yeni bilim, eski ahlak ile yeni ahlak da öyle uyuşamaz. Yazık ki, yalnız askerlikle tıptaki yeniçerilik kaldırılabildi. Diğer mesleklerdeki yeniçerilikler, ortaçağ hortlakları kılığında, hala yaşamaktadırlar.

Birkaç ay önce, Türkiye’yi Milletler örgütüne sokmak için İstanbul’da bir örgüt kuruldu. Oysa ki, Avrupa Medeniyeti’ne kesin bir biçimde girmedikçe, Milletler örgütüne girmemizden ne yarar sağlanabilecekti. Kapitülasyonlarla politik baskılara esir edilmek istenilen bir millet, Avrupa Medeniyeti’nin dışında sayılan bir millet demektir. Japonlar Avrupalı bir millet sayıldıkları halde biz hala, Asyalı bir millet sayılmaktayız. Bunun nedeni de Avrupa Medeniyeti’ne tam bir biçimde girmeyişimizden başka ne olabilir? Japonlar dinlerini ve milletlerinin korumak şartıyla Batı Medeniyeti’ne girdiler, bu sayede, her konuda Avrupalılara yetiştiler.

Japonlar, böyle yapmakla, dinlerinden, milli kültürlerinden hiçbir şey kaybettiler mi? Asla. O halde, biz niçin duraksıyoruz? Biz de Türkçülüğümüzü ve Müslümanlığımızı korumak şartıyla Batı Medeniyeti’ne kesin olarak giremez miyiz? Batı Medeniyeti’ne girmeğe başladığımız günden beri, değiştirdiğimiz şeyleri inceleyelim. Bakalım bunlar arasında dinimize, milliyetimize ait şeyler var mı? Mesela, Rumi takvimi bırakarak bunun yerine Batı takvimini aldık. Rumi takvim bizim için kutsal bir şey mi idi? Rumi takvim, Rumlara yani Bizanslılara aittir. Bunu kutsamak gerekirse, onlar kutsamalıdırlar.

Aristo’nun delilci mantığını bırakarak Descartes ile Bacon’un mantığını ve bu mantıktan doğan metodolojiyi almanın dinimize ve kültürümüze ne zararı olabilir?

Eski astronomi yerine yeni astronomiyi, eski fiziğe karşı yeni fiziği, eski kimyaya karşı yeni kimyayı almakla ne kaybederiz? Zoolojiye, botaniğe, jeolojiye ait seki kitaplarımızda ne kadar bilgi bulabilmek imkanı var? Doğu’da bulunmayan biyolojiyi, psikolojiyi, sosyolojiyi Batı’dan almak zorunda değil miyiz? Önceleri eski bilimlerimizin hepsini Bizans’tan almıştık. Şimdi Rumların bilimlerini Avrupa bilimleriyle değiştirsek, din ve milli kültür bakımından ne kaybederiz? Bu örnekler istenildiği kadar uzatılırsa görülür ki, Doğu Medeniyeti adına bırakacağımız şeyler hep Bizans’tan aldığımız şeylerdir. Bu durum açık bir biçimde ortaya konulursa Doğu medeniyetini bırakarak Batı medeniyetine girmemize artık kimse içtenlikle karşı gelemez.

Medeniyet probleminin çözümü başka bir yönden de, memleketimizde acillik kazanmıştır. Öteden beri memleketimizde bir “Eğitim meselesi”, bir “terbiye meselesi” var. Bu meseleler, birçok çaba ve çalışmalara rağmen, bir türlü çözülemiyor. Bu meselenin özüne inilirse, görülür ki terbiye meselesi de medeniyet meselesinin bir parçasıdır. Asıl mesele çözülünce eğitim meselesi de kendiliğinden halledilmiş olacaktır.

Gerçekten, memleketimizde, gerek medeniyet, gerek terbiye bakamından birbirine benzemeyen üç tabaka vardır: Halk , medreseliler, okullular. Bu üç sınıftan birincisi hala Uzak Doğu Medeniyeti’nden tamayıla ayrılamamış olduğu gibi, ikinciside henüz Doğu Medeniyetinin ilimlerinden biraz olsun yararlanabilmiştir. Demek ki milletimizin bir ölümü ilk çağlarda, bir kısmı ortaçağda, bir kısmı son çağlarda yaşamaktadır. Bir milletin böyle üç yüzlü bir hayat yaşaması “normal” olabilir mi?.

Bu üç tabakanın medeniyetleri ayrı olduğu gibi, pedagojileri de ayrıdır. Üç terbiye biçimini birleştirmedikçe gerçek bir millet olmamız mümkün müdür? Eğitim ve öğretimimizi halk-bilgisi, medrese-bilgisi (okul-bilgisi) diye üç bölüme ayırabiliriz. Aşık kitapları ile halk masalları, koşmaları, atasözleri, tandırname kuralları birinci kısım, Arapça ve Farsçıdan çevrilen kitaplar ikinci kısmı, Batı dillerinden aktarılanlar da üçüncü kısmı oluşturur. Medeniyetlerimizi birleştirirsek eğitim-öğretimimizi ve pedagojimizi de birleştirmiş, ruh ve fikir bakımından uyumlu bir millet olmuş olacağız. o halde, bu işte daha bir süre baştan savmak kesinlikle kabul edilemez.

Özetle yukarıdaki açıklamalara göre, toplum inancımızı birinci formülü şu olmalıdır: Türk milletindenim. İslam ümmetindenim. Batı medeniyetindenim.


TÜRKÇÜLÜĞÜN ESASLARI - Ziya GÖKALP - Kültür Bakanlığı Yayınları - 1975
Başlık: Ynt: TÜRKÇÜLÜĞÜN ESASLARI - ZİYA GÖKALP
Gönderen: Üçoklu Börü Kam - 27 Aralık 2007, 21:15:16
Birinci Bölüm : Türkçülüğün Özü

VII Tarihi Maddecilik ve Sosyal İdealizm


Sosyal olayların anlatılmasında ve açıklanmasında birbirine hem yakın, hem de uzak olan iki sosyoloji sistemi vardır. Bunlar, tarihi maddecilik ve sosyal idealizm sistemleridir. Bu sistemlerden birincisi Karl Marx tarafından, ikincisi Emile Durkheim tarafından meydana atıldı.

İlk bakışta, bu iki sistemin birbirine yakın olduğunu görürüz. Çünkü, ikisi de, sosyal olayların doğal nedenlerinin sonuçları olduğunu; madde, hayat ve ruh olayları gibi doğal yasalara uyduğunu esas olarak kabul ediyor. Bu görüşe bilim dilinde determinizm adı verilir.

Fakat, bu noktadan sonra, bu iki sosyoloji sistemi birbirinden uzaklaşmağa başlar. Karl Marx, determinizmde, bir tür tekel ileri sürer: Toplumsal olayların arasından neden olabilmek ayrılacağı yalnız ekonomik olaylara özgüdür. Diğer sosyal olaylar mesela din, ahlak, estetik, politika, dil akıl sahasına giren olaylar asla neden olamazlar. Sadece sonuç olabilirler. Bundan dolayı Karl Marx-’a göre, ekonomik olayların dışında olan bütün sosyal olaylar gölge olaylar (epifenomenler) konumundadır. Bir şeyin gölge olay olması, başka şeyler üzerinde hiçbir etkisinin olmaması demektir. İnsanın gölgesi, yaptığı işlere bir etkide bulunabilir mi? Şüphesiz bulunamaz. İşte gölge olaylar da, bizim arkamızdan gelen, şu etkisiz gölgeler gibidir. Demek ki Marx’a göre, Yalnız ekonomik olaylar gerçektir. Diğer sosyal kurumlar gerçek olmadıkları gibi olay bile değildiler. Bunlar ancak ekonomik olayların sonuçları ve gölgeleridir.

Mesela Karl Marx, dinlerin meydana çıkışını, farklı mezheplere ayılmasını, sofuların sığındıkları zaviyelerle tasavvufla ilgilenenlerin içinde yaşadıkları tekkelerin oluşmasını reform yapılmasını dinle devletin ayrılmasını, yalnız üretim tekniklerinin değişmesiyle açıkladığı gibi; ahlak, hukuk, politika, estetik, dil, düşünce alanına ait bütün ideallerin doğmasını, büyümesini ve ölmesini de yine aynı ekonomik olayların gelişimi ile açıklamaya çalışmıştır.

Durkeheim’in kurduğu sosyolojiye göre, böyle bir tekel doğru değildir. Ekonomik olayların diğer sosyal olaylardan hiçbir üstün tarafı yoktur. Ekonomik kurumlar nasıl bir olay bir gerçekse; din, ahlak, estetik, v.b. gibi diğer sosyal kurumlar da birer doğal olaydır birer gerçektir. Bu sonuncuları, eşyanın gölgelerine benzeterek, gölge hadiseler diye adlandırmak objektif gerçeklikten ayrılmak demektir.

Fizikte, kimyada, biyolojide gölge olaylar olmadığı halde, sosyolojide neden bulunsun? Gerçi geçmişte Maudsley gibi bazı psikologlar “bilinç”e gölge olay adanı veriyor ve bilincin psikolojik olaylar üzerinde hiçbir etkisi olmadığını savunuyorlardı. Fakat, Alfred Fouilee, Ribot, James, Höffding, Bergson, Pierre Janet, Binet, Paulhan gibi yeni psikologlar bu teoriyi ilmi delillerle kesin olarak yıktılar. Artık psikoloji alanında “Gölge olayı” deyimi kalmadı.

Bundan başka sosyal olaylar arasında yalnız ekonomik kurumları gerçek saymak, mesela fizyolojik olaylar arsında yalnız mideye ve hazım borusuna ait olayları gerçek sayarak diğer fizyolojik işlemleri bunların gerçek olmayan etkisiz gölgeleri saymak gibidir. Böyle bir teoriyi, hiçbir fizyoloji bilgini kabul edebilir mi?

Karl Marx, bu tekelciliği, teori alanında bırakmayarak, pratik alanına da aktarmakla ikinci bir hataya düşmüştü. Marx’a göre, halk yalnız işçi sınıfından ibarettir. Buna göre, işçi sınıfı diğer sınıfları ortadan kaldırmak zorundadır. Oysa ki, halk “toplum” anlamı taşıdığından hukukça bir birine eşit olmayı kabul eden bütün sınıfların toplamı demektir. Gerçekten çoğunlukla eşit olmayı kabul etmeyen emperyalist, aristokrat, feodal sınıfları halkın dışında görmek doğrudur. Burjuvalarla aydınlar arasında da hukukça her kese eşit olmayı kabul etmeyen sınıflar varsa, hak dairesinin dışında kalmalıdırlar. Fakat hukukça herkesin eşit olduğunu kabul edenler hangi meslek sınıfında bulunurlarsa, bulunsunlar halktandırlar.

Durkheim’ın sosyolojisinde, diğer sosyal olaylar ekonomik olaylara neden olabildiği gibi, ekonomik olaylar da diğer sosyal olaylara neden olabilirler. Görülüyor ki, Durkheim sosyolojisi ekonomik olayların önemini ve değerini inkar etmiyor. Gittikçe ekonomik olayların toplum içindeki değerinin yaratığını, hatta modern toplumlarda ekonomik hayatın sosyal yapıya esas olduğunu ortaya atan Durkheim’dir. Durtheim’a göre ilkel toplumlardaki dayanışma yalnız ortak bilinçten doğan mekanik dayanışmadır. Bunlar bir birine benzeyen oba, oymak, boy, il gibi bölümlerden oluştuğu için, Durkheim tarafından segmanter (dilimlere bölünmüş) toplumlar diye adlandırmışlardır.

İleri gitmiş toplumlarda ise, birinci tür dayanışmadan başka bir de, sosyal iş bölümünden doğan organik dayanışma vardır. Durkheim bunlara da organize (örgütlü) toplumlar adını vermiştir.

Bilindiği gibi, iş bölümü ekonomik hayatın da temelidir. Modern toplumlarda din, politika bilim estetik, ekonomi alanlarıyla ilgili topluluklar; iş bölümünden doğmuş olan, uzmanlık ve mesleki guruplarıdır. O halde, Durkheim’ın, ekonomik hayata da hak ettiği yeri ve önemi tamamen vermiş olduğunu kabul etmek gerekir.

Bununla beraber Dukheim’da bütün sosyal olayları bir tek asıl’a indiriyor: Bu tek asıl, “kollektif tasavvurlar” dır. Bu terimin, tariften ziyade, örneklerle açıklaması mümkündür. Bundan dolayı, birkaç örnek vererek, “Kollektif tasavvuflar” ın ne demek olduğunu anlatmağa çalışacağım:

Mesela, Meşrutiyetten önce de, memleketimiz de işçiler vardı. Fakat, bu işçilerin ortak bilincinde “Biz, işçi sınıfını oluşturuyoruz” düşüncesi yoktu. Bu düşünce bulunmadığı için, o zaman ülkemizde işçi sınıfı yoktu. Yine Meşrutiyetten önce, memleketimizde birçok Türkler vardı. Fakat, bunların kollektif bilincinde ” Biz, Türk milletiyiz” kavramı bulunmadığı için, o zaman Türk Milleti de yoktu. Çünkü bir topluluk, onu oluşturan fertlerin ortak vicdanında bilinçli bir biçimde algılanmadıkça, sosyal bir sınıf özelliği kazanamaz. Bunun gibi, Türkçe asıllı bir kelime Türk halkının dil bilincinde artık yaşamıyorsa, Türkçe bir kelime olmak niteliğinin de, sosyal bir varlık olmak değerini de kaybetmiş demektir. Bunun gibi, gerçekte Türk töresine giren bir adet de Türk halkının ahlaki vicdanında artık bilinmiyor ve duyulmuyorsa, o da gerek sosyal bir olay olmak, gerek Türk ahlakında bir ilke olmak özelliklerini kaybetmiş demektir.

Bu ifadelerden anlaşılıyor ki sosyal olaylar mutlaka, ait oldukları sınıfın kollektif vicdanında bilinçli duyuşlar bu çiminde bulunmalıdırlar İşte, kollektif vicdandaki bu bilinçli algılara “kollektif tasavvurlar” adı verilir.

Kollektif tasavvurlar, Marx’ın zannettiği gibi, sosyal hayatta etkisi olmayan, gölge olaylardan ibaret değildir. Aksine bütün sosyal yaşantımız bu tasavvurların etkilerine göre biçimlerini alır. Mesela, biz Türkiyelilerin kollektif vicdanımızda ” Türk milletindeniz” tasavvurları açık ve seçik görünüşler halinde belirmeğe başlayınca, bütün sosyal hayatlarımız değişmeye başlayacaktır. “Türk milletindeniz” dediğimiz için, dilde, estetikte, ahlakta, hukukta, hatta din hayatında ve felsefede Türk kültürüne Türk zevkine, Türk vicdanına göre bir orijinallik, bir özgünlük göstermeğe çalışacağız. “İslam ümmetindeniz” dediğimiz “için, bize göre en kutsal kitap Kur’an-ı Kerim, en kutsal insan Hazret-i Muhammed, en kutsal tapınak Kabe, en kutsal din İslamiyet olacaktır. “Batı medeniyetindeniz” dediğimiz için de ilimde, felsefede, fenlerde ve diğer çağdaş sistemlerde tam bir Avrupalı gibi hareket edeceğiz.

Kollektif tasavvurlar, yalnız toplum kavramlarına özgü değildir. Mitler, menkıbeler, masallar, efsaneler, fıkralar, dini inanışlar, ahlak, hukuk, ekonomi fen alanına ait kurallar; bilim ve felsefe ile ilgili görüşler de birer kollektif tasavvurdan ibarettir. Dini inancın ve teorinin tersi sayılan törenler ve eylemler bile, önce zihinde tasarlandıktan sonra yapıldıkları için, gerçekte birer kollektif tasavvurdan ibarettirler.

Şahsi düşünceler her ferdin kendine özgü olan toplum bütün fertleri arasında ortak olan, daha doğrusu kollektif vicdanında bilinçle kavranılan düşünme biçimleridir. Şahsi düşünceler, gerçekte, toplum üzerinde hiçbir etkiye sahip değildir. Fakat şahsi düşünceler sosyal güce dayanarak kollektif bir tasavvur niteliği kazandığı zaman, sosyal hayatta büyük bir etken olur. Mesela, büyük bir manevi etki gücüne sahip olan bir kurtarıcı, ne düşünürse, fikirleri biraz sonra herkesin ortak düşünüşleri sırısana geçer. Tabi şahsi düşünceler bu nitelikte olursa, sosyal hayatta her an etkilidir. Bir millet, büyük başarılarıyla dehasını, fedakarlığını, kahramanlığını fiiller ispat etmiş, büyük bir kişiliğe sahip olduğu zaman, onun kollektif tasavvurlar yaratmak gücü sayesinde, her türlü yeniliği kolayca gerçekleştirebilir. İşte, bugün biz böyle bir deha hazinesine sahibiz. Sıradan insanların hatta ilimde büyük bilgileri ve uygulama alanında yüksek güç ve etkinlikleri olsa bile - asla başaramayacakları yenilik ve ilerlemeleri herkesin vicdanında kurtarıcı ve dahi tanılan böyle bir kişi bir sözle, bir nutukla, bir bildiriyle gerçekleştirebilir.

Kollektif tasavvurlar, coşkun krizler sırasında çok şiddetli heyecanlarla çerçevelenerek son derece büyük bir kudret ve güç kazanırlar. Kollektif tasavvurların bu biçimine ülkü adı verilir. Kollektif tasavvurlar asıl ülkü biçimini aldıktan sora dır ki, gerçek ülkücülerin etkeni olurlar. Mesela Türkçülerin ortaya attıkları Türkçülük düşüncesi genç bir topluluğun kafasındaki tasavvuru Tür milletine yayarak onu bir ülkü biçimine dönüştüren Trablusgarp, Balkan Savaşlarıyla I. Dünya Savaşındaki yıkımlar olmakla beraber, bu ülküye resmilik veren ve onu uygulayan da ancak Mustafa Kemal oldu.

Bu örneklerden de anlaşılıyor ki, Durkheim, idealciliği toplumun coşkun halleri ile, yani sosyoloji ile açıklıyor. Ona göre bütün kollektif olaylar ideallerden veya onların hafif dereceleri olan kollektif tasavvurlardan ibarettir.

Gerçekten de, her kollektif tasavvur, az-çok, bir değer duygusu ile karışıktır. Sosyal kurumların bazısını kutsal bazısını iyi, bazısını güzel, bazısını doğru biçimde değerlendiririz. Kurumlara bu sıfatların verilemesi, onların duygulardan, heyecanlardan, ihtiraslardan uzak olmadığını gösterir. Zaten, biz hangi şeye karşı dini bir heyecan duyarsak ona kutlu hangi şeye karış ahlaki bir heyecan duyarsak ona iyi, hangi şeye karşı estetik bir heyecan duyarsak ona güzel, hangi şeye doğru değerlerini veririz. Demek ki, bütün kollektif tasavvurlarda ideal niteliği vardır.

Kollektif tasavvurlar yani ülküler bütün sosyal olayların nedenleri olmakla beraber, kendilerinin de doğması, kuvvetlenmesi, zayıflaması, ölmesi birtakım sosyal nedenle bağlıdır. Bu sebeple sosyal yapıdan meydana gelen değişmelerdir. Durkheim’a göre sosyal olayların ilk nedenleri toplum nüfusunun yoğunluğundan fertlerinin birbiri ile kaynaşmasının, aynı milletten oluşmalarının, iş bölümünün artıp eksilmesi gibi sosyal morfolojiye ait olaylardır.

Türkçülük hareketinin ortaya çıkması da sosyal bir olaydır. Bu olayın açıklanmasında da, “Tarihi Maddecilik” ve ” sosyal idealizm” görüşlerine ait iki zıt teori karşısındayız. Birinci teoriye göre, Türkçülük yalnız ekonomik nedenlerden doğdu. İkinci teoriye göre, Türkçülük akımının doğması sosyal ideallerin değişmesinden ve bunların değişmesi de sosyal yapının değişime uğramasından ileri geldi.

Eskiden, memleketimizde başlıca iki dini topluluk vardı. Birincisi hilafetin etrafında toplanan Müslüman ümmeti, ikincisi Rum patrikhanesinin etrafında toplanan Hıristiyan ümmeti idi. Eğer dinler, eski kuvvetini aynı şiddetle koruyabilseydi bu topluluk dağılmayacaktı.

Fakat şehirlerde nüfus yoğunluğunun çoğalması yüzünden ilkin iş bölümü doğmağa, sonar da gittikçe derinleşmeğe başladı. İş bölümü melek sınıflarını ve meslek sınıfları da meselem bilincini doğurduğundan, eski zamanlarda gerek Müslüman topluluğunda, gerek Hıristiyan topluluğunda tek başına egemen olan bu iki kollekif2 bilinç zayıflamağa başladı. Kollektif bilincin zayıflaması, onlara dayanan topçululukların ortak dayanışmalarını da bozdu. Yeni doğan gazete ile okul edebiyatla şiir de, anlamı anlaşılmayan din topluluğu dili yerine, toplum dilini koydu.

Böylelikle gerek Müslümanların, gerek Hıristiyanların kendi topluluklarına özgü vicdanları, tasavvurları ve görüşleri değişti. Eskiden her fert bağlı bulunduğu dini topluluğu sosyal bir organizma ve kendisini onun yarılmaz bir organı görürken, şimdi sosyal organizma olarak yalnız kendi dil topluluğunu görmeğe ve kendisini onun ayrılmaz bir organı saymağa başladı. İşte, din topluluklarının dağılmasıyla onların yerine dil topluluklarının geçmiş olması böylece gerçekleşti. Rum patrikhanesine bağlı din topluluğundan önce Ermenilerin, sonra ilahların, Sırpların, Bulgarların, hatta bağımsızlık kazanan yunanlıların ayrılmaları ve bir kısmının Eksarhlık dayıla bu ayrılışa daha belirli bir biçim vermeleri bu iddiamıza canlı bir delildir.

Bu dil toplulukların Osmanlılık adı verilen politik topluluktan ayrılmaları din topluluğundan ayrılmalarından sonra olması da, ilk nedenin politik olmayıp sadece kültürel olduğunu gösterir.

Zaten, dil ve milli kültür topluluklarından ibaret olan milliyetler eski zamanlarda da vardı. Ancak, iki türlü emperyalizm, dini ve politik emperyalizm onları iki topluluğun içinde yani saltanat ve ümmet çemberleri arasında hapsetmişti. Bu toplulukları çemberleri güçten düştükçe, hapsedilmiş toplulukların serbest olmak için mücadeleye girişmeleri doğaldı. İşte, Yurdumuzda önce bağımsızlık biçiminde kendisini gösteren milliyet akımları bu biçimde gelişti.

Müslüman kavimler arasındaki milliyetçilik akımları da aynı biçimde kendisini gösterdi. Örnek olarak, Arnavutları alalım. Başkımcılğın merkezi olan Toskalar, eski zamanlardan beri Bektaşiliğe sapmakla din topluluğundan uzaklaşmışlardı.
Bunlar, öncelikle, çağın gerekleri sayılan okul ve basın şiir ve edebiyattan nasiplerini almak için kendi dillerini kullanmak istediler. Bunun için bir yazı kabul etmek gerekti. Kabul ettikleri yazının Latince olması da gösteriyor ki, Toskalar, her şeyden önce, din topluluğundan ayrılmışlardı. Bir zamandan beri zayıflamağa başlayan din bağları yerine milli kültüre dayanan bir birlik kurmağa çalışıyorlardı. Araplar da ve kürtlerde de milliyetçilik akımı önce kültür alanında görünmeğe başladı. Bu akımların politik bir nitelik kazanması ikinci aşamaları ekonomik bir nitelik kazanmaları da üçüncü aşamalardır.

Türkçülüğe gelince, bunun da milli kültür alanında başladığını biliyoruz. Türkçülüğün ilk babalarından birisi eski Darülfünun (Üniversite) umuzun, ikincisi de askeri oklularımızın kurucusuydu. Medrese kuvvetli olsaydı, Darülfünun kurulmayacaktı. Yüzyıllarca medresenin silahlı kuvveti olma özelliğinin koruyan yeniçerilik var iken de, askeri okullar açılamazdı. Demek ki, sosyal bölümünün bir sonucu olarak, Türklerde de din topluluğunun dayandığı birleştirici güç artık zayıflamağa başlamıştı. Sultan Abdülaziz devrinin açılması, askeri okullara yeni bir düzen verilmesine girişilmesi bu zayıflamanın sonuçlarıdır. Bu yeni kurumların başında Ahmet Vefik paşa ile Süleyman paşa, dağılmağa başlayan ümmet ve saltanat toplulukları içinde pusulasız kalan milletlerini dil, milli kültür, tarih bağları ile yeniden güçlendirmek ve gençleri bu yeni ideallere göre terbiye etmek gereğini duydular. Bundan sonra yirmişer sene aralıkla doğan özleştirmecilik ve yeni dil akımları da Türkçülük idelinde özellikle dil ile milli kültürün etken olduklarını gösterir. Gerçi, Türkçülüğün sonlarına doğru “milli ekonomi” ideali de doğdu. Fakat bu teoriyi ortaya atanlar, ne ekonomistler ne de ticaretle uğraşanlardı. Milliyetin milli hukuk milli ahlak milli terbiye, hatta milli felsefe gibi çeşitli yansımalarının arayanlar, milli kültürcü Türkçülerdi. Milli ekonomi de Türklerde, önce çıkar gözetmeyen bir ideal biçiminde doğdu ve salt teorik olarak, ülkemizin ekonomik gerçeğini yani ziraatimizin, sanayimizin, ticaretimizin çeşitli alanlarında uygulanmakta olan hukuki rejimlerle teknik biçimleri aramağa başladı. Mili ekonomimiz ancak ekonomik gerçeklerimiz inceledikten sonradır ki, ekonomik olaylarımızdan normal ve hasta olanlarını ayırabilecek ve ancak o zaman ekonomik hastalıklarımızın tedavisi için rapor yahut reçete verebilecekti. Fakat, ne yazık ki, birinci Dünya Savaşı teorik incelemeleri durdurarak, farklı biçimlerde pratik uygulamaların meydana gelmesine neden oldu. Milli ekonomi ticari bir spekülasyon aracı değil, ilmi bir ekoldür. Almanya’da, bu ekolün kurucusu Friedrich List’tir. Durkheim, List’in milli ekonomi hakkındaki eserine “Objektif olarak yazılmış, gerçeklere dayanan ilk ekonomi kitabı budur” diyor. Fakat, bu milli ekonomi bilimi her yerde, milli idealden önce değil, sonra doğar.


TÜRKÇÜLÜĞÜN ESASLARI - Ziya GÖKALP - Kültür Bakanlığı Yayınları - 1975
Başlık: Ynt: TÜRKÇÜLÜĞÜN ESASLARI - ZİYA GÖKALP
Gönderen: Üçoklu Börü Kam - 01 Ocak 2008, 00:21:12
Birinci Bölüm : Türkçülüğün Özü

VIII Milli Vicdanı Güçlendirmek


Sosyal sınıflar başlıca, üç bölüme ayrılır: Aile toplulukları, politik topluluklar ve meslek toplulukları bunlar arasında en önemli olan, politik topluluklardır. Çünkü politik bir topluluk kendi başına yaşayan, bağımsız veya yarı bağımsız bir kuruldur. Aile gruplarıyla meslek grupları ise bu kurulların parçaları, bölümleri niteliğindedir. Yani politik kurumlar birer sosyal organizmadır: aile grupları bu organizmanın hücreleri, meslek gurupları da organları gibidir. Bundan dolayıdır ki aile ve meslek topluluklarına ikirci derece topluluklar adı verilir.

Politik oluşumlar da, başlıca, üçe ayrılırlar: Klan, topluluk ve toplum.

Klan, bir kavimden yalnız küçük bir kısmının politik bir kurul halini alması ile oluşur. Mesela bir kavim bağımsız aşiretlere ayrılınca, bu aşiretlerden her biri bir klandır. İlkel kavimler, hep bu klan hayatını yaşarlar. Bir zaman gelir ki klanlardan biri diğerini feth ederek egemenliği altına alır. Fakat içine aldığı klanlar genellikle altına alır. Fakat içine aldığı klanlar genellikle kendi kavimden aşiretler değildir. Başka kavimlere veya başka dinlere mensup klanları yenerek kendi egemenliğine aldığından oluşan yeni kurul bütünlüğünü kaybeder: farklı kavimlere ve dinlere mensup klanlardan kurulu bir karışım biçimini alır. Bu karışıma topluluk adı verilir. O halde, bütün feodal beyliklerle bütün imparatorluklar topluluk özelliğindedirler. Çünkü, bu politik organizasyonlarda başka başka kavimlere ve dinlere mensup klanlar vardır.

Yine bir zaman gelir ki, bu topluluklar da dağılmağa başlar. İmparatorlukların içinde, dil ve milli kültür bakımından ortak vicdana, ortak ülküye sahip bir milliyet halini alır. Bu milliyet, milli vicdana sahip olduktan sonra artık uzun süre bağımlı halde kalamaz. Ergeç, politik bağımsızlığını elde ederek, bağımsızlığına sahip politik bir kurul haline girer. İşte, ancak, u bütünlüğe ulaşmış, birleşmiş ve bağımsız oluşuma toplum adı verilebilir. Bu toplumlara aynı zamanda, millet adı da verilir. Demek ki, gerçek toplumlar ancak milletlerdir; ancak kavimler, birdenbire, millet haline giremezler. Klanlar halinde, sosyal hayatın adeta çocukluk devresini geçirirler. Nihayet, imparatorluğun zulmüne katlanmayarak, bağımsız haya yaşamak üzere topluluktan ayrılırlar.

Topluluk hayatı esir kavimler için zararlı olduğu derecede egemen kavim için de zararlıdır. Buna, kendi kavmimizden daha açık bir örnek olmaz: Türkler, Osmanlı İmparatorluğu’nun kurucusu iken, bu topluluğun oluşturduğu feodalizm içinde kul durumuna düştüler. Aynı zamanda, hayatlarını bu topluluğa asker ve jandarma görevlerini yerine getirmekle geçirdiklerinden, kültür ve ekonomi bakımından yükselmeğe zaman bulamadılar. Diğer kavimler. Osmanlı topluluğundan kültürlü, medeni ve zengin bir halde ayrılırken; zavallılık Türkler, ellerindeki kırık bir kılıçla eski bir sapandan başak bir mirasa sahip olamadılar.

Bununla beraber, bir insan için çocukluk ve çıraklık devirlerinden geçmek nasıl zorunlu ise bir kavim için de klan ve topluluk stajlarının yapmak öylece zorunludur. Her kavim, ancak bir aşamalardan geçtikten sonradır ki, toplum ve millet haline gelebilmiştir.

Şu kadar var ki, toplum hayatına çabuk ulaşan egemen bir millet, topluluk devrini daha az zararlı olarak geçirebilir. Mesela İngiliz kavmi henüz iskoçya ya ve İrlanda ülkelerini fethetmeden önce, toplum halini almıştı. Halkın seçtiği millet vekilleri, lordlarla birleşerek, memleketi yönetiyorlardı. Saray, bir gölgeden ibaret kalmıştı. Bundan dolayı bütün meseleler sarayın çıkarına değil, halkın faydasına uygun bir biçimde hallediliyordu. İngiliz kavmi, bundan beş yüz yıl önce düşünüp karar veren, uyanık bir millet haline girmişti. Yüzyıllarca İngiliz parlamentosu, sadece Anglo-Saksonlardan oluşmak şartıyla görüşmeler yaptı. İçlerinde milli politikaya engel olacak hiçbir yabancı eleman milli olmayan akımlar sürükleyecek hiçbir yabancı fert yoktu.

İngilizler, tam dört yüz sene, bu içten meşrutiyet hayatını yalnız kendi aralarında yaşadıktan milli kültürlerini ve milli karakterlerini artık bozulmaz ve değişmez bir manevi kuvvet haline getirdikten sonradır ki, işkoçya, gal ve İrlanda ülkelerini fethederek İngiltere’ye kattılar. Fakat bu katma, yalnız politik bir katmadan ibaretti. Hiç bir zaman İngilizler bu üç yabancı kavmin İngiltere toplumuna Anglo Saksın milletine katılmasına imkan tanımadılar ülke sanki yine eskisi gibi yalnız İngilizcilerden ibaret imiş gibi, sadece İngiliz çıkarı ve İngiliz ideali bakımından yönetildi. Daha sonraları, Amerika gibi, Hindistan gibi, Güney Afrika gibi Mısır gibi Avustralya gibi sömürgelere ve kolonilere sahip oldular. Fakat, yine daima Parlamento ingiliz Parlamentosu halinde, kabine Anglo Sakson kabinesi halinde kaldı. İngiliz milleti, gittikçe büyüyen bu politik topluluk içinde, kendi benliğini bir an için olsun hiç unutmadı. İşte, ingiliz milletinin, yüzyılllardan beri, dünya politikasında egemenliğini elinde bulundurmasının nedeni budur.

Görülüyor ki, bir kavim, ancak kendi kendini milli bir parlamento ile yöneten gerçek bir millet haline geldikten sonra, yüksek ve içten bir toplum hayatı yaşayabilir. Avrupa’nın diğer kavimleri, bu gerçeği pek geç anlayabildiler. Çünkü, iki yüz yıl öncesine kadar, Avrupa’nın diğer bölgelerinde halkla ve ülkeler hükümdar ailelerinin esirleri ve malikaneleri hükmünde idiler. Bir hükümdar, kızını evlendirirken, yurdunun bir bölümünü ona çeyiz olarak verebilirdi. Bir hükümdar , vilayetlerinden birini başka bir hükümdara hediye edebilir veya satabilirdi. Miras yoluyla, memleketin bir kısmı yabancı bir hükümdarın eline geçebilirdi. Kısaca, halkların, kavimleri hiçbir varlığı hesapta hiçbir yeri yoktu. Devlet demek, hükümdar demekti. Bu ilke yalnız XIV. Louis’ye özgü değildi. İngiltere’nin dışında, bütün Avrupa devletlerinin politikada tuttukları yol bundan ibaretti.

Fakat milliyet devresi sonunda diğer Avrupa kavimleri için de gelip çattı. Hollandalılar, Fransızlar, v.d. kendi kendiri yöneten birer millet halini almağa başladılar. Tarih, genel bir kural olarak gösteriyor ki, her nereye milliyet ruhu girdiyse orada büyük bir ilerleme ve gelişme akımı doğdu. Politika din, ahlak, hukuk, estetik, bilim, felsefe, ekonomi, dil hayatlarının hepsini gençlik, içtenlik tazelik geldi. Her şey yükselmeğe başladı. Fakat, bütün bu gelişmelerin üstünde olarak, yeni bir karakterin oluştuğunu yine bize karşılaştırmalı, tarih haber veriyor. Milli vicdan nerede oluşmuşsa artık orası sömürge olma tehlikesinden sonsuza kadar kurtulmuştur.

Gerçekten de, bugün milletler cemiyeti Almanya’yı bir sömürge halinde Fransa’ya sunsa acaba Fransızlar bu hediyeyi kabule cesaret edebilirler mi? Macaristan’ı Romanya’nın, Bulgaristan’ı yunanlıların mandası altına koymak istersek, bu iki devlet şu mandaları kabule yanaşabilir mi? Şüphesiz hayır! Çünkü mandası altına girecek ülkeler kolay egemen olmak ister. Halbuki milli vicdanı uyarmış bir ülkeye kocaman ordular gönderilse bile orada en küçük bir nüfuz kazanmak mümkün değildir. İngilizlerin Trakya ile İzmir’i yunanlıların, Adana ve çevresini Fransızların, Antalya ‘ada İtalyanların mandası altına vermesi, İstanbul’u kendi eline geçirmek içindi. Bütün bu devletlerin Anadolu milli vicdanının uyandığını, yunan ordularının milli ayaklanma karşısında buz gibi eridiğini görünce, bu ham sevdalardan vaz geçmekye başladılar. Amerika’nın ne Ermenistan’da, ne Türkiye’de manda kabulüne yanaşmaması da buralardaki milli vicdanın şiddetini görmesinden dolayıdır. Halbuki, İngilizlerle Fransızlar Arabistan’ı aralarında bölüşmekte hiçbir sakınca görmediler. Çünkü bütün aşiretlerin klan hayatı yaşayan şehirleri henüz toplum devresine gelmemiş olan Arabistan’da milli vicdanın henüz uyanmamış olduğunu biliyorlardı.

Görülüyor ki, son yüzyıllarda, milli vicdanın uyandığı yerlerde, artık imparatorluk kalamıyor, sömürge hayatı devam edemiyor. Rusya, Avusturya ve Türkiye İmparatorluklarının dağılması Birinci Dünya savaşının bir sonucu değildi. Birinci Dünya Savaşı daha önceden esaslı nedenlerin hazırlamış olduğu sonucun meydana çıkmasını rastgele bir sebep olmaktan başak bir rol oynamadı. Eğer bu imparatorlukların içinde yaşayan kavimlerin arasında milli vicdana sahip ve artık esir olarak yaşaması mümkün olmayan ideal sahibi milletler bulunmasaydı. Birinci Dünya Savaşı bu imparatorlukları deviremezdi. Nasıl ki Alman devleti uyumlu bir milletten oluştuğu için Fransızların bu kadar yıkıcılığına rağmen bir türlü yıkılmıyor. Hamtta, ileride Avusturya topluluğundan ayrılan Avusturya Almanları ile birleştirebileceği için, Birinci Dünya Savaşı’ndan daha kuvvetli çıkmıştır da denebilir.

Bir taraftan Avrupa’da bu sonuç doğarken, diğer taraftan Asya’da başka sonuçlar doğuyordu. Suriye, Irak, Filistin, Hicaz ülkeleri Türkiye topluluğundan ayrılmakla beraber, bağımsızlığa kavuşamadılar. Çünkü, buralarda oturan insanların milli vicdanı tamamen uyanmamıştı. Şüphesiz, buralarda da milli vicdan uyandığı gün, artık Fransız ve İngiliz mandaları bir saniye bile duramayacaklardır. Nasıl ki İngiltere devleti, Birinci Dünya Savaşı’ndan galip çıkmakla beraber, İrlanda’nın, Malta’nın, Mısır’ın özelliklerini yani bağımsızlığa doğru ilk adımlarını kabul etmek zorunda kaldı. Avustralya, kap, Kanada, Yeni Zellenda gibi Anglo - Saksonların yerleştikleri ülkelerde taam özellikler verme zorunluluğunu duydu. Tarihin ve bugünün bu tanıklıkları bize gösteriyor ki, bugün Avrupa’da milli vicdana sahip olmayan hiçbir kavim kalmamıştır. Buna göre, Avrupa’nın hiçbir ülkesinde sömürge kurmaya imkan yoktur.

İslam dünyasında da artık sömürge hayatına son vermek için, Müslüman kavimlerde milli vicdanı kuvvetlendirmekten başka çare yoktur.

Bir zamanlar, İslam birliği ideali Müslüman kavimlerin bağımsızlığa kavuşmalarını, ülkelerini sömürge halinden kurtulmasını sağlar sanılıyordu. Halbuki pratik tecrübeler gösterdi ki, İslam Birliği, bir taraftan teokrasi ve klerikalizm gibi gerici akımları doğurduğundan, öte yandan da İslam dünyasında milliyet ideallerinin ve milli vicdanların uyanmasına karşı bulunduğundan Müslüman kavimlerin ilerlemelerine engel olduğu gibi, bağımsızlıklarına da engeldir. Çünkü İslam dünyasında milli vicdanın gelişmesini sekteye uğratmak, Müslüman milletlerin bağımsızlıklarına engel olmak demektir. Teokrasi ve klerikalizm akımları ise, cemiyetlerin geride kalmasına, hatta gittikçe gerilemesine en büyük nedendir.

O halde, ne yapmalı? Her şeyden önce, gerek ülkemizde gerek diğer İslam ülkelerinde daima milli vicdanı uyandırmağa ve kuvvetlendirmeğe çalışmalı. Çünkü, bütün ilerlemelerin kaynağı milli vicdan olduğu gibi, milli bağımsızlığın doğuş yeri de, dayanağı da yalnız odur.


TÜRKÇÜLÜĞÜN ESASLARI - Ziya GÖKALP - Kültür Bakanlığı Yayınları - 1975
Başlık: Ynt: TÜRKÇÜLÜĞÜN ESASLARI - ZİYA GÖKALP
Gönderen: Üçoklu Börü Kam - 01 Ocak 2008, 00:31:07
Birinci Bölüm : Türkçülüğün Özü

IX Milli Dayanışmayı Güçlendirmek


Mütareke’den sonra, İngilizleri, fransızları yakından görmeğe, tanımağa başladık. Bunlarda ilk gözümüze çarpan yön medeni ahlakın bozukluğudur. Özellikle yurdumuza gelen veya Malta’da egemen olan İngilizlerin medeni ahlakının çok düşük bulduk. Sömürge halkının soyma, yenilmişlere kul, köle gibi davranmak savaş esirlerinin ve hatta barış esirlerinin parasını, eşyasını çalmak onlarca tamamen helaldir.

İngiliz milletinin medeni ahlakında gördüğümüz bu düşüklüğe rağmen, itiraf edelim ki, vatani ahlakını pek yüksek bulduk. Türkiye’de yüzlerce, hatta binlerce vatan haininin ortaya çıkmasına karşılık, bütün İngiltere’de tek bir vatan haini ortaya çıkmadı. O halde, bizde medeni ahlakın daha yüksek olması neye yaradı? Keşke bizde de, bunların yerine, yalnız vatani ahlak yüksel olsaydı!

Vatani ahlakın yüksel olması, milli dayanışmanın temelidir. Çünkü vatan, üstünde oturduğumuz toprak demek değildir. Vatan, milli kültür dediğimiz şeydir ki üstünde oturduğumuz toprak onun ancak dış görünüşünden ibarettir. Ve onun dış görünüşü olduğu içindir ki kutsaldır. O halde, vatani ahlak, milli ideallerden milli görevlerden oluşmuş bir ahlak demektir.

O halde, milli dayanışmayı kuvvetlendirmek için, her şeyden önce; vatani ahlakı yükseltmek için ne yapmalıyız?

“Vatan, milli kültürdür” demiştik. Demek ki vatan; din, ahlak ve estetik güzelliklerin bir müzesidir, bir sergisidir. Vatanımızı içten gelen bir aşkla sevmemiz, bu içten güzelliklerin ütünü olduğu içindir. O halde, milli kültürümüzü bütün güzellikleriyle ne zaman meydana çıkarırsak, vatanımızı en çok o zaman seveceğiz ve bu kadar şiddetle seveceğimiz o sevimli vatan uğruna, şimdiye kadar yaptığımız gibi, yalnız tehlike zamanlarında hayatımızı değil, barış zamanlarında da bütün şahsi ve toplum tutkularımızı feda edebileceğiz. Görülüyor ki milli dayanışmayı kuvvetlendirmek için, ilk önce, milli kültürü yükseltmekle sorumlu olan aydınların bu işi çabuk başarmaları gerek.

Milli dayanışmanın birinci temeli “vatani ahlak” olduğu gibi, ikinci temeli de ” medeni ahlak” tır. Vatani ahlak, kendi milliyetimizi kutsal tanımaktan ibaret olduğu gibi, medeni ahlak da milletimizin fertleriyle onlara benzeyen diğer fertleri saygın tanımaktan ibarettir. Cemiyet kutsal olunca, onun fertleri de kutsal olmaz mı?

O halde vatanımızı, milletimizi nasıl seviyorsak, milletdaşlarımızı da öylece sevmeliyiz. Bütün milletdaşlarını sevmeyen bir adam, milletini de sevmiyor demektir.

Şimdiye kadar aydınların halkı ve halkın aydınları sevmesi mümkün değildi. Çünkü, terbiyelerini aydınlar Osmanlı medeniyetinden, halk ise Türk kültüründen almışlardı. Ayrı terbiyelerle yetişen iki sınıf nasıl birbirini sevebilir? Bundan başka, aydınlar sarayın kullarıydılar. memur oldukları zaman halkı soyarak sarayın israf ve eğlencelerine hizmet etmekten başka bir şey düşünmezlerdi. Tabii, bu yönden de, ezilmiş halk onları sevemezdi.

Aralarında rekabet, haset, çekememezlik gibi tutkular bulunduğu için, aydınların kendileri de birbirlerini sevmezlerdi. Memleketimizde, birbirini seven yalnız halktan olan fertlerdi ve eski devirde, milli dayanışma yalnız bu öz Türklerin içten seviyesine dayanıyordu.

Şurası da vardır ki medeni ahlak, yalnız milletimize mensup fertlerin saygın tanınmasında ve içten bir sevgiyle sevilmesinden ibaret değildir. Gerçi, başta, saygın tanılan ve sevilen fertler vatandaşlarımızdır. Çünkü bizi onlarla birleştiren ortak bir kültür, ortak bir yurt, ortak bir dil, ortak bir din vardır. Fakat, biz bir milli kültüre bağlı olduğumuzu gibi, bir de milletlerarası medeniyete dahiliz. Milli kültürümüzü sevdiğimiz gibi, medeniyetimizi de severiz. O halde medeniyetdaşlarımızı sevmemiş ve saygın görmemiz gerekmez mi?

Medeniyet topluluğu önce dini bir ümmet halinde başka Müslümanlık, Hıristiyanlık, Budistlik gibi evrensel dinler, birçok milletleri içlerine alarak, onları bitişik kaplardaki sular haline koymuşlardır. Fizik denemelerini de bitişik kaplardan birine konulan suyun hemen diğerlerine bölündüğünü ve hepsinde su seviyesinin hemen aynı yüksekliğe çıktığını görmüyor muyuz? Aynı ümmete bağlı bir milletin meydana getirdiği ilerlemelerin veya başına gelen çöküşlerin hemen diğerlerine geçmesi tıpkı bunun gibidir.

Milletlerarası bağlar önce böyle dini olarak başlarsa da, uzun gelişmelerden sonra, yalnız bilim ve fen sahasında birleşen, din dışı bir milletlerarası medeniyet de meydana gelebilir. Bugünkü Avrupa medeniyeti, Avrupa milletleri arasındaki bağlılık, bu iki örneğin geçiş devrinde bulunuyor. Avrupalı milletlerarası medeniyet birliği Japonlarla Yahudileri eşit şartlarla kendi medeniyetine mensup saydığı için, dini bir medenîyetten ve dine dayanan bir milletlerarası birlikten çıkmak istediğini ima ediyor. Fakat diğer taraftan Müslüman ülkelerin manda altında kalmasında hala ısrar göstermesi, eski haçlı bağnazlığından henüz kurtulmadığın gösteriyor. Bu bağnazlığın kalkması ve bizim de eşit şartlar içinde Avrupa medeniyetine girmemiz bizim için bir amaç olmalıdır. Kısaca medeni ahlak önce milletler bütün insanların sevmekten ve saygın görmekten ibarettir. Bütün bu fertlerin hayatına, mülkiyetine, özgürlüğüne onuruna tecavüz etmemek, medeni ahlakın teklif ettiği görevlerdendir.

Görülüyor ki, vatani ahlak dıştan merkeze doğru olduğu halde, medeni ahlak merkezden dışa doğrudur. Vatani ahlak sevgilerimizin vatan dairesinde yoğunlaşmasını ve toparlanmasını istediği halde, medeni ahlak bunları yavaş yavaş millet sınırlarını aşarak ümmet sınırlarına ve ümmet sınırlarını aşarak ülkelerin milletlerarası sınırlarına ve bunları da aşarak bütün insanlık dünyasına doğru genişlemesini ve yayılmasını arzu eder. Bazen, bu iki ahlak arasında arılık ve çatışma ortaya çıkabilir. Mesela, savaş zamanlarında vatani ahlak son derece şiddetlenerek, medeni ahlakı sönük bir hale getirir. Uzun barış dönemleri de, yalnız medeni ahlakı güçlendirerek vatani ahlakı zayıflatır. Savaşın bir çok maddi ve manevi yıkıntılarına karşılık, sosyal bir yararı da bulunduğunu ileri sürenler özellikle bu noktaya dayanıyorlar.

Görülüyor ki, milli dayanışmayı kuvvetlendirmek için, vatani ahlaka medeni ahlaktan daha fazla öncelik vermek ve insani değerin - medeni ahlakın dairelerinde - merkezden çevreye doğru gittikçe eksildiğini, çevreden merkeze doğru geldikçe arttığını ilke olarak kabul etmek gerekir. Yani, yukarıda söylediğimiz gibi değerin birinci derecesinde milletdaşlarımızı, ikinci derecesinde ümmetdaşlarımızı, üçüncü derecesinde medeniyetdaşlarımızı, dördüncü derecesinde bütün insanları görmemiz ve onları bu derecelerine göre sevmemiz gerekir.

Milli dayanışmayı kuvvetlendirmek için, vatani ve medeni ahlaklardan sonra, bir de mesleki ahlakı yükseltmek gerekir.

Her millet, sosyal iş bölümü sonucu olarak, bir takım meslek ve uzmanlık sınıflarına ayrılır: mühendisler, doktorlar, müzisyenler ressamlar, öğretmenler, yazarlar, askerler, avukatlar, tüccarlar, çiftçiler, fabrikatörler, demirciler, marangozlar, hallaçlar, terziler, değirmenciler, fırıncılar, kasaplar, bakkallar, v.d. bu guruplar birbirine karşılıklı olarak gerekli ve muhtaçtırlar. Birbirlerinin yaptıkları hizmetler, bu karşılıklı gerekli olmalar da bir tür dayanışma değil midir?
Bu tür dayanışmanın güçlenmesi için, önce iş bölümünün ancak ortak vicdana sahip bir toplum içinde ortaya çıkması şarttır. Başka başka milletlere mensup olup da aralarında ortak vicdan bulunmayan toplulukların iş bölümü gerçek iş bölümü niteliğinde değildir. Durkheim, bu tür hizmetlerin alınıp verilmelerine “karşılıklı parazitlik” adını veriyor. Mesela, eski Türkiye’de, Türklere Müslüman olmayanlar ortak bir ekonomik hayat yaşıyorlardı. Fakat, aralarındaki iş bölümü gerçek bir iş bölümüm değildi. Karşılıklı bir parazitlikten ibaretti. Çünkü, Türklerle bu Türk olmayan unsurlar arasında ortak bir vicdan yoktu. Türkler, Müslüman olmayanların politik parazitleriydiler: Müslüman olmayanlar da, Türklerin ekonomik parazitleriydiler. Milletlerarası ekonomik ilişkiler de hep bu biçimdedir.

Bu tür dayanışmanın güçlenmesi için ikinci şart da, meslek guruplarının tüm yurtta yaygın milli örgütler biçiminde organlar oluşturmasından sonra, her meslek sınıfında, mesleki bir ahlakın kurulmasıdır.

Meslek ahlakı, başka meslek guruplarının yapmasında sakınca olmadığı halde yalnız bir meslek üyelerine meslek gereği olarak yasak olan eylemleri gösterir. Mesela, bir bölgeye kolera girdiği zaman, oradan herkes kaçabilir, yalnız doktorlarla papazlar kaçamaz. Bunun gibi, herkes ticaret yapabilir. Resmi nüfusa sahip olan devlet memurları yapamaz. Asker sınıfından olanlarının korkak, polislerin düşkün hakimlerin tarafçı, öğretmenlerle yazarların cahil ve idealsiz olmaları meslek ahlakına aykırıdır. Katiplerin ağzı sıkı, avukatlarla doktorların kişilerini sırlarına saygı göstermeleri de meslek ahlakı gereklerindendir.

Bununla beraber, bu mesleki ahlakların yaptırımları da vardır. mesleki görevlerin bu yaptırımları her meslek örgütüne özel olarak bulunması gereken “Haysiyet divanları” dır.

Fertlerin meslek uzmanlarına karşı hayatlarını, onurlarını özgürlük ve çıkarlarını koruyacak tek yaptırım işte bu mesleki ahlaka ait örgütlerden ve yönetmeliklerden ibarettir. Bunlar var olmadıkça, farklı meslekler arasında gerçek bir dayanışma var olamaz. Şimdi, yukarıdaki sözler özetleyelim:

Milli birliğin güçlendirilmesi sosyal düzenin ve ilerlemenin, milli özgürlük ve bağımsızlığın temelidir. Milli birliği güçlendirmek için de: vatani, medeni, mesleki ahlakların güçlendirilmesi, yükseltilmesi gerekir.
Milli kültürümüzün bilinçli bir hale gelip yükselmesi için ne gibi örgütler gerekir? Önce milli kültürümüzü saklanmış olduğu gizli köşelerden aydınların gözleri önüne koyacak olan, arama kurumlarına gerek vardır. Bu görevi yerine getirecek kurumlar şunlardır: Milli Müze, Etnografya Müzesi, Milli Arşiv, Milli Tarih Kütüphanesi, İstatistik Genel Müdürlüğü.


(Devamı bir sonraki iltidedir)

TÜRKÇÜLÜĞÜN ESASLARI - Ziya GÖKALP - Kültür Bakanlığı Yayınları - 1975
Başlık: Ynt: TÜRKÇÜLÜĞÜN ESASLARI - ZİYA GÖKALP
Gönderen: Üçoklu Börü Kam - 01 Ocak 2008, 00:36:00
Birinci Bölüm : Türkçülüğün Özü

IX Milli Dayanışmayı Güçlendirmek
(Bir önceki iletinin devamıdır)

1) Türk halkının estetik dehasının canlı olarak gösteren ve fakirlik yüzünden eski Türk evlerinden parça parça çıkarılıp bedestenlerde satılan perdeler, halılar, şallar, ipekli kumaşlar, eski marangoz ve demirci işleri, çiniler, güzel yazı levhaları, tezhipli kitaplar, güzel çiltler, güzel yazılı Kuran-ı Kerim’ler, milli tarihimizin belgeleri olan eski paralar, vesaire, vesaire… hep yabancılar tarafından satın alınarak Avrupa’ya ve Amerika’ya taşınmaktadır. Bunların dışarıya çıkarılmasının önüne geçecek bir yasamı olmadığı gibi, bunların satın alarak milli sanat aşıklarının gözleri önüne koyabilecek milli bir müzemiz de yoktur. Gerçi, Topkapı Sarayı’nda büyük bir müzemiz vardır. Fakat, buna “Kültür Müzesi” demekten ziyade, “Medeni müze” adını vermek daha uygundur. Çünkü bu müze Türk kültürüne ait milli eserlere ikinci derecedeki önemi milletlerarası değere sahip eserlere vermiştir. Bu iddiamızın kanıtı şudur ki, şimdiye kadar yurdumuzdan sandık sandık çıkarılan Türklere özgü güzel eserlerin kaçırılmasına engel olmamış, bedestenlerde satılan bu güzel eserler satın alıp saklamağa çalışmamıştır.

Bu sözlerimizden, müzemizin dahi bir kurucusu olan Hamdi Bey merhumun değerce çük büyük olan yardım ve hizmetlerinin inkar ettiğim sanılmasın. Abdülhamid devrinin her türlü güçlüklerine rağmen, sırf kendi girişim ve çabasıyla bilim bakımından gayet değerleri bir müzeyi yoktan var eden Hamdi Bey’i takdir etmemek büyük bir nankörlüktür. Büyük kardeşinin bu kendi eserini zenginleştirerek koruyan Halil Bey efendiyi yüceltmemek de yine nankörlük olur. Bundan başak, bu müzede eski Türk paralarının ve geleneklerine dair birçok milli yadigarların varlığını, da kimse inkar edemez. Şu kadar var ki milli bir müzenin görevi milli eserlerin milyonda birin toplayıp da geri kalanlarının yabancılara kaptırmak değildir. Hamdi Bey müzenin bilim medeniyet ve milletlerarası değerleri oldukça yüksek olabilir; fakat milli kültüre ait değer öteki değerlerine oranla çok aşağıdır. Hatta, bu bakımdan Vakıflar Müzesi’ndeki eşyanın hemen hepsi Türk kültürüne ait eserler olduğu için, bu müze öncekinden daha değerli görülebilir.

Bu ifadelerden anlaşılıyor ki, bugün, bizde gerçek bir Türk müzesine gerek vardır. Bu Türk müzesi, Türlere ait güzel eserleri satın alabilmemiz için yeter derecede bir ödeneğe sahip olmalı ve her şehirde arayıcıları bulunmalıdır. Aynı zamanda. Yurdumuzdan bütün eski eserlerin ve güzelliklerin dışarı çıkarılmasını şiddetle yasak eder, bir yasa yapılmalıdır. Vakıflar Müzesi de İl Vakıflar memurlarını çalıştıracak olursa, vakıf binaların kalıntısı ve yıpranmış eşyası arasında daha birçok değerli anıtlar bulunabilecektir. İleride, bu üç müze birleşerek tek bir müze halini de alabilir. Herhalde, şimdilik, yalnız Türk kültürüne ait eserleri toplayacak milli bir müzeye şiddetle gerek vardır.

2) Etnografya Müzesi’nin hali, milli müzeninkinden başkadır. Milli müze, milli tarihimizin müzesidir. Etnografya Müzesi ise, milletimizin bugünkü hayatının müzesidir. Bugünün geçmişten farklı ne ise, Etnografya Müzesinin de milli tarih müzesinden farkı odur.

Etnografya Müzesi, öncelikle milletimizin bugün çeşitli illerde, kazalarda, şehirlerde, köylerde, obalarda, kullanmakta olduğu bütün eşyayı toplayacaktır. Bu toplanan eşyadan her türlü sırasıyla en ilkel biçimden en gelişmiş biçimine kadar, bir gelişim sırası halinde dizilecektir. Mesela, ayakkabı türünü alalım: Bunun en ilkel biçimi olan çarıktan başlayarak, en gelişmiş içimi olan zarif fotinlere kadar bütün gelişim aşamaları dereceli bir dizi halinde sıralanacaktır. Başa giyilenler, erkek ve kadın elbiseleri, eyer takımları, çadırlar, yataklar, v.b. hep böyle gelişim sıraları ile dizilecektir. Evlerin, olduğu gibi taşınması mümkün olmayan ve sair büyük binaların küçük modelleri yapılacaktır. Köy, şehir, köprü, cami, gibi manzaraların fotoğrafları aldırılacaktır.

Fakat, Etnografya Müzesi’nin toplayacağı şeyler yalnız bu gibi maddi eşya ile sınırlı değildir. Halk içinde hala yaşamakla bulunan peri masallarını, koşmak ve destanları, mani ve tekerlemeleri, atasözlerini ve bilmeceleri, fıkra ve menkıbeleri şehir şehir, köy köy araştırmalar yaptırarak toplanmak görevi de Etnografya Müzesi’ne aittir. Aynı zamanda her nahiyenin konuştuğu Türk ağızlarına ait özel kelimeleri, özel fonetiği, özel gramer ve sentaks kurallarını da toplayacaktır. Bunlardan başka halk arasında “tandırname ahkâmı” veyahut “keçe kitap” adları verilen ve hala tahsilsiz kadınlarla bilgisiz halk arasında inanılmakta bulunan eski boş inanışları ve bunlara bağlı bulunan ve içine büyükçülük de karışan dini törenleri de toplayacaktır. Mesela, bu inanışlardan birine göre, her insanın kendisine özel bir perisi vardır ki sahibinin kırıklı olduğu zamanlarda sonra derece azgınlaşarak tehlikeli bir durum alır. İnsanlar, aşağıdaki üç halde farklı olurlar:

1) Bir çocuk dünyaya geldiği zaman, çocukla beraber, annesi ve babası faırklı olurlar. 2) Bir evlenme olduğu zaman hemen gelin, hem de damat kırklı olurlar. 3) Bir adam olduğu zaman, onunla aynı evde yaşayan bütün yakın akrabaları kırklı olurlar.

Kırklıların yerine getirmeğe dikkat etmeleri gereken birtakım sihri - dini törenler vardır: Mesela, iki kırklı kadın - bunlar, ister aynı nedenden ister ayrı nedenlerden kırklı olmuş olsunlar bir odada rastgele birleşirlerse mutlaka öpüşmeleri gerekir. Öpüşmezlerse, perileri birbiriyle kavga ederler: perilerden biri bu kavgada yaralanırsa yahut ölürse aynı durum sahibine de yansıyacağından bu töreni gerçekleştirmekte büyük tehlike vardır. Yine iki kırklı insan, biri diğerinin üstünde bulunan iki odada yatamazlar.

Tandırname’ye göre, her adamın bir perisi olduğu gibi, her evinde bir perisi vardır. Ev perisi evin temiz tutulmamasından öfkelenir. Bu öfkelenme aileye zarar vereceğinden, ev kadını evin her tarafını temiz tutmağa dikkat eder. Demek ki, bu batıl inançlar içinde yararlı olanlar da vardır. Etnografya Müzesi, bunlardan başka, her ildeki fonetik ile halk melodilerini ya fotoğraf aletiyle, yahut nota yöntemiyle kaydeder. Demek ki Etnografya Müzesi’nin mutlaka bir fotoğrafçısı, ve bir notacısı olmalıdır. Masal toplayanlar, herkesten dinledikleri masalları gelişi güzel almamalıdırlar. Masalcı adı verilen birtakım ihtiyar kadınlar veya erkekler vardır ki, bunlar masalları gelenekten gelen deyimlerle ve güzel üsluplarla anlatırlar. Böyle geçek bir masalcı ele geçirilirse, onun anlatacağı bütün masallar aynen alınmalıdır. Çünkü milli masallar, ancak böyle her deyimi bir kurum olan masallardır. Koşmalar, Türküler ve nağmeler de gerçek saz şairlerinden alınmalıdır. Nasreddin Hoca’ya, Karagöz’e İncili Çavuş’a, Bekir Mustafa’ya Bektaşilere ait fıkralar da onları iyi bilenlerden öğrenilmelidir. Milletlere ve mesleklere ait taklitler meddahlardan alınmalıdır. Tandırname inanışları onlara henüz inanmakta bulunan okuma-yazma bilmeyen kadınlardan sorulmalıdır. Her yerin diyalektine ait incelemeler de yerlerinde yapılmalıdır.

3) Milli Arşiv, bakanlıkların gizli olan özel arşivlerinden başkadır. Milli Arşiv, artık hükümetle ilgisi kalmamış, eski yazılı belgelerin hazinesidir ki milletin tarihçileri ve bilim adamları için sınıflandırılmış bir biçimde düzenli bir yönetim altında göz önüne koyulurlar. Ne yazık ki, gerek Babıali’ye ve Dışişleri Bakanlığı’na, gerek Defter-i Hakani’ye, Vakıflara ve fetvahane’ye ait eski yazılı belge mahzenleri şimdiye kadar ne bir araya toplanmış, ne sınıflandırılmış ne de korunmalarına özen gösterilmiştir. Milli tarihimizin en doğru belgeleri olan bu yazılı belgelerden en önemlileri aşırılarak Avrupa kütüphanelerine taşınmaktadır.

Diyarbakır gibi bazı eski il ve eyalet merkezlerinde oldukça değerli olan eski yazılı belgelerin bakkallara satılarak paket kağıdı olarak kullanıldığı gerçektir. Görülüyor ki, milli bir arşivin de kesinlikle hızla kurulması gereklidir.

4) Milli Tarih Kütüphanesi de, Genel Kütüphaneden başkadır. Genel Kütüphane bilimin edebiyatın her dalına ait kitapları içine almalıdır. Milli Tarih Kütüphanesi ise, yalnız milli kültürümüzü oluşturan kurumlara ait tarihleri ve tarihi kaynaklarla belgeleri içermelidir. Bu kitaplar ve belgeler dinimizin, ahlakımızın, hukukumuzun, felsefemizin, edebiyatımızın, müziğimizin, ekonomimizin, askerliğimizin, politikamızın, bilimimizin ve fenlerimizin tarihlerini ve belgelerini tümüyle bir arada bulundurmalıdır. O halde ki, bu tarih dallarından herhangi birinin tarihini yazmak isteyen bir tarihçi, gerekli gördüğü bütün kaynakları ve belgeleri bu kütüphanede hazır bulabilsin.

5) İstatistik Genel Müdürlüğü de her Bakanlığın kurduğu özel istatistik örgütlerinden başkadır. Çünkü her bakanlığın kuruduğu istatistik örgütü yalnız kendi resim işlemlerini gerek duyduğu istatistiği rakamlara önem verir. İstatistik genel Müdürlüğü ise, milli kültürün meydana çıkması için gerekli olan ve milli hayatın bütün dallarını içine alan, genel bir istatistik örgütüdür. Avrupalı bir uzmanın yönetiminde bulunacak olan genel istatistik müdürlüğü kurulduktan sonra, bakanlıklara ve diğer resmi olmayan kurumlara bağlı bütün istatistikle ilgili örgütün onun yönetimi altına verilerek hepsi aynı yöntem ve sistem içinde çalıştırılacaklardır. İşte ancak böyle merkezi bir uzmanlık dairesine mensup bütün alanları kavrayan bir istatistik örgütü oluştktan8 sonradır ki memleketimizde istatistiği rakamlarda sosyal eksiklerimizin ve yeteneklerimizin anlaşılması mümkün olur. Uygulanana reformları ve yeniliklerin toplum için zararlı oldukları da ancak böyle esaslı istatistik defterlerinin hazırlanmasından sonra bulunur ve incelenebilir.

Milli kültürün bu saydığımız örgütlerin sadece milli kültürü arayıp bulmağa yarayanlardır. Milli kültürün başka birtakım kurumları da vardır. Bunların görevi de, milli kültür aranıp bulunduktan sonra, Avrupa Medeniyeti’nin onun çeşitli dallarına aşılanmasından ibarettir. Bu görevi yerine getirecek kurumlarda şunlardır: Türk Üniversitesi, Türkiyat Enstitüsü’dür. Bunlardan, örnek olarak, konservatuarı alalım: İstanbul’da var olan Darüllelhan (Konservatuar), dümtek usulün, yani Bizans müziğinin konservatuarıdır.

Bu kurum ilkel unsurları halkın içten melodilerine kendisinin gösteren ve Avrupa Müziğine uyularak armonize edildikten sonra modern ve Batılı bir nitelik kazanacak olan gerçek Türk Müziğine hiç önem vermemektedir. Şimdiki Darülbedayı (Şehir Tiyatrosu) de aynı durumdadır. Çünkü, tiyatronun ilerlemesi en çok güzel Türkçe’yle halk ölçüsünün kabulüne bağlıyken var olan şehir tiyatrosu bu esasları yeterli derecede değer vermemektedir. Buna göre, bu iki kurumun Türk Konservatuarı ve Türk Tiyatrosu haline getirilmeleri de gerektir.

Var olan kurumlar içinde Türk kültürüne yardımcı olan yalnız üniversitedir.

Üniversitenin Edebiyat Fakültesi adeta Milli Kültür fakültesi demek olduğundan, milli kültürü en çok yükselmeğe çalışan bu kurumdur.

Türkoloji Enstitüsü’ne gelince, bugün, böyle bir kurumu en gelişmiş bir biçimde oluşturma imkanı vardır. Çünkü, Avrupa’nın çeşitli milletlerinde Türkoloji için canını adamış büyük Türkologları ve enstitüye üye sıfatıyla almak mümkündür. Avrupalı Türkologlarla yerli Türkologlarımızdan kurul bir enstitü oluşturulursa bu kurul hem milli kültürün hazinelerini arayabileceği hem de milletlerarası akademiler alanında ilmi bir otorite kazanacaktır.


TÜRKÇÜLÜĞÜN ESASLARI - Ziya GÖKALP - Kültür Bakanlığı Yayınları - 1975
Başlık: Ynt: TÜRKÇÜLÜĞÜN ESASLARI - ZİYA GÖKALP
Gönderen: Üçoklu Börü Kam - 01 Ocak 2008, 00:42:22
Birinci Bölüm : Türkçülüğün Özü

X Hars ve Tehzip


Fransızca “culture” kelimesinin iki ayrı anlamı vardır. Bu anlamlardan birini hars (milli kültür), diğerinin “tehzib” (yetiştirme, yükseltme) biçiminde dilimize çevirebiliriz. Kültür hakkındaki bütün yanlış anlamalar, Fransızca kültür kelimesinin böyle iki anlamlı olmasındandır. O halde biz, dilimizde, bu iki anlamı hars ve tehzib kelimeleri ile ayırırsak, kendi ülkemizde bu yanlış anlamalara son vermiş oluruz. Hars ile tehzib arasındaki farklardan birincisi, harsın demokratik, tehzibin aristokratik olmasıdır. Hars halkın geleneklerinden, yapageldiği şeylerden, örflerinden, sözlü ve yazılı edebiyatından, dilinden, müziğinden dininden, ahlakından, estetik ve ekonomik ürünlerinden ibarettir. Bu güzel şeylerin hazinesi ve müzesi hak olduğu için, hars demokratiktir. Tehzib ise, yalnız yüksek bir tahsil görmüş, yüksek bir eğitim ile yetişmiş gerçek aydınlara özgüdür. Matthew Arnold’un “tatlılık ve ışık mezhebi” deyimi ile açıkladığı anlam tehzib’in tanımı demektir. Tehzibin esası, iyi bir eğitim görmüş olmak; rasyonel bilimleri güzel sanatları, edebiyatı, felsefeyi, bilimi ve hiçbir bağnazlık karıştırmaksızın dini; gösterişsiz, içten bir aşk ile sevmektir. Görülüyor ki tehzib özel bir eğitim ile meydana gelmiş, özel bir duyuş düşünüş ve yasayış biçimidir.

Hars ile tehzibin ikinci farkı, birincinin milli ve ikincinin milletlerarası olmasıdır. Bir insan, milli kültürün etkisi ile belki de yalnız kendi milletinin kültürüne değer verir. Fakat, tehzib görmüşse, başka milletlerin kültürlerini de sever ve onların lezzetlerinin de tatmağa çalışır. Buna göre tehzib, ilişki kurduğu insanları biraz insani biraz hoşgörülü her kişiye her millete karşı iyilik ister ve “eclectique” (elektik 0 seçkici) yapar.

Hars ile tehzibin bu ikinci farkı bizi milliyetçilik ve milletlerarasıcılık probleminin derinleştirilmesine götürüyor:

Millet, aynı harsta ortak olan fertlerin bütünüdür. Milletlerarasılık, aynı medeniyete ortak olan milletlerin bütünüdür. Milletlerarasılığa “medeniyet” topluluğu da denilebilir.

Fakat, medeniyet topluluğunu özel bir medeniyetin üyesi milletlerin bütünü gibi görmeye kişiler de vardır. bunlara göre, ayrı ayrı medeniyetler yoktur. Bütün insanların toplamı bir tek medeniyet topluluğundan ibarettir ve bu bir tek medeniyet topluluğu milletlerden değil, fertlerden kuruludur. Bu fikirde bulunan insanlara kozmopolit adı verilir. Kozmopolitler, Milletim nev-i beşerdir. Vatanım ruy-ı zemin” diyen dünyacılardır. Bunların medeniyet topluluğu hakkındaki görüşleri milliyetçilerinkilerle uzlaşamaz. Çünkü milliyetçilerle göre, insanlık, zooloji biliminde diğer hayvan türleri ile beraber incelenen, insan türünden ibarettir. Toplumsal kişiler demek olan “insanlar” ise, milletler halinde yaşarlar. Türkçülük, millet esasını kabul etmeyen hiçbir sistemle uzlaşamayacağından, kozmopolitleri içine alamaz.

Milletlerarasıcılığa gelince; bu, tamamen kozmopolitliğin zıttıdır. Çünkü, milletlerarasıcılara göre, medeniyet topluluğu bütün insanların hepsi demek değildir. Zaten medeniyet bir değil, bir çoktur. Her medeniyetin kendisine özgü bir topluluğu yani bir medeniyet topluluğu vardır. Aynı zamanda, bu medeniyet toplulukları kişilerden değil, milletlerden meydana gelmiştir. Medeniyet topluluğu bir topluma benzetilirse, onun kişileri de milletler olur. Medeniyet topluluğuna “milletler toplumu” denilmesi bundandır.

Fakat, bu “Milletler Toplumu” terimi doğru değildir. Çünkü toplum, ortak bir vicdana milli sahip olan, tam birlik demektir. Ortak vicdan harstan ibaret olduğu için, toplum kadrosuna girebilecek topluluklar, ancak milletlerle onların kökleri olabilirler. Diğer taraftan, birçok toplumları içine alan daha büyük birimlere topluluk adı verilir. “Milletler toplumu” yerine “Milletler topluluğu” demek daha uygundur.

Bu sözlerden anlaşıldı ki her medeniyet topluluğu bir milletlerarasılık dairesidir. Bir toplumun milli bir harsı olması, onun milletlerarası bir medeniyete de ait olmasına engel değildir. Medeniyet, aynı milletlerarasılığa üye milletlerin ortak kurumlarının bütünü demektir.

Demek ki, bir milletlerarasılık içinde, hem onu oluşturan bütün milletleri kapsayan ortak bir medeniyet, hem de her millete özgü milli harslardan oluşmuş bir haslar koleksiyonu vardır. O halde, biz, Avrupa Medeniyetine girdiğimiz zaman, yalnız milletlerarası bir medeniyete mirasçı olmakla kalmayacağız; aynı zamanda, medeniyetdaşımız olan bütün milletlerin kültürlerinden de tat almak imkanına sahip olabileceğiz. Milli bir toplum nasıl iş bölümü ve uzmanlık yoluyla meslek gruplarına ayrılmışsa, milletlerarası bir topluluk yad adeta milletlerarası bir iş bölümünün ve milletlerarası uzmanlığın hükmüne uyarak, milli ve özel nitelikte kültüre ayrılmıştır.

Buna göre insanlar, sadeci milli sevkleriyle tattıkları zaman, yalnız milli kültürlerine uygun eserlerden hoşlanırlar. Fakat, insan, her gün yemeği yemekten usandığı gibi sürekli aynı türe ait edebiyattan, aynı müzikten aynı mimariden, v.b. gıda almaktan da bıkar. Bu nedenle midesine düşkün olanlar, her gün yeni listelerini değiştirdikleri gibi, tehzibli adamlar da zaman zaman, başka kültürlerin çeşnileriyle ağız değiştirmeğe gerek duyarlar.

Eski zamanlarda esnaf dernekleri belirli zamanlarda, “arifane ziyafetleri” yaparlardı. 1 Her esnaf, kendi evinde en iyi yapılan yemeği yaptırır, kırda veya bir evde birleşerek bu yemekleri beraberce yerlerdi. Medeniyet topluluğunun milletlerarası ilişkileri de bir “arifane ziyafeti” gibidir. Her millet bu ziyafete kendi kültürünü götürerek bütün milletlerin kültürlerinden sevk alma hakkını kazanır. Şu kadar var ki, yalnız milli kültüründen hoşlanan “milli zevk” ile, yabancı kültürlerden haşlanan “dış zevk”i birbirine karıştırmamalıdır. Avrupa’nın bütün milletlerinde gördüğümüz normal örneğe göre, her milletin asıl sürekli olan zevki, milli zevkidir; dış zevk, ancak ikinci bir dereceden kaldığı zaman kabul edilebilir. Eski Osmanlı hayatında ise, iş böyle değildi. Yüksek tabakadan dış zevk, asıl ve sürekli zevk halini almıştır. Milli zevke gelince, ikinci derecede değerden bile yoksun bırakılmıştı. Bu sebeple ki edebiyatımız acem zevkinin, Tanzimat edebiyatı da fransız zevkinin ürünlerinden ibaret kaldı. Ve şimdiye kadar, bizde milli bir edebiyat oluşmadı. O halde, tehzib, böyle hastalıklı bir hal aldığı zamanlar, zararlı olur. Bir tehzib, milli kültürün hukukuna uyduğu sürece, normaldir. Milli kültürün haklarını çiğnemeğe başladığı andan itibaren hasta ve sağlıksız bir tehzib niteliği alır.

Bu açıklamalar gösteriyor ki, Türkçülük kozmopolitlikle bağdaşamaz. Hiçbir Türkçü kozmopolit olmadığı gibi, hiçbir kozmopolit de Türkçü olamaz. Fakat Türkçülükle milletlerarasıcılık arasında , uzlaşmaya engel hiçbir zıtlık yoktur. Her Türkçü, aynı zamanda, milletlerarasıcıdır. Çünkü her birimiz milli ve milletlerarası medeniyetten, diğer taraftan her biri özel ve orijinal lezzetlerin bir derlemesi olan yüzlerce başka milli kültürden bir derlemesi olan yüzlerce başak milli kültürden hisselerimizi almaktan ibarettir. Tanzimat’tan beri resmen mensup olduğumuz medeniyete gelince, bu da Batı medeniyetidir.
İşte modern topluluğumuz olan bu batı medeniyeti ile, ona ait bütün milli kültürlerden payımızı almak içindir ki, Telif ve Türcüme Encümeni, (Özgün ve çeviri eser hakları kurulu) batı medeniyetinin milletlerarası nitelikteki bütün ana kitaplarını (otorite tanılan monografileri) ve milli kültürlerin çiçekleri hükmünde bulunan bütün şaheserleri dilimize çevirmeye. karar verdi.

Görülüyor ki, Türkçülerin kültür dedikleri şey ne Fransızların “kültür”ü, ne de Almanların “kültür”üdür. Fransızlara göre Fransız kültürü öteden beri, yalnız edebi gücü ile üniversel bir tehzib niteliğini kazanmıştır. Almanlara göre, güya Alman kültürü de, orduları yenilmemiş olsaydı, askeri ve ekonomik kuvvetleriyle, bütün dünyaya egemen olacaktı. Türk kültürünün etkinliği bunlar gibi pasif değil, aktiftir. Biz milli kültürümüzü yalnız kendi zevkimiz için, kendimiz tadına varmak için yapacağız. Başka milletler de ondan Loti’lerin, farrere’lerin yaptığı gibi, ara-sıra tadarak lezzet alabilirler. Nasıl ki biz de Fransız, İngiliz, Alman, Rus, İtalyan milletlerinin kültürlerinden arasıra zevk alıyoruz ve alacağız. Fakat bundan sonra, bu zevk alışımız, hiçbir zaman egzotizmin sınırını aşamayacaktır. Bizce, fransızlara, ingilizlere, almanlara, ruslara, italyanlara ait güzellikler ancak egzotik güzellikler olabilir. Bu güzellikleri sevmekle beraber, hiçbir zaman, gönlümüzü onlara vermeyeceğiz. Biz gönlümüzü, ezelden beri, milli kültürümüze vermişizdir. Bizim için dünya güzeli, milli kültürümüzün güzelliğinden ibarettir. Biz, medeniyet, irfan, ekonomi ve tehzip açılarından Avrupa milletlerinden çok geri kalmış olduğumuzu inkar etmeyiz ve medeniyetçe onlara yetişmek için bütün gücümüzle çalışacağız. Fakat, kültür açısından hiçbir milleti kendimizden üstün görmeyiz. Bize göre Türk kültürü dünyaya gelmiş ve gelecek olanların en güzelidir. Buna göre, en Fransız kültürünün, ne de alman kültürünün taklitçisi ve uyruğu olmamıza imkan yoktur. Biz onları da diğer kültürler gibi, yalnız milletlerine özgü özel kültürler sayarak ve onlardan, diğer kültürler gibi, egzotik bir zevkle lezzet alırız.

Görülür ki Türkçülük, bütün aşkı ile yalnız kendi orijinal kültürüne vurgun olmakla beraber şoven ve bağnaz da değildir. Avrupa medeniyetini tam ve sistematik bir biçimde almaya azmettiği gibi, hiçbir milletin kültürüne karşı yabancı, kalma ve küçümseme duygusu da yoktur. Aksine bütün milli kültürlere değer veririz ve saygı duyarız. Hatta birçok kötülüklerine uğradığımız milletlerin bile,politik kurumlarını sevmekle e beraber, medeni ve kültürel eserlerine hayran, fikir adamları ile sanatçılarına karşı saygılı olacağız.


TÜRKÇÜLÜĞÜN ESASLARI - Ziya GÖKALP - Kültür Bakanlığı Yayınları - 1975

1. BÖLÜMÜN SONU
Başlık: ZİYA GÖKALPİ OKUMAK VE ANLAMAK
Gönderen: YALNIZ_KURT - 17 Ocak 2008, 14:33:20
Kendine Doğru


"Atanın içkisi köpüklü kımız,
Arpa suyu içme." dedi bir Kırgız,

Evinin yemişi erikle elma,
Komşunun bağından hurmayı alma,

Başka dile uymaz annenin sesi,
Her sözün ararsan vardır Türkçesi.

Duymadan düşünme, görme sezmeden,
Kendi duygun olsun usunu yeden.

Dile, yap! Tanrı'nın sensin bileği
Göktürk'ün sendedir yüce dileği.

Demir sana tapar, şimşek baş eğer
İsteme, sen yarat; görme, sen göster!

                             
                                Ziya GÖKALP
Başlık: Ynt: ZİYA GÖKALPİ OKUMAK VE ANLAMAK
Gönderen: Borokhul Noyan - 17 Ocak 2008, 15:21:38
TURAN

Nabızlarımda vuran duygular ki tarihin
Birer derin sesidir, ben sahifelerde değil
Güzide, şanlı, necip ırkımın uzak ve yakın
Bütün zaferlerini kalbimin tanininde
Nabızlarımda okur, anlar, eylerim tebcil.

Sahifelerde değil, çünkü Atilla, Cengiz
Zaferle ırkımın tetviç eden bu nasiyeler,
O tozlu çerçevelerde, o iftira amiz
Muhit içinde görünmekte kirli, şermende;
Fakat şerefle numayan Sezar ve İskender!

Nabızlarımda evet, çünkü ilm için müphem
Kalan Oğuz Han'ı kalbim tanır tamamiyle
Damarlarımda yaşar şan-ü ihtişamiyle
Oğuz Han, işte budur gönlümü eden mülhem:

VATAN NE TÜRKİYEDİR TÜRKLERE, NE TÜRKİSTAN
VATAN, BÜYÜK VE MÜEBBET BİR ÜLKEDİR: TURAN
 

Ziya Gökalp
Başlık: Ynt: ZİYA GÖKALPİ OKUMAK VE ANLAMAK
Gönderen: ilteris9 - 19 Ocak 2008, 21:11:16
Rahmetli Ziya Gökalp Usta bir ayrıydı...
Başlık: Ynt: ZİYA GÖKALPİ OKUMAK VE ANLAMAK
Gönderen: şaman - 02 Mart 2008, 14:45:16
 Türk Töresi, Türkçülüğün Esasları ve Türkleşmek, islamlaşmak, muasırlaşmak adlı üç eseri her ırkdaşımız tarafından öncelikli okunması gereken eserlerdir.. Milli devletimizin kurucusu ulu önder Mustafa Kemal'e -ideolojik manada- fikir babalığı yapan Gökalp'in ruhu şad olsun..
Başlık: Ynt: ZİYA GÖKALPİ OKUMAK VE ANLAMAK
Gönderen: motun yabgu - 02 Mart 2008, 14:52:36
Su islamlasmayi eklemeseydi,daha makbule gecerdi,ihtiyactan fazla islamlasmanin sonu karanliktir,ruhu sad mekani Tanri dagi olsun TTK
Başlık: Ynt: ZİYA GÖKALPİ OKUMAK VE ANLAMAK
Gönderen: ilteris12 - 02 Mart 2008, 15:41:57
Su islamlasmayi eklemeseydi,daha makbule gecerdi,ihtiyactan fazla islamlasmanin sonu karanliktir,ruhu sad mekani Tanri dagi olsun TTK

 Ziya Gökalp'i değerlendirirken içinde yaşadığı devride iyi anlamak lazım. Yaşadığı dönemdeki Osmanlı kalıntısı hilafet devletinde, sahip olduğu fikirler zaten kendisine ''Kafir'' denmesine yetecek derecedeydi. Ziya Gökalp gibi bir düşün adamı her 10 yılda bir bu millete nasip olsa, bu memlekette ne yobaz kalırdı ne de İrticacı.
Başlık: Ynt: ZİYA GÖKALPİ OKUMAK VE ANLAMAK
Gönderen: SelmaUlusal - 27 Mayıs 2008, 23:53:43
VATAN NE TÜRKİYEDİR TÜRKLERE, NE TÜRKİSTAN
VATAN, BÜYÜK VE MÜEBBET BİR ÜLKEDİR: TURAN.....

Ruhu Şad mekanı uçmak olsun....
esenlikler...
Başlık: Ynt: ZİYA GÖKALPİ OKUMAK VE ANLAMAK
Gönderen: şaman - 11 Haziran 2008, 19:43:03
 Türkçülüğün esasları adlı eserinde şöyle söylüyor: millet; aynı eğitimi, aynı terbiyeyi almış kişilerin bütünüdür.. açık konuşmak gerekirse ülkemizdeki bazı -hamamböceği ırkından olan- kişiler istediği kadar aynı eğitim ve terbiyede olsun, bizimle aynı kefeye konamaz.. Ziya Gökalp'in bazı tespitleri düşündürücü. Eserlerini daha geniş çaplı inceleyen arkadaşlarımız varsa biraz bilgi sunsunlar lütfen. TTK
Başlık: Ynt: ZİYA GÖKALPİ OKUMAK VE ANLAMAK
Gönderen: ilteris6 - 11 Haziran 2008, 20:04:15
Türkçülüğün esasları adlı eserinde şöyle söylüyor: millet; aynı eğitimi, aynı terbiyeyi almış kişilerin bütünüdür.. açık konuşmak gerekirse ülkemizdeki bazı -hamamböceği ırkından olan- kişiler istediği kadar aynı eğitim ve terbiyede olsun, bizimle aynı kefeye konamaz.. Ziya Gökalp'in bazı tespitleri düşündürücü. Eserlerini daha geniş çaplı inceleyen arkadaşlarımız varsa biraz bilgi sunsunlar lütfen. TTK

Ziya Gökalp,en önemli Türk büyüklerinden birisidir ve Türkçülüğün Babası nâmını taşır.Türkçülüğü ilk kez sistemleştirten de odur.
Gökalp'in eserlerini tamamen ve sindirerek okumadan onu anlayamazsınız.
Millet şüphesiz ki aynı eğitimi aynı terbiyeyi almış kişilerin bütünüdür.Bu doğru bir tespittir.Ancak milletin tanımını çok geniş bir çerçevede yaptığını bilmeden ve az okuyarak sadece bu kısmı cımbızla çekil alıp göstermek üstüne üstlük sanki Gökalp'in gayri Türkleri de Türkleştirdiğini söylemek cehalettir.Gökalp aynı zamanda bir milletin fertlerinin aynı ''IRK VE MENŞE BİRLİĞİNDE,DİLDE,DİNDE,KÜLTÜRDE''birleştiğini söylemiştir.
Gökalp, devrine göre mükemmel bir soycudur,vatanseverdir.Gökalp'in doğum tarihi 1860'dır.Yaşlı Osmanlı devletinde,daha Türk milliyetçiliği fikri yeni yeni alevlenirken Gökalp'in düşünceleri ve eylemleri kusursuz bir Türkçülüktür.Daha o yıllarda Türkçe ezan fikrini savunan bir yüceden bahsediyoruz..Daha o yıllarda Türk Soyculuğu yapan,Türkçülüğü sistematikleştiren sayısız şiir,makale ve eser yazmış Türkiye'nin ilk sosyoloğundan,kültür bilimcisinden bahsediyoruz..

Gökalp,Türk'ün erenidir,evliyasıdır.Ruhu şad olsun.
Başlık: Ynt: ZİYA GÖKALPİ OKUMAK VE ANLAMAK
Gönderen: ilteris6 - 11 Haziran 2008, 20:07:16
BU BİLGİLERİ BİLMEYENLER AŞAĞIDAKİ YAZIYI OKUSUNLAR

ZİYA GÖKALP'İN HAYATI


   Cumhuriyet ülküsünün yerleşmesinde ve Atatürk devrimlerinin gerçekleşmesinde düşünceleri en büyük esin kaynaklarından biri olan Ziya Gökalp,1876’da Diyarbakır’da doğdu. Asıl adı Mehmed Ziya’dır. Gökalp adı ilk kez ‘Altın Destan’ şiirinde kullandığı ÖzTürkçe takma addır. Babası il evkaf müdürlüğü,nüfus müdürlüğü,il yönetim kurulu üyeliği görevlerinde bulunan ve ‘Diyarıbekir’ gazetesinin başyazarlığını yapan Mehmed Tevfik Efendidir.Ziya Gökalp,4 yaşında babasını yitirdi.

  Orta öğrenimini Mekteb-i Rüştiye-i Askeriye’de tamamladıktan sonra 1886’da Mekteb-i İdadi-i Mülkiye’ye girdi; ancak beş yıllık olan bu okul, kendisi son sınıftayken yedi yıla çıkarıldığı ve son sınıf öğrencilerine beş yılda bitirme olanağı tanınmadığı için 1894’te okuldan ayrıldı.

  Daha önce amcası müderris Hacı Hasib Efendi’den Arapça ve Farsça dersleri almış, yine amcasının etkisiyle İslam felsefesi ve tasavvuf konularında çalışmıştı. Lisedeyse, okul müdüründen Fransızca dersleri aldı. Birbirine karşıt bu iki eğilim, Osmanlı ülkesinde olduğu gibi genç Ziya’nın iç dünyasında da sarsıntılara, bunalımlara yol açtı. Ayrıca II.Abdülhamid baskısına direnme duyguları içinde yaşayan genç Ziya, bir ruh kargaşası içindeydi.O yıllarda İdadi’de öğrencileri üç defa ‘Padişahım çok yaşa!’ diye bağırtmak usulü vardı.Çoğu yazarlar,dördüncü sınıf öğrencisi genç Ziya’nın bir gün ’Milletim çok yaşa!’ diye bağırdığını,bu yüzden soruşturma açılmışsa da,anlayışlı yöneticilerin bu sözü ’Padişahım,milletinle çok yaşa!’ kılığına sokarak olayı örtbas ettiklerini yazmışlardır.

  Bir süre sonra yüksek öğrenim görmek için İstanbul’a gitmeye karar verdi. Ancak kendisini büyüten amcası ve dayısı, bu isteğini kabul etmeyerek, Diyarbakır’da kalmasını istediler. Aslında yeğenlerini siyasal ve toplumsal karışıklıklar ve güçlükler içindeki başkente göndermek istememeleri pek de haksız değildir. Bundan dolayı Ziya’nın bunalımları daha da arttı. Bir gün kafasına bir kurşun sıkarak canına kıymak istedi; ama kurşun kafatasında kaldı, bu nedenle ölmedi. Azrail,ileride ulu bir bilge olarak Türk milletinin hafızasında yer edecek olan Ziya Gökalp’i hayattan alamamıştı.

  1895’te İstanbul’a gitti; parasız yatılı olduğu için sınavla Baytar Mektebi’ne girdi. Ancak kültürel bunalımına da bir çare bulması gerekiyordu; bundan dolayı, o sırada tanıştığı Dr. Abdullah Cevdet’in etkisiyle, Abdülhamid yönetimine karşı gizli çalışan derneklerle bağlantı kurdu. Paris’e kaçmış olan Jön Türklerle mektuplaşmaya başladı. Son sınıfta dinlence maksatlı Diyarbakır’a gitti. Burada da rahat durmadı; yasak kitaplar okuduğu, zararlı eylemlerde bulunduğu gerekçesiyle 1898’de tutuklandı. Bir süre tutuklu kaldıktan sonra İstanbul’a, okuluna döndü. Ne var ki okula dönünce, gençleri Diyarbakır’da valiye karşı kışkırttığı konusunda ihbar bulunduğu, inceleme yapıldığı gerekçesiyle okula alınmadı. İncelemenin sonucunu bir otelde beklerken yeniden tutuklandı; on üç ay tutuklu kaldıktan sonra da 1900 yılında memleketi Diyarbakır’a sürgün edildi.

  Okulunu bitirmekten umudunu kesince, Diyarbakır Ticaret Odası’nda yazman olarak çalışmaya başladı, daha sonra Diyarbakır Vilayet İdare Meclisi yazmanlığı yaptı. Bu arada o sırada ölmüş olan amcası Hasib Bey’in kızı Vecihe Hanım’la evlendi.

   Diyarbakır’da vaktinin çoğunu okumakla ve yazmakla geçiriyordu. Bir yandan da siyasetle uğraşıyordu.İlk yazılarını, Diyarıbekir gazetesinde yayımladı. Abdülhamid karşıtı olan derneklerle de bağlantısını sürdürüyordu. Bu sırada sarayın tuttuğu İbrahim Paşa adlı bir Kürt reisinin Türklere eziyet etmesi üzerine, çevresinde topladığı gençlerle, telgrafhaneyi basıp saraya telgraf yollayarak ve bu arada halkı ayaklandırarak, İbrahim Paşa’nın kentten sürülmesini sağladı. Bu olayla ilgili olarak 1908’de Şaki İbrahim Destanı’nı yazdı.

  II.Meşrutiyet ilan edilince, 1908’de İttihad ve Terakki Cemiyeti’nin Diyarbakır şubesini kurdu.1909’da Peyman gazetesini çıkardı. Siyasal ve kültürel yazılarını hem çıkardığı gazetede hem de Diyarıbekir gazetesinde sürdürdü. Hazırladığı bir raporun dikkat çekmesi üzerine, 1909’da İttihad ve Terakki Cemiyeti’nin Selanik’teki kongresine Diyarbakır Temsilcisi olarak çağrıldı. 1910’da cemiyetin yönetim kurulu üyeliğine seçildi.

  1911’de Ömer Seyfettin ve Ali Canip Yöntem’le birlikte Genç Kalemler dergisinde görev aldı ve yazılar yazdı. 1912’de Ergani Sancağı Milletvekili olarak Meclis-i Mebusan’a girdi. Ancak, meclis kısa bir süre sonra kapatıldı. 1913’de Darülfünun’da yeni öğretilmeye başlanan toplumbilim dersi profesörlüğüne getirildi ve bu görevi 1919’a dek sürdürdü. Bu arada İttihad ve Terakki’deki düşünce önderliği görevini de sürdürüyor; özellikle Milli Tetebbular Mecmuası’nda yazdığı makalelerdeki düşünceler, Türkçülük hareketinin de temelini oluşturuyordu. I.Dünya Savaşı’nın zorlu günlerinde Yeni Mecmua’yı çıkarmaya başladı. Bu dergi çevresinde toplanan aydınlar Türkçülük konusunda, Cumhuriyet dönemi aydınlarını derinden etkileyecek yazılar yayımladılar.
 
   İstanbul’un işgalinden sonra,1919’da işgalci İngilizlerce tutuklandı. İttihad ve Terakki Partisi’nin yöneticileriyle birlikte Malta adasına sürüldü.1921’de Ankara Hükümeti’nin de kararlı çabalarıyla yurda döndü; bir kaç ay Ankara’da kaldıktan sonra Diyarbakır’a gitti. Burada düşünsel çabalarını sürdürdü. 1922 Haziranı’ndan, 1923 Martı’na dek; Küçük Mecmua’yı çıkardı. Aynı yıl Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne ikinci dönem milletvekili olarak seçildi.

 Bir yıl kadar sonra hastalandı ve 25 Eylül 1924’te Uçmağa vardı.
Mezarı Sultan Mahmud türbesindedir.

ZİYA GÖKALP VE TÜRKÇÜLÜK

 Fikir tarihimizde birinci plânda yer alan şahsiyetler arasında Ziya Gökalp'in özel bir yeri vardır. Gökalp, üstün tarih ve edebiyat bilgisinin yanı sıra çok iyi bir toplumbilimcidir ve Türkiye’nin ilk toplumbilim profesörü ünvanını taşımaktadır. Öz Türk Yurdu Diyarbakır’ın evladı Gökalp’i Türk Fikir Tarihi’nde bu kadar önemli kılan, Türklük için yapmış olduğu hizmetlerdir.

 Ziya Gökalp’in Türklüğe yaptığı en büyük hizmet, Türkçülük alanındadır. Kendisine daha sonraları bu özelliğinden dolayı ‘Türkçülüğün Babası’ yakıştırması yapılmıştır. Tarihinin eski devirlerinden beri mevcudiyeti kesin olan ancak Tanzimat’tan sonraki devirlerde deyim yerindeyse kendini bulan Türkçülük Hareketini sistemleştiren ve düzene koyan Ziya Gökalp’tir. En önemli eseri Türkçülüğü programa bağladığı Türkçülüğün Esasları adlı eseridir.

 Gökalp, Türklük meselesini bu şekilde ortaya koyduktan sonra, milletimizin bu tek ülküsünün ne olacağım tespite çalışmıştır. Gökalp’e göre, Türk Ülküsü’nü yakın ve uzak ülkü olmak üzere ikiye ayırmak gerekir. Yakın ülkümüz, Oğuz Birliği’dir. Çünkü, kültürce birleşmeleri en kolay olan Türkler, Oğuz Türkleridir. Türkiye Türkleri’nden başka Azerbaycan, İran ve Harzem ülkelerinin Türkleri de Oğuz boyundandır.
 Bu bakımdan, Türkçülüğün yakın ülküsü bu boydan olan Türklerin birleşmesi, yani Oğuz birliği veya Türkmen birliğidir.

 Uzak ülkümüz ise Turan'dır. Turan Ülküsü, Turanlı kavimlerin birleşmesiyle meydana gelecek bir kavimler karışımı değil, sadece Türkler’in Birliği’dir.

 Turan Ülküsü, bugün için bir hayal gibi görünmekle beraber, tarihte bir gerçektir. Çünkü Türkler tarihte birkaç kere birleşmişlerdir. Hayal kuramayan ve idealleri doğrultusunda bir arpa boyu yol alamayan milletlerin sonları da hep hazin olmuştur.

 Gökalp; Türkçülük akımının en büyük temsilcisi sıfatıyla Türk düşünce ve siyaset hayatını kuvvetle etkilemiş, Milli Edebiyat akımı içinde verdiği eserlerle Türk edebiyatının biçim ve dil yönünden yenileşmesini sağlamıştır. Yazdığı halk hikayeleri ve şiirler; Türkçü fikir yapısının hem öğretici nitelikli hem de edebi açıdan kuvvetli yapıtlardır. Dilde sadeleşme hareketlerinin öncüleri arasında yer alan Gökalp, milli duyguları, tarih bilincini, bilime ve tekniğe değer veren düşünceyi her şeyin üstünde tutan şiirleriyle çevresini geniş ölçüde etkilemiştir.

 İlk şiirlerini aruzla yazan Gökalp’in şair olarak verimine bakıldığında, onun şiiri yalnızca düşüncelerini yayma aracı olarak gördüğü, bu nedenle de yazdıklarının manzumeden öteye gitmediği söylenebilir. Ancak, şiire bu bakış açısını da bilinçli olarak seçmiştir. Kendi ifadesiyle:

‘Şuur devrinde şiir susar, şiir devrinde şuur seyirci kalır. İçinde bulunduğumuz zaman, galiba birinci devreye aittir: Şairler müzlerinden uzak düşmüş, vezinle şuurlu müteşairler eline geçmiş… Bu hali, çocukların hayatında da görürüz: Ders saatleri arasında oyun araları var... Aynı zamanda çocuk terbiyesinde bir takım dersler oyun tarzında verilir; Bunun gibi halk terbiyesinde de bazı fikirlerin vezin kisvesinde arz edilmesi fena mı olur?’

Gökalp’in ifadesinden de anlaşılacağı üzere o şiiri düşüncesini kitlelere yaymak amacıyla kullanmıştır.

 Ziya Gökalp, bilimsel alanda da ilk toplumbilimcimizdir. Üniversitede ilk toplumbilim dersi veren müderristir. Kendisini bu yönde en çok, Emile Durkheim’ın toplumbilim anlayışı etkilemiştir. Gökalp’e göre toplumsal olguların yorumlanmasında ve açıklanmasında iki toplumbilim sistemi vardır. Bunlar tarihsel maddecilik ve toplumsal ülkücülüktür. Bunlardan birincisi Karl Marx tarafından, ikincisi Emile Durkheim tarafından ortaya atıldı. Ziya Gökalp, Türk milletine uygun olarak Emile Durkheim’ın sistemini benimsemiştir. Çünkü ona göre sınıf bilinci, ulusal bilinçten sonra ortaya çıkar; bu nedenle Marx’ın toplumbilimi, Osmanlı ülkesi için geçerli değildir. Yine ona göre, önce Türkoğlu’na neden Osmanlı olmadığını, neden Türk olduğunu anlatmak, dilden inanca, ekonomiden aile yaşamına dek binlerce yılda ortaya çıkan bilinç birikiminin, toplumsal yaşamda yeniden egemen olmasını sağlamak gerekir.

 Gökalp’i her devirde tehlike olarak gören ve ona her fırsatta iftira atan çevreler her zaman olmuştur. Gökalp düşmanlığını, Türk ve Türkçülük düşmanlığı ile aynı kefeye koymak gerekir. Türk’ün kendini bulmasından korkan şer odakları, Türklüğü çoğu zaman ulu bilgelerine iftira atarak yıpratmaya çalışmışlardır. Bu çaşıtlardan en iyi örneği Ali Kemal olarak gösterebiliriz. Gökalp’e Farsi bir kavmi yakıştırmış olan Ali Kemal’e en güzel cevabı yine Ziya Gökalp vermiştir.
Başlık: Ynt: ZİYA GÖKALPİ OKUMAK VE ANLAMAK
Gönderen: ilteris6 - 11 Haziran 2008, 20:12:05
Ziya Gökalp'i yaşadığı devre göre değerlendirmek lâzımdır.Gökalp,Atsız kadar ırkçı olmasa da milliyetçilik fikrini ilk kez sistemleştirmiş,ilk kez Türkçülükten bahsetmiştir.Atsız Ata da Gökalp'in büyük bir Türkçü olduğunu ve Türkçülüğün devamlı gelişen bir olgu olduğunu söylemiştir.Gökalp aynı zamanda dindar bir insandır.Ancak kesinlikle Türklüğü ve Türkçülüğü birinci planda olan bir uludur.Türkçe ezanı savunacak kadar da Türkçecidir,aydındır.

HÜLASA , VAY EFENDİM GÖKALP NİYE İSLAMLAŞMAYI ALDI,NEDEN IRKÇI DEĞİLDİ DEMEK KOMİKTİR.
O, TÜRKÇÜLÜĞÜN BABASIDIR.KOYU BİR KÜLTÜR MİLLİYETÇİSİDİR ANCAK KÜLTÜRÜN ARI BİR SOY İLE DEVAM EDECEĞİNE İNANIR..

GÖKALP'İN ESERLERİNİ OKUYALIM,OKUTALIM.

TTK !
Başlık: Ynt: ZİYA GÖKALPİ OKUMAK VE ANLAMAK
Gönderen: şaman - 12 Haziran 2008, 12:08:03
 evet tahmin ettiğim gibi yanlış anlaşıldım.. burada Ziya Gökalp'in  Türkçülüğünden, milliyetçiliğinden şüphe duyduğumu belirtmedim. Türkçülüğe hizmetleri zaten ortada ve tartışmaya gerek olmayan bir şey bunlar.. onun eserlerinden anladığım kadarıyla kültür milliyetçiliği, aynı eğitim ve terbiye ön planda.. ırkçılık konsunda ise bugün bir çoğumuzla hemfikir değil.. bugün günümüzde -ve onun yaşadığı dönemde- saf bir ırktan söz etmenin mümkün olmayacağını dile getirmiştir.benim anlamadığım nokta bu, bizim bugün savunduklarımızla bazı örtüşmeyen yönler var.. insanları hemen cehaletle suçlamak erdemli bir davranış olmasa gerek..
Başlık: Ynt: ZİYA GÖKALPİ OKUMAK VE ANLAMAK
Gönderen: ilteris7 - 12 Haziran 2008, 12:55:45
evet tahmin ettiğim gibi yanlış anlaşıldım.. burada Ziya Gökalp'in  Türkçülüğünden, milliyetçiliğinden şüphe duyduğumu belirtmedim. Türkçülüğe hizmetleri zaten ortada ve tartışmaya gerek olmayan bir şey bunlar.. onun eserlerinden anladığım kadarıyla kültür milliyetçiliği, aynı eğitim ve terbiye ön planda.. ırkçılık konsunda ise bugün bir çoğumuzla hemfikir değil.. bugün günümüzde -ve onun yaşadığı dönemde- saf bir ırktan söz etmenin mümkün olmayacağını dile getirmiştir.benim anlamadığım nokta bu, bizim bugün savunduklarımızla bazı örtüşmeyen yönler var.. insanları hemen cehaletle suçlamak erdemli bir davranış olmasa gerek..

 O dönemde Irkçı-Milliyetçi anlayış 2 temel yaklaşıma ayrılıyordu:

 - Asimilasyoncu Anlayış(Fransa'dan gelen)

 - Ayrıştırma(Dışlama - Alman ekolü)

 Merhum Ziya Gökalp, o dönemde yaygın olan Asimilasyoncu anlayışı savunuyordu. Bu da o zaman için değerlendirilirse doğrudur. Çünkü etnik açıdan Gayri-Türk unsurlar, sayı ve etkinlik bakımından (Cumhuriyet Dönemi için söylüyorum) bugünkü gibi yaygın ve etkili değillerdi.

 Rahmetli Gökalp'in Asimilasyonu savunması onun ırkçı olmadığını göstermez. Bunun için yaşadığı şu olaya bakmak kafidir:

"Diyarbakır’da vaktinin çoğunu okumakla ve yazmakla geçiriyordu. Bir yandan da siyasetle uğraşıyordu.İlk yazılarını, Diyarıbekir gazetesinde yayımladı. Abdülhamid karşıtı olan derneklerle de bağlantısını sürdürüyordu. Bu sırada sarayın tuttuğu İbrahim Paşa adlı bir Kürt reisinin Türklere eziyet etmesi üzerine, çevresinde topladığı gençlerle, telgrafhaneyi basıp saraya telgraf yollayarak ve bu arada halkı ayaklandırarak, İbrahim Paşa’nın kentten sürülmesini sağladı. Bu olayla ilgili olarak 1908’de Şaki İbrahim Destanı’nı yazdı."

 Bu olayda bunun kanıtıdır. Günümüzde çeşitli şehirlerimizi istila eden fare sürüsüne tepki gösteren vatandaş ile Ziya Gökalp'in hiçbir farkı yoktur. Ne kadar asimilasyonu savunsada; her zaman teori ile pratik aynı şekilde uygulanacak diye bir kural yok.

 
Başlık: Ynt: ZİYA GÖKALPİ OKUMAK VE ANLAMAK
Gönderen: ilteris6 - 12 Haziran 2008, 13:20:41
açık konuşmak gerekirse ülkemizdeki bazı -hamamböceği ırkından olan- kişiler istediği kadar aynı eğitim ve terbiyede olsun, bizimle aynı kefeye konamaz.. Ziya Gökalp'in bazı tespitleri düşündürücü.

Sen tutup da bunu yazarsan cehaletle de itham edilirsin başka şeyle de.Çünkü bu cümleden hamamböceği ırkından olanlarla,Türkleri Gökalp'in bir tuttuğu imâ edilmiş..Kaldı ki ben sana doğrudan cahilsin demedim.İyi oku ne demişim;

 ''Millet şüphesiz ki aynı eğitimi aynı terbiyeyi almış kişilerin bütünüdür.Bu doğru bir tespittir.Ancak milletin tanımını çok geniş bir çerçevede yaptığını bilmeden ve az okuyarak sadece bu kısmı cımbızla çekil alıp göstermek üstüne üstlük sanki Gökalp'in gayri Türkleri de Türkleştirdiğini söylemek cehalettir.Gökalp aynı zamanda bir milletin fertlerinin aynı ''IRK VE MENŞE BİRLİĞİNDE,DİLDE,DİNDE,KÜLTÜRDE''birleştiğini söylemiştir.''

Bunu iddia edenler cahildir demişim.Bir soru sordunuz cevapladık.Alınganlığa gerek yok.Erdemi fazileti biz Kutadgu Bilig'den öğrendik şaman arkadaşım.Tavsiyem okumadıysan sen de oku.İletileri de en az iki kez okuyalım..

Ziya Gökalp,bugünkü mânadaki gibi ırkçı değilse bile büyük bir Türkçü Turancıdır.Devrine göre ırkçılığın alâsını yapmıştır.Kültür milliyetçiliğini savunurken,bunun da aynı soy birliğinden gelen insanların tesis edebileceğini söylemiştir.Bu ırkçılıkla doğrudan bağıntılıdır.
Başlık: Ynt: ZİYA GÖKALPİ OKUMAK VE ANLAMAK
Gönderen: motun yabgu - 12 Haziran 2008, 15:07:59
           It-alyan hariciye naziri,ULU Kurtariciya gücünüzü nereden aliyorsunuz sorusuna?,etimin kemigimin babasi Ali Riza efendiyse,fikirlerimin babasi Ziya Gökalptir demistir.T.T.K.
Başlık: Ynt: ZİYA GÖKALPİ OKUMAK VE ANLAMAK
Gönderen: ilteris9 - 13 Haziran 2008, 03:34:55
Bugünün bakış açısıyla ve değer yargılarıyla 19. yüzyıl ya da 1920'ler değerlendirilmeye çalışılırsa saçma yorumlar yapılır.

Herşeyi döneminin koşullarına göre yorumlayın, adamı hasta etmeyin!

İlteriş6 ve İlteriş7 andalarım çok güzel açıklamışlar.
Başlık: Ynt: ZİYA GÖKALPİ OKUMAK VE ANLAMAK
Gönderen: şaman - 13 Haziran 2008, 15:19:31
üyeliğimin iptalini talep ediyorum, yetkili arkadaşlar lütfen ilgilenin..
Başlık: Ynt: ZİYA GÖKALPİ OKUMAK VE ANLAMAK
Gönderen: ilteris6 - 13 Haziran 2008, 16:14:12
üyeliğimin iptalini talep ediyorum, yetkili arkadaşlar lütfen ilgilenin..

Allahın fındık beyinli alıngan geri zekalısı !  Senin gibi alıngan korkak terbiyesiz insanlarla işimiz olmaz.Defol git.Üyelğini iptal ettim.
Başlık: Ynt: ZİYA GÖKALPİ OKUMAK VE ANLAMAK
Gönderen: Tuğçe Özsoy - 13 Haziran 2008, 16:51:53
***

Yufka yüreklilerle çetin yollar aşılmaz;
Çünkü bu yol kutludur, gider Tanrı Dağına.
Halbuki yoldaşını bırakıp dönenlerin
Değişilir topuda bir sokak kaltağına.  

***

Hüseyin Nihal ATSIZ   "Atsız Atam çok güzel söylemiş zamanında..."

   ilteris6 ırkdaşım çok güzel bir paylaşım oldu bu yazılar benim için.Ellerine sağlık.Biliyorsun bu konuda eksiklerim vardı.Yavaş yavaş,sindire sindire Türçülüğün babası Ziya Gökalp'i öğreniyorum.Bütün kandaşlarımız sağolsun.

TTK !!!
Başlık: Ziya Gökalp - Turan
Gönderen: TÜRK-KAN - 21 Mart 2011, 10:26:18
Nabızlarımda vuran duygular ki tarihin
Birer derin sesidir, ben sahifelerde değil
Güzide, şanlı, necip ırkımın uzak ve yakın
Bütün zaferlerini kalbimin tanininde
Nabızlarımda okur, anlar, eylerim tebcil.

Sahifelerde değil, çünkü Atilla, Cengiz
Zaferle ırkımı tetviç eden bu nasiyeler,
O tozlu çerçevelerde, o iftira-âmiz
Muhit içinde görünmekte kirli, şermende;
Fakat şerefle numayan Sezar ve İskender!

Nabızlarımda evet, çünkü ilm için müphem
Kalan Oğuz Han'ı kalbim tanır tamamiyle
Damarlarımda yaşar şan-ü ihtişamiyle
Oğuz Han, işte budur gönlümü eden mülhem:

Vatan ne Türkiye'dir Türkler'e, ne Türkistan;
Vatan, büyük ve müebbet bir ülkedir: Turan...
Başlık: Ynt: Ziya Gökalp - Turan
Gönderen: Atsız Gök-Börü - 21 Mart 2011, 10:49:06
          Vatan ne Türkiye'dir Türkler'e, ne Türkistan;
          Vatan, büyük ve müebbet bir ülkedir: Turan...


      Turancılık fikri bu kadar kısa ve net anlatılamazdı. Onların kaldırdığı bayrağı , bize daha ileriye götürmek düşer.


     
Başlık: ZİYA GÖKALP
Gönderen: OnTurk209 - 22 Haziran 2011, 11:27:56
Ziya Gökalp (1876-1924) öncelikle Türkiye'yi Sosyoloji ile tanıştıran kişiydi ve ateşli bir Türk Milliyetçisi olarak sosyolojiyi entellektüel bir temel oluşturmada esas aldı.

Mahallî,resmî bir gazetede mesul müdür bir memurun oğlu olan Mehmet Ziya (daha sonra Gökalp) Diyarbakır'da doğdu, orada laik okullara devam etti ve aynı zamanda islam hukukuna vakıf olan amcasından geleneksel islam ilimlerini öğrendi. 18 yaşında intihara teşebbüs etti. Yine de, bir sonraki yıl İstanbul'a gidebildi ve Baytar Mektebine (Veterinary College) kaydını yaptırdı.
Daha önce Jön Türklerin (Young Turks) fikirlerinden etkilenen Gökalp, 1985 yılında İstanbul'da gizli bir örgüt olan İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin (Union and Progress) üyesi oldu. 1898'de tutuklandı; bir yıllık mahpusluk devresinden sonra bütün zamanını çalışmalarına adadığı doğduğu şehre sürgün edildi. O yıllarda Paris'te sürgünde olan Jön Türkler Fransız sosyolojisinden çok yoğun olarak etkilenmişti.İçlerinde Le Play hayranı olan Prens Sabahattin, Osmanlıların sadece sosyolojik çalışmalar yoluyla sosyal değişmeyi anlayabileceklerini daha sonra bu görüş Gökalp tarafından da desteklenmişti ve imparatorluğu bir arada tutan çeşitli unsurlar arasında uzlaşma sağlama yolunu bulabileceklerini (28 Ağustos, 1099 tarihli Peyman gazetesinin ilk sayısında) beyan etmişti.

Jön Türk devriminden sonra, 1908'de Gökalp İttihat ve Terakki Fırkası'nın Diyarbakır'daki temsilcisi oldu. Bir yıl sonra, fırkanın Selanik'teki merkez heyetine üye seçildi ve kendisine parti doktrinini anlatma ve genç insanları parti saflarına çekme görevi verildi. 1910 yılında Selanikte sosyoloji öğretimini esas alan bir göreve atandı. Türkiye'de ilk defa gerçekleşen böyle bir atamadan beş yıl sonra da İstanbul Üniversitesi'nde ilk sosyoloji profesörü oldu. O, İstanbul'u Türkiye'deki sosyoloji çalışmaları için bir merkez haline getirirken, bu faaliyeti 1919'a kadar Edebiyat Fakültesinde sürdürdü. 1. Dünya Savaşı sonrasında Malta'ya sürgüne gönderilen Gökalp, yürekli bir Atatürk taraftarı olarak 1921'de Diyarbekir'e geri döndü ve milli liderlere yol göstermek amacıyla sosyolojik makale serileri hazırladığı küçük mecmua'nın sorumlu müdürü oldu. 1922'de (Ministry of Public Deparmant of the Education) un Ankara'daki Kültürel Yayınlar Dairesine müdür olarak atandı ve orada ünlü eseri "Türkçülüğün Esasları" yayınlandı.
Gökalp Jön Türklerin gerçekleştireceği siyasi devrimin, iktisat aile, güzel sanatlar, ahlak ve hukuk gibi alanlarda "Yeni Hayat" ortaya çıkaracak sosyal bir devrimle tamamlanmaya ihtiyaç gösterdiğine inanmıştı. Yeni bir Türk medeniyeti sadece Türkiye'nin gerçek milli değerlerinin kazanılmasıyla yaratabilirdi. 1911'e kadar Gökalp, değerlerin hiçbir şey ifade etmediğine,"fikir-kuvvet"(idees forces)'un felsefesi öneme haiz olduğuna inanmıştı. Fakat 1912'den sonra Durkheim'in değerlerle ilgili yorumunu (collective represantations) kollektif temsiller olarak kabul etti. (Gökalp, Durkheim'i en önemli sosyolog ve sosyolojinin kurucusu olarak düşünüyordu.)

Gökalp'e göre tam olarak ifade edildiklerinde idealler olarak adlandırılan kollektif temsiller (collective reprasantations). kollektif şuurdaki gerçeklerdir. Değerlerin tek kaynağı toplumun kendisidir, ve bireylerce elde edilen kollektif duygu ve bilgi birikimi kollektif şuuru oluşturur. (1911-1923) 1959, s.62-64)

Balkan savaşı yenilgisinden sonra, Türkiye için kritik bir dönem başladı. Reformlar üzerindeki tartışmalara İslâmcılık, Batıcılık ve Türkçülük arasındaki çatışmalar öncülük etti. 1912'de İstanbul'a gelen Gökalp, bu çatışmaların daha geniş bir bakışla ele alınarak, giderilmesi gerektiğini hissetti. Gökalp, insanın her biri kendi değer sistemine sahip olan kültür gruplarının ve evrensel kabul ve kültürel yayılma kaabiliyeti olan kural ve tekniklerin bileşimi olduğunu tartıştı. ([1911-1923] 1959, s.97-101) Türklerin aynı anda; Türk Milletine, İslâm ümmetine ve Avrupa medeniyetine ait olduğu sosyolojik bir vakaydı. (Gökalp [1911-1923] 1959, s.71-76; Heyd 1950, s. 149-15]) Gökalp, milliyetçiliğin, modern çağın en güçlü ideali, milletlerin ise, kültür grupları skalasında en üst seviyede gelişmemiş türler olduğunu, yoğunluğu gittikçe artan bir şekilde vurguladı. Millet kavramı içinde, Türk kültürünü, İslâmı ve Batı teknolojisini bir araya getirmenin mümkün olduğunu düşündü. Gökalp, daha sonra, kollektif temsilleri millî âdetlerle bir tutma gerektiği noktasına geldi ve ......" bir milletin kültürünü ait olduğu medeniyetten ayırma çalışmaları yapan disipline kültürel sosyoloji adı verildiğini" öne sürdü. ([1911-1923] 1959, s.172-173)

Bir sosyoloğun görevinin millî kültür unsurlarını ortaya çıkarmak (keşfetmek) olduğu inancını takiben, Türk ailesinin evrimi ile (pre-islamic) İslâm-öncesi Türk dini ve devlet üzerine bir dizi çalışmaya girişti. Gökalp'ın modernleşmiş islâm düşüncesine ait teorisi ilahi kaynaklı olmasından ziyade, sosyal kaynaklı uzlaşma dayanan ve bundan dolayı seküler değişimi parelel olarak değişebilen İslamın kurallarının bir kısmına yönelikti. ([1911-1923]1959, s.193-196) Bir devletin seküler olması gerektiğine inanmıştı ve eğitim ve ekonominin millî olması gerektiğinin ısrarlı savunucusuydu. Eğitim ve ve hukuku sekülerleştirme ve kadınlar için eşit haklar teklif etme üzerindeki programları kısmen 1917 - 1918 yıllarında uygulamaya konuldu.

Gökalp üzerindeki fikirler ikiye ayrılır. Gökalp, bizzat kendisi, çalışmalarını özgün hale getiren şeyin, Durkheim'ın sosyolojik metodu üzerindeki denemelerini Türk medeniyetine uygulamak olduğunu düşünüyordu. Destekleyicileri ise; onun kültür ve millet yapısı üzerindeki kavramsallaştırmalarının özgün olduğu ve çalışmalarının, Durkheim geleneğindeki bilimsel sosyolojiyi temsil ettiği konusunda hemfikirdiler; ayrıca, muhalifleri, Gökalp'ın baskın kollektivist fikirlerle, dogmatik tümden ve gelimci bir zihin yapısına sahip olduğunu vurgularlar. Bunların ötesinde, Gökalp, ateşli bir milliyetçiydi ve öğretilerinin Türkiye'nin modernleşmesi yolunda fikrî bir kaynak sağladığına şüphe yoktur.

Gökalp'ın çalışmalarındaki tarihî kavramlar için bakınız. İSLAM,NATİONALISM; PAN MOVEMENTS; ve DURKHEIM; LE PLAY'ın biyografileri..

ESERLERİ

(1911-1923) 1959 Turkish Nationalism and Western Civilization: Selected Essays, Translated and edited with an introduction by Niyazi Berkes. New York: Columbia Univ. Press.
(1923) 1940 Türkçülüğün Esasları ("Foundations of Turkism") İstanbul: Arkadaş Matbaası. Külliyat. 2 bölüm Ankara: Türk Tarih Kurumu Basımevi, 1952-1965. bölüm 1: Şiirler ve halk masalları bölüm 2: Ziya Gökalp'ın mektupları. Ziya Gökalp'ın ilk yazı hayatı, 1894-1909: Doğumu'nun 80. yıldönümü münasebetiyle. İstanbul: Diyarbakırı Tanıtma Derneği 1956.
Başlık: Ziyâ Gökalp - Türkçülüğün Esasları(e-kitap)
Gönderen: Fatih Güney - 08 Ağustos 2011, 16:41:03
 ● Ziyâ Gökalp'in "TÜRKÇÜLÜĞÜN ESASLARI" isimli kitabını bilgisayarınıza indirmek için dokununuz:
http://www.dosya.tc/server2/MnfVHW/F_tihG_ney_Ziy_G_kalp.rar.html
● Rar şifresi: fatihguney
Başlık: Ynt: ZİYA GÖKALP
Gönderen: SON ÇERİ - 25 Ekim 2011, 13:22:16
Türkiye'de dünyanın ikinci sosyoloji kürsüsünü kuran, Atatürk'ün ve cumhuriyet tarihi Türkçülüğünün fikir babası Mehmed Ziya Gökalp'ın 87. ölüm yıldönümüdür. Ruhu şad,mekanı Tanrı dağı olsun.
Başlık: Ynt: TÜRK'ÜN ULU BİLGESİ ZİYA GÖKALP'E kürt DİYEREK İFTİRA ATAN SOYSUZLAR OKUSUNLAR!!
Gönderen: Antepli Bozkurt - 23 Mart 2012, 14:55:07
Ulu Bilge Büyük Türkçü Ziya Gökalp'in Doğum günü kutlu olsun

Bana Türk Değil Diyene

Ben Türküm! diyorsun, sen Türk değilsin!
Ve İslamım! diyorsun, değilsin İslam!
Ben, ne ırkım için senden vesika,
Ne de dinim için istedim ilam!

Türklüğe çalıştım sırf zevkim için,
Ummadım bu işten asla mükafat!
Bu yüzden bin türlü felaket çektim,
Hiç bir an esefle demedim: Heyhat!

Hatta ben olsaydım: Kürd, Arap, Çerkes;
İlk gayem olurdu Türk milliyeti
Çünkü Türk kuvvetli olursa, mutlak,
Kurtarır her İslam olan milleti!

Türk olsam olmasam ben Türk dostuyum,
Türk olsan olmasan sen Türk düşmanı!
Çünkü benim gayem Türkü yaşatmak,
Seninki öldürmek her yaşatanı!

Türklük, hem mefkurem, hem de kanımdır:
Sırtımdan alınmaz, çünkü kürk değil!
Türklük hadimine 'Türk değil! ' diyen
Soyca Türk olsa da 'p.çtir, Türk değil


Ziya Gökalp
Başlık: Ynt: TÜRK'ÜN ULU BİLGESİ ZİYA GÖKALP'E kürt DİYEREK İFTİRA ATAN SOYSUZLAR OKUSUNLAR!!
Gönderen: TÜRKİYEM - 24 Mart 2012, 10:29:50
Büyük Türkçü Ziya Gökalp beyi rahmetle anıyorum ruhu şad olsun.
Başlık: M. Ziya Gökalp Beğin Ölüm yıldönümü
Gönderen: Bayathan - 25 Ekim 2012, 23:19:22
‎''Vatan ne Türkiyedir Türklere, ne Türkistan
 Vatan, büyük ve müebbet bir ülkedir: TURAN!

Ecel Doğanının pençesiyle Uluğ Türkçü M. Ziya Gökalp beğin yüce uçmağa çekişinin yıldönümü rahmetle anıyoruz. Ruhun şad olsun Uluğ Ata...
Başlık: Ynt: M. Ziya Gökalp Beğin Ölüm yıldönümü
Gönderen: TÜRK-KAN - 26 Ekim 2012, 15:39:54
 Büyük Türkçü Ziya Gökalp'i rahmetle anıyoruz. Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin kuruluşunun temeli olan Türkçülüğün sistemleşmesinde, Atsız Beğleri Nejdet Sançarları ve bizlerin yetişmesinde en büyük yere sahiptir. BAŞBUĞ ATATÜRK'ü derinden etkilemiş ve Türkiye Cumhuriyeti'nin Türkçülük üzerine inşa edilmesini sağlamıştır. Büyük Türk Büyüğü ve Türkçülüğün kutup yıldızlarından olan Ziya Gökalp'in aziz ruhu şad, mekaı cennet olsun.

(http://www.ziyagokalp.com/images/stories/slideshow/sl-05.jpg)

(https://fbcdn-sphotos-d-a.akamaihd.net/hphotos-ak-ash3/541176_377943938952871_1729189864_n.jpg)

"Bir radyuma benzeyen beyni sükût etmiştir, Türk milleti elim bir ziyâ içindedir."

(25 Ekim 1924'de Başbuğ Atatürk'ün, Ziya Gökâlp'in vefâtı üzerine eşi Saniye hanıma çektiği telgraftan)

''Türkiye'nin Cumhuriyet olarak kuruluşu, Gökalp'in, çoktandır yaydığı 'ulusal Türk devleti' düşüncesinin zaferidir. Ziya Gökalp'e sahip olmak, Türkler için bir talih eseridir.''

Prof. Dr. Halil İnalcık
Başlık: Ynt: M. Ziya Gökalp Beğin Ölüm yıldönümü
Gönderen: Egenin Efesi - 31 Ekim 2012, 08:56:51
Gökalp Bey'i rahmeti minnet ve saygıyla anıyorum.
Ruhu şad olsun!
Başlık: Ziya GÖKALP
Gönderen: Börü Tegin - 20 Mayıs 2013, 16:43:51
Türkçülüğün Esasları, Türk Töresi, Türkleşmek- İslamlaşmak- Muasırlaşmak, Türk Medeniyet Tarihi gibi kitaplarıyla Türk'e ve Türkçü'ye önemli bir rehber olan Mehmed Ziya GÖKALP 1876'da Diyarbakır'da doğdu. Gökalp adını ilk kez Altın Destan şiirinde takma ad olarak kullanmıştır. Babası Siyarbakır'da önemli mevkii sahibi Mehmed Tevfik Efendi'dir. Gökalp, babasını 4 yaşındayken kaybeder. Mektebi Rüştüyei Askeriye'den mezun olmuş, Mektebi İdadii Mülkiye'yi bitirmek üzereyken okul 7 seneye çıkınca bırakmıştır. Amcasından Arapça, Farsça ve tasavvuf/ İslam felsefesi öğrenmiştir. Lise müdüründen Fransızca eğitimi almış ve biyoloji öğretmeni Yorgi Efendi'den de büyük ölçüde etkilenmiştir. İstanbul'a gitme isteği amcaları tarafından hoş karşılanmayınca intihara kalkışmış amcak kurşun kafatasında kalmıştır. İstanbul'a gidip Baytarlık okumaya başladı. Jön Türkler'le iletişime geçti. Diyarbakır'a bir süreliğine döndüğünde yasak işlerde bulunduğu ve yasak kitaplar okuduğu için tutuklandı. Daha sonra valiye karşı olmaktan bir kez daha tutuklanıp Diyarbakır'a sürgün edildi. Okumaktan ümüdi kesince burada yazarlık yapmaya devam etti. Sarayın tuttuğu Türk düşmanı İbrahim Paşa adlı Kürtçü'ye karşı ayaklanma başlatıp saraya telgraflar yolladı ve paşanın sürgün edilmesini sağladı. İkinci Meşrutiyet ilan edilince İttihad ve Terakki şubesi kurdu. Raporu dikkat çekince Selanik'e çağırıldı. Merkez yönetim kuruluna seçildi. Ömer Seyfettin ve Ali Canip Yöntem ile tanışıp Genç Kalemler'de yazdı. 1912'de Mebuslar Meclisi'ne seçildi. 1913'de Darülfünun'da öğretilen Toplumbilim( İlmi İçtima, Sosyoloji) dersine öğretmen seçildi. 1919'a kadar devam etti, bu sürede Milli Tetebbular Mecmuası'nda yazdığı makaleler Türkçülük'ün temelleri oldu. Yeni Mecmua isimli bir dergi çıkartıyordu, aydınlarla birlikte Türkçülük ile milliyetçilik arasındaki anlam ayrılığını özellikle vurguladılar. İstanbul işgal edilince Malta'ya sürüldü. 1921'de Türkiye Cumhuriyeti'nin çabalarıyla Ankara'ya oradan da Diyarbakır'a gitti. Küçük Mecmua dergisini çıkartırken M.E.B. tarafından görevlendirilince kapatıp Ankara'ya gitti ve aynı yıl ikinci dönem milletvekili oldu. 25 Eylül 1924'te aramızdan ayrıldı.
Başlık: Ynt: ZİYA GÖKALP
Gönderen: Delikurt38 - 22 Haziran 2013, 04:14:22
Bugün tartistigim biri  bana Ziyay Gökalp hakkinda  2 soru sordu cevaplayamadim. sorularindan birtanesi Niye ziya Gökalp hastalandiginda fransa tedavi edilmisti ve Öldürülmeye kalkisilmisti diger soru ise Atatürkün Politikasi ile Ziya Gökalp fikirleri arasinda Celiskilerin olma sebebi delil olarakta  Lozan antlasmasinda sözde taviz vererek  Milletin hayati icin yasam tarzlarini degistirerek Batinin bir parcasi olmayi kabul etmesi Laiklik anlayisi altinda Halkin dinsizlestirilmesi ve Dine Düsmani olmasi ve bu sekilde Hirstiyanlara yakin olarak cizilen sinirlarin Avrupa tarafindan tanimasini ayni Sekilde Sözde Amerikaya karsida taviz ise  verilerek Daha önce  ise, daha önce Almanlara verilen 2000 kilometrelik Bagdat demiryolu cevresinde bulunan 20ser kilometrelik seritteki bütün madenlerin ABDnin isletmesine verilmesi, ayrica yurdun cesitli bölgelerindeki önemli maden rezervlerin isletme hakkınıninin da sadece ABDye taninmasi gösterildi . Bu konuda bana bilgi verebilirseniz veya kaynak gösterebilirseniz sevinirim
Yardimlariniz icin simdiden tesekkürler
Tanri Türkü ve Türk Yurtlarini Korusun
Başlık: Ynt: ZİYA GÖKALP
Gönderen: Tulga - 22 Haziran 2013, 14:36:11
Ziya Gökalp Fransa’da değil, mide ve böbrek ağrıları nedeniyle, özel doktoru Âkil Muhtar Özden’in tavsiyesi üzerine, İstanbul’da bulunan Fransız Lapa Hastanesinde tedavi görmüştür. 
 
Lozan‘da, yer altı kaynaklarının kullanımına dair bir kıstlama yoktur. Laik Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan dolayı kuyruk acısı yaşayan soysuz yobazların yalanlarından sadece bir tanesidir.  Lozan Antlaşması bir zaferin sonucudur. O günlerin şartlarını göz önünde bulundurursak, mümkün olabilen en iyi netice alınmıştır.

ABD, Osmanlı İmparatorluğu ile savaşmamış, bu nedenle Sevr ve Lozan Antlaşmalarında' taraf olmamıştı. Yani, ABD İtilaf Devletleri arasında yer almıyordu. Dolayısıyla, Türkiye’nin yer altı kaynaklarını ABD’ye verdiğini iddia biri, dünyadan haberi olmayan bir kör cahildir.
Başlık: Ynt: ZİYA GÖKALP
Gönderen: giray-han - 22 Haziran 2013, 16:50:59
ABD Sevr'de Ermenilerin taraftarlığını yapmış ve doğuda Amerikan mandası altında bir Ermenistan'ın kurulmasını savunmuştur. Bunu öneren de zamanın Amerikan başkanı Woodrow Wilson'dur.
Ziya Gökalp hakkında Yobazlarca yapılan tüm eleştirilere Atsız Ata şu makalelerinde cevap vermiştir:
http://www.nihal-atsiz.com/yazi/yobazlik-bir-fikir-mustehasesidir-h-nihal-atsiz.html
http://www.nihal-atsiz.com/yazi/turkculuge-karsi-yobazlik-h-nihal-atsiz.html
http://www.nihal-atsiz.com/yazi/turkculuge-karsi-yobazlik-h-nihal-atsiz.html

Sonuncu makaleyi okursanız, bugün Türkçülük ve Türklük düşmanlarının bizim fikir babalarımıza ne tür iftiralarda bulunduklarını, iftiraların kaynağı ve ardında yatan fikirsel çıkmazları daha iyi anlarsınız.
Başlık: Ynt: ZİYA GÖKALP
Gönderen: Delikurt38 - 22 Haziran 2013, 18:04:08
Tesekkür ederim andam
Başlık: Ziya Gökalp Kürt müydü?
Gönderen: ŞevvalÜlkü - 25 Kasım 2013, 22:46:25
İnternette dolaşırken bir sitede Ziya Gökalp'in soyunu araştırdığı ve Kürt olduğunu öğrendiğini ardından intihar ettiğini okudum. Ne kadarı doğru?
Başlık: Ynt: Ziya Gökalp Kürt müydü?
Gönderen: 4_hilal - 25 Kasım 2013, 23:09:56
Ziya Gökalp'i kürt yapma çalışmaları bence ciddi bir saldırıdır Türklüğe.
Ziya Gökalp'i kürt yapmak demek, yeni cumhuriyeti kürtlerinde kürt kimlikleriyle var edebildik demektir.
Atatürk'ün fikrimin babası dediği, evet Ziya Gökalp'tir. Yani Ziya Gökalp nezdinde Atatürk'e, bunun sonucu yeni devletimize,
nihayetinde de tüm Türklüğe saldırabilmek demek olacaktır bunu başarırlarsa.

1992 Fırat yayınları, Rohat ile imzalı yazar belirtilmeyen bir kitap yayınladı. Kendisini bu konudaki en kapsamlı çalışma diye lanse etti.
Kitap sonunda belirten kaynaklar ise, hemen hemen tamamı manipüle edilip, çarpıtılmış veya mesnetsiz asılsız ve netice vermeyen belirsizliklerle dolu.
Bu konuda başka saldırı çalışması okumadım, varsa bildirirseniz okumak gerek.
Türklük düşmanları boş durmuyor ve Ziya Gökalp gibi bilge bir Türkü dahi kürt göstermeye çalışıyor.

Başlık: Ynt: Ziya Gökalp Kürt müydü?
Gönderen: [Hun Türk] - 25 Kasım 2013, 23:39:04
Zamanında çok yazıldı. Nette gördüğünüz her yazı ya da görsele itimat etmeden önce iyice araştırmak gerek.

Ziya Gökalp tabii ki Kürt değil. Bu yıllarca Gökalp'i değersizleştirme dolasıyla Türk Milliyetçiliğini değersizleştirme politikalarından biriydi sadece.

Atsız dinsiz miş bak gördün mü? İslâm'a hakeret ediyormuş safsatasıyla aynı şey.

TTK
Başlık: Ynt: Ziya Gökalp Kürt müydü?
Gönderen: ŞevvalÜlkü - 26 Kasım 2013, 10:06:22
Teşekkürler
Başlık: Ynt: Ziya Gökalp Kürt müydü?
Gönderen: KUTLUG - 26 Kasım 2013, 23:15:06
Ziya Gökalp'in kendine kürt diyen Ali Kemal'e Yanıtı!

Ali Kemal'e
Ben Türküm! diyorsun, sen Türk değilsin!
Ve İslamım! diyorsun, değilsin İslam!
Ben, ne ırkım için senden vesika,
Ne de dinim için istedim ilam!
Türklüğe çalıştım sırf zevkim için,
Ummadım bu işten asla mükafat!
Bu yüzden bin türlü felaket çektim,
Hiç bir an esefle demedim: Heyhat!
Hatta ben olsaydım: Kürd, Arap, Çerkes;
İlk gayem olurdu Türk milliyeti
Çünkü Türk kuvvetli olursa, mutlak,
Kurtarır her İslam olan milleti!
Türk olsam olmasam ben Türk dostuyum,
Türk olsan olmasan sen Türk düşmanı!
Çünkü benim gayem Türkü yaşatmak,
Seninki öldürmek her yaşatanı!
Türklük, hem mefkurem, hem de KANIMDIR:
SIRTIMDAN ALINMAZ, ÇÜNKÜ KÜRK DEĞİL!
Türklük hadimine "Türk değil!" diyen
Soyca Türk olsa da "piçtir", Türk değil!

Altın Işık adlı kitabından alıntıdır..
Başlık: Ynt: Ziya Gökalp Kürt müydü?
Gönderen: daglargibi - 03 Aralık 2013, 20:18:39
O donem yasamis kisilerin hatiralarina goz atarsaniz hicbirinde Ziya Gokalp in kurt olduguna dair bir seye rastlayamasiniz.Son donem zazacilik modasi ortaya ciktiginda kurtlugu birakip zaza demeye baslamislardi bunlar sacmaliktan baska bir sey degildir.
Başlık: Ynt: Ziya Gökalp Kürt müydü?
Gönderen: TÜRK-KAN - 03 Aralık 2013, 22:16:40
 Ziya Gökalp'e Diyarbakırlı olduğu için kürtlük iftirasını en çok kürt teröristler, akpliler ile cemaatçiler ve bazı aşırı sol güruh atmaktadır. Maalesef Milliyetçi camiamızda da yıllardır bu safsata gerçekmiş gibi söylenmektedir.

 Kendisi yazılarında soyunun Türk olduğunu belirtmiştir. Babası Diyarbakır'ın Çermik ilçesindendir. Çermik ilçesinde hala Türkler yaşamaktadır. Zaten kendisine kürt diye iftira eden Vatan haini Ali Kemal'e şiir ile verdiği yanıt ortadadır. KUTLUG KANDAŞIMIZ eklemiş sağolsun. Üzerine atılan kürtlük iftirasını hakaret olarak almış, yoksa o şiiri yazma gereği duymazdı.

 İnternet denen sanal ortam; yalan yanlış bilgilerle doludur. En tehlikeli bilgi; kaynağı belli olmayan, doğruymuş gibi her yerde tekrarlanan safsatalardır. O yüzden dikkatli olmak gerekir. O yüzden Türkçü büyüklerimizin tüm eserlerini, makalelerini ve onlar hakkında yazılanları(ister olumlu, ister olumsuz) okumak, kavramak gerekir. Doğru bilgiye ulaşmanın tek yolu budur.

 TÜRKÇÜLERİN SON YOLBAŞÇISI ATSIZ ATA, vakti zamanında Ziya Gökalp'e kürttür diye iftira atan bir yobaza "Dindar ve Mutaassıp Hacı Bayanın Türklüğe Hakaretleri" adlı makalesinde aynen şunları yazmıştır:

"Hacı Bayanın da diğerleri gibi bir Türkçülük düşmanı olduğu anlaşılıyor. Ziya Gökalp’a bunca hakaretin başka tevili yoktur. Bir kere Ziya Gökalp Kürt değil, Türk’tür. Irkçılığın aleyhinde olduğunu bildiğimiz Gökalp atalarının Çermikli ve Türk olduğunu, fakarırken Türk olmasa bile kendisini yine Türk sayacağını, çünkü hars bakımından Türk olduğunu yazmıştır. Bundan başka Ziya Gökalp’in yüzü, ruhu ve kendi neden kara oluyormuş? Yüzünün karalığından maksat esmerlikse biz Ziya Gökalp gibi bir karayı Sayın Hacı Bayan gibi bin beyaza tercih ederiz. Gökalp Türkçülüğe hizmet etmiş, sistem kurmaya çalışmış, ölmez eserler vermiş bir adamın değersizliğini göstermez."

 Bu uzun cevabımız, sizi korkutmasın. Türkçülük-Turancılık, Türk Tarihi, Türk Dili ve Kültürü gibi konularda; bilmek ve öğrenmek istediğiniz, aklınıza takılan noktaları burada sorabilirsiniz. Zaten Otağımızın ilgili bölümlerini incelerseniz bunlarla ilgili geniş ve doyurucu bilgilere de koalylıkla ulaşabilirsiniz. 

 Esen kalın.

 TTK

 
Başlık: Ynt: Ziya Gökalp Kürt müydü?
Gönderen: KUTLUG - 05 Aralık 2013, 10:28:15
Muş,Bingöl,Siirt ve Diyarbakır tamamen Türkmenlerden oluşan yerlerdi.. Evliya Çelebi şöyle der : Diyarbekirdeki Türkmen Aşiretleri saymaya ve yazmaya kalksam adeta bir kitap olur... Siz bakmayın atıp tutanlara . Gerçekler tarih kitaplarında yazıyor ve bu bölgenin Türkmen yerleşkelerinden günümüze kadar geldiğini ispatlıyor..
Başlık: Ynt: Ziya Gökalp Kürt müydü?
Gönderen: KökTürk - 05 Aralık 2013, 21:33:02
Bilinçli olarak yürütülen, büyük şahsiyetleri kürtleştirme çabalarından başka bir şey değil.

Ziya Gökalp ve Selahaddin Eyyubi bunların en başta gelenleri.

Tanrı'ya şükür ki gerçekleri bilenler ciltlerce kitaplar yazmış, sayısız kanıt bırakmış. Bizler de sonraki nesillere bırakmak için tüm bildiklerimizi kayıt altına alacağız.

TTK.
Başlık: Ynt: TÜRKÇÜLÜĞÜN ESASLARI - ZİYA GÖKALP
Gönderen: Aybala-Kün - 07 Ocak 2014, 16:35:48
Birinci Bölüm : Türkçülüğün Özü

II - Türkçülük Nedir?

Türkçülük, Türk milletini yükseltmek demektir. O halde, Türkçülüğün özünü anlamak için, millet adı verilen topluluğun tanımını bilmek gerekir. Millet hakkındaki çeşitli görüşleri inceleyelim.

1) Irkı esas alan Türkçülere göre millet, ırk demektir.
Irk kelimesi, gerçekte zoolojinin bir terimidir. Her hayvan türü anatomik özellikleri açısından birtakım tiplere ayrılır. Bu tiplere ırk adı verilir. Mesela at türünün Arap ırkı, İngiliz ırkı, Macar ırkı adlarını alan birtakım anatomik tipleri vardır.

İnsanlar arasında da, eskiden beri, “beyaz ırk, siyah ırk, sarı ırk, kırmızı ırk” denilen dört ırk mevcuttur. Bu kaba bir sınıflandırma olmakla beraber, hala önemini korumaktadır.
Antropoloji bilimi Avrupa’daki insanları, kafalarının şekli ve saçları ve gözlerini renklerini dikkate alarak üç ırka ayırmıştır: Uzun kafalı kumral, uzun kafalı esmer, yassı kafalı.

Bununla beraber, Avrupa’da hiç bir millet, bu tiplerden yalnız birini, içine almaz. Her millette, çeşitli oranlarda olmak üzere, bu üç ırka mensup bireyler vardır. Hatta, aynı ailenin içinde, bir kardeş uzun kafalı kumral, diğerleri uzun kafalı esmer ve yassı kafalı olabilirler.

Gerçi bir zamanlar, bazı antropologlar bu anatomik tiplerle sosyal davranışlar arasında bir ilişki olduğunu savunurlardı. Fakat birçok ilmi eleştirilerin ve özellikle… bizzat antropologlar arasında en yüksek bir konumda bulunan Manouvrier adındaki bilim adamının anatomik özelliklerin sosyal karakterler üzerinde hiç bir etkisi olmadığını ispat etmesi, bu eski iddiayı tamamıyla çürüttü. Irkın, böylelikle sosyal niteliklerle hiç bir ilişkisi kalmayınca, sosyal karakterlerin toplamı olan milliyetle de hiç bir ilişkisinin kalmaması gerekir. O halde, milleti başka bir alanda aramak gerekir.



Ben de bu eseri büyük bir heyecanla okuyup bitirmiş biri olarak bu kısım hep aklımı karıştırmıştır. Yanlış anlaşılmasın, kötü bir niyetim elbette yok ama ben anlayamadım bu kısmı. Yani ırkçılık yapılmaması gerekiyor gibi oluyor burada, bilen bir kandaşımız bana da açıklayabilirse çok sevinirim. :-)

TTK.

 :prbay
Başlık: Ynt: TÜRKÇÜLÜĞÜN ESASLARI - ZİYA GÖKALP
Gönderen: TÜRK-KAN - 07 Ocak 2014, 18:31:40

Ben de bu eseri büyük bir heyecanla okuyup bitirmiş biri olarak bu kısım hep aklımı karıştırmıştır. Yanlış anlaşılmasın, kötü bir niyetim elbette yok ama ben anlayamadım bu kısmı. Yani ırkçılık yapılmaması gerekiyor gibi oluyor burada, bilen bir kandaşımız bana da açıklayabilirse çok sevinirim. :-)

TTK.

 :prbay

 Merhum Ziya Gökalp, Türklüğü ve Türkçülüğü kültür bazlı temel alıyordu. Ancak ırk kavramına da karşı değildi. Sadece Milleti ve Türkçülüğü tarif ederken kullandığı ana unsurlar; kültür ve sosyoloji'dir. Irk-Soy yok sayılmamak ile birlikte daha geri planda kalmaktadır.

 Aklınıza takılan başka noktalar olursa da sormaktan çekinmeyin. Bu otağın varolma sebebi, Türk Evlatlarına Türkçülüğü doğru bir şekilde öğretmektir.

 
Başlık: Ynt: TÜRKÇÜLÜĞÜN ESASLARI - ZİYA GÖKALP
Gönderen: o.öcal - 08 Ocak 2014, 03:16:28
Soy geri planda kalınca din ön plana çıkmaz mı? Tabi o zaman da kültür milliyetçiliği Türk milliyetçiliğinin önüne geçer. Şu da bir gerçek ki bu gün kültür milliyetçiliğini savunanların çoğunluğu Türkçülüğün Esaslarını mutlaka okumuştur.
Başlık: Ynt: TÜRKÇÜLÜĞÜN ESASLARI - ZİYA GÖKALP
Gönderen: 4_hilal - 11 Ocak 2014, 05:04:21
Türkçülüğün Esaslarını 2014'te okuduğumuzda dahi bizi aydınlatabiliyor nice konularda.
Bizlerin belki de bazen unuttuğu veya gözden bir an kaçırdığı husus, bu eserin hangi zamanda ve hangi şartlar içinde olunan bir dönemde yazıldığını, yeterince
analiz ve değerlendirmelerimizin içine almıyor olmamızdır.
Türkçülüğün Esasları kendi zamanının çok üstünde fevkalade bir eserdir, kaynak niteliğindedir.
Benim bir belirtmek istediğim nokta ise, Ziya Gökalp beğ bu eserde kendi fikirlerini anlatmaktan ziyade, bir Türkün bilinen veriler ile, mevzulara nasıl bakması
gerektiğine dair, analizlerini nasıl yapması gerektiğine dair yardımcı olmak, ışık tutmaktır.
Gayet olumlu bir manada denilebilirki, Türkçülüğün Esasları yönlendirme, bilgilendirme ve kendi zamanında Türkleri Türkçülüğe hazırlama kaynağıdır.

Abartmak için demiyorum, sihirlidir demiyorum, lakin bu eserin içinde gizli ipuçları olduğuna inanıyorum.
Kendi döneminde o bilgilere, o aydınlığa nasıl ulaşmış bilmiyorum lakin, Ziya Gökalp beğ alelade bir Türk olamaz, buna samimiyetle inanıyorum.
Daha ayrıntılı olarak tesit edebildiğim hususları biraraya getirip paylaşmak isterim ilk fırsatta. Ziya Gökalp beğ gibi bir Türk dehasına sahip olan millete mensubiyet
başlı başına övünç ve gurur kaynağıdır. Bu kaynaktan beslenenlere ne mutlu demek gerek.
Başlık: Ynt: Ziya Gökalp Kürt müydü?
Gönderen: azakoğlu - 28 Şubat 2014, 15:19:42
Ziya Gökalp'in Ali Kemal'e yazdığı şiir gayet açık.Bazı arkadaşlarımızın dediği gibi, kendi tabiriyle "Türklük Hadimi"ne kürt denilerek asıl amaç Türklüğe hakaret. Ziya Gökalp'in Diyarbakır'lı olması onun kürt olduğu anlamına gelmez.Bir de şöyle düşünün, Babanız Osmanlı İmparatorluğu döneminde yaşıyor, görevi icabı meselâ Rodos'a tayin ediliyor.Siz Rodos'ta doğuyorsunuz.Osmanlı İmparatorluğu çöküyor, Türkiye Cumhuriyeti kuruluyor.Hangi Türkiye Cumhuriyeti vatandaşının size "Sen Türk değil, Yunansın" deme hakkı vardır? Ziya Gökalp'in fikirlerinin Atsız Ata'da ne kadar büyük bir tesir bıraktığı zaten bilinmektedir.Nerede katıksız bir biçimde Türkçülüğü savunanlar varsa Türklük düşmanları hep bir vesileyle onlara saldırmışlardır.
Başlık: Ynt: Ziya Gökalp Kürt müydü?
Gönderen: Timucin - 26 Mart 2014, 15:27:49
Güneydoğu anadolu bölgesi tamamen Türkmen'dir.Rusya başta olmak üzere ulu Türkistan'a geçiş yolu olan karabağ'ı ermeniye verdiren zihniyet güney doğu anadolu bölgesinin tamamen kürt olduğunu mesnetsiz bir şekilde sosyal mühendislik sayesinde insanların kafalarına yerleştirmiştir.


Yakın zamanda okuduğum Prof.Dr. Turan Yazgan'ın TDAV dergisinde yayınlanan yazılarından derlenen belgesel kitabında da Turan hoca Güney doğu anadolu bölgesinin %90'ı Türk'tür demiştir.
Dolayısı ile Ziya Gökalp' ı karalamak amacıyla yazılan yazılardır.İtimat etmeyiniz.İsmail Gaspralı , Yusuf Akçura ne kadar Türk Kanı taşıyorsa Ziya Gökalp'te okadar Türk'tür.Mekanları Uçmağ Olsun.
Başlık: Ynt: Ziya Gökalp Kürt müydü?
Gönderen: Ayzıt1453 - 10 Mayıs 2014, 19:39:34
Türklük, hem mefkurem, hem de kanımdır:
Sırtımdan alınmaz, çünkü kürk değil!
Türklük hadimine 'Türk değil! ' diyen
Soyca Türk olsa da 'piçtir', Türk değil!



 >:(
Başlık: Ynt: Ziya Gökalp Kürt müydü?
Gönderen: daglargibi - 11 Eylül 2014, 16:57:14
Ziya Gökalp in kürt olmadiginin en güzel delili Riza ur un hatiralari dir Türk olmayan herkese irkin dan dolayi saydiran Riza Nur un Ziya Gökalp hakkinda bu sekilde olumsuz bir yazisi yoktur eger kürt olsaydi Riza Nur ona da bir güzel saydirirdi.
Başlık: Ynt: Ziya Gökalp - Turan
Gönderen: TÜRK-KAN - 24 Mart 2015, 08:10:45
AD GÜNÜN KUTLU OLSUN, BÜYÜK TÜRKÇÜ!

FİKRİMİZİN ULU ÇINARLARINDAN ZİYA GÖKALP'i rahmetle ve saygıyla anıyoruz.

GÖKBÖRÜ TÜRKÇÜLER DERNEĞİ
Başlık: Ynt: TÜRK'ÜN ULU BİLGESİ ZİYA GÖKALP'E kürt DİYEREK İFTİRA ATAN SOYSUZLAR OKUSUNLAR!!
Gönderen: TÜRK-KAN - 16 Eylül 2015, 10:57:05
Son birkaç gündür Merhum Ziya Gökalp Beğ'e yönelik bu adice iddia tekrarda basında yeralmaya başladı.

Ziya Gökalp'in kızı Türkan Hanım'ın 1995 yılında basına açıklamaları...
Başlık: Ynt: TÜRK'ÜN ULU BİLGESİ ZİYA GÖKALP'E kürt DİYEREK İFTİRA ATAN SOYSUZLAR OKUSUNLAR!!
Gönderen: TÜRK-KAN - 16 Eylül 2015, 10:58:17
Ayrıca birkaç gün önceki Sözcü Gazetesine yayınlanann yalan habere karşı Torunun tekzibi...

Bir kaç gün önce Ziya Gökalp Kürt'tür diye yazan Necati Doğru'nun Sözcü gazetesindeki köşesinde yorumsuz olarak yayımladığı açıklama mahiyetindeki mektup:
Ziya Gökalp!


“Sayın Necati Doğru, SÖZCÜ Gazetesinin bir okuyucusu olarak makalelerinizi zevkle ve gururla takip ediyorum. KAFALAR başlıklı yazınızda da konuya Büyük Türk düşünürü ZİYA GÖKALP ile başlamış ve çok güzel bir şekilde sonuçlandırmışsınız. Makalelerinizden ötürü sizi yürekten kutlarım. Bu son makalenizde maalesef yanlış bir bilgiye rastladım, samimi bir okuyucunuz olarak, izninizle bu hususun doğrulanmasını istirham ediyorum. Sosyolog ve Düşünür ZİYA GÖKALP, baba ve anne tarafından Türk’tür. Ben, büyük düşünürün kendisinden iki yaş küçük kardeşi Merhum E.Top.Alb. NİHAT GÖKALP’in oğluyum ve kendimi bildim bileli biz ailecek ‘Türk oğlu Türk’üz. “Türkçülüğün Esaslarını” vaaz eden, bir çok şiirlerinde ve eserlerinde Türk’ü yücelten ZİYA GÖKALP’in Türk olmasından tabii ne olabilir ki? Üstelik aynı kitabın kapağında kendi ifadesiyle “Türklük hem mefkurem ve hem de kanımdır” ibaresi yazılıdır. Sürekli bir okuyucunuz olarak bu gerçeği bilgilerinize sunar ve uygun görebileceğiniz zamanda ve tarzda düzeltilmesini, en iyi dileklerimle birlikte arz ve istirham ederim.

Saygılarımla.
Turfan Gökalp (E.Hv.Tuğg.)
Başlık: Ynt: TÜRK'ÜN ULU BİLGESİ ZİYA GÖKALP'E kürt DİYEREK İFTİRA ATAN SOYSUZLAR OKUSUNLAR!!
Gönderen: TÜRK-KAN - 16 Eylül 2015, 10:59:03
 ZİYA GÖKALP'İ ISRARLA KÜRT DİYE GÖSTERMEK İSTEYENLER KİMLERDİR? MAKSATLARI NEDİR?

1- Mütareke basınında sürekli Ankara’daki “milliyetçi hareket” aleyhinde yazan, aynı sebeple de halk arasında adı Artin Kemal'e çıkmış meşhur Ali Kemal gibi İngiliz işbirlikçisi Türkçülük düşmanları, Ziya Gökalp’e Kürt diye saldırarak onun şahsında Türkçülüğü karalamak, aşağılamak, gözden düşürmek istemişlerdir. Ziya Gökalp, Ali Kemal'in gazete yazısı Malta adasında tutsak iken eline ulaştığında, bu iftiraya, "ALİ KEMAL'E" başlığıyla yazdığı manzumeyle tokat gibi bir cevap vermiştir. Söz konusu manzumenin son dörtlüğünü bu sayfada iki üç gün kadar önce paylaşmıştım.

2- Bilimsel gerçekleri siyaset sahnesindeki ucuz, basit, gündelik kazançları uğruna eğip bükmeye çalışanlar; "Ziya Gökalp Kürt idi dersek Kürtleri kazanırız" diye düşünen, böyle zanneden, ama sadece kendilerini, etraflarına çöreklenmiş evet efendimci takımıyla cahil taraftarlarını aldatan; tarih bilincinden, ulusal bilinçten yoksun, kısa görüşlü siyaset esnafı, bunların yedeğindeki düşünce adamıyım diye geçinen fikir haysiyeti yoksulları, omurgasız yarı/aydınlar...

3- GERÇEK/BİLİNÇLİ HAİNLER İLE ONLARLA İŞBİRLİĞİ İÇİNDEKİ KÜRTÇÜ/BÖLÜCÜLER; -bunların bütün derdi, davası, maksadı Türklerin özgüvenini yıkmak olduğundan- “bakın görün işte, Türkçülüğün fikir babası, “Türkçülüğün Esasları”nı yazan Ziya Gökalp bile Türk değilmiş, Kürt imiş” diye durmaksızın yazarak/çizerek, bu yanlış algıyı tartışılmaz bir gerçekmiş gibi göstermek, herkese/ her kesime benimsetmek gayesi peşindedirler. Hatta öyle ki, bunlar soy sop faslında Atatürk’e bile dil uzatmaya kalkmışlardır. Aziz Nesin’in başlattığı “aptal” edebiyatının durup dururken, rastgele, tesadüfi bir söylemden ibaret olduğunu mu sanıyordunuz?

4- Yarım yamalak okuduğu her şeye inanan, cahil cühela takımına mensup sıvama aptallar, ahmaklar, akıl/idrak yoksunları…….

5- KNF ile başlayıp günümüzde doruğa çıkan, Atatürk/Cumhuriyet/Türklük karşıtı ve düşmanı siyasi İslamcı hareketin Atatürk’e doğrudan çatamadıkları dönemde, onun fikir babası olan Ziya Gökalp’e her türlü çamuru atmakta hiçbir ahlaki sakınca görmeyen Arapçı/yobaz/bağnaz mensupları…….
Başlık: Ynt: TÜRK'ÜN ULU BİLGESİ ZİYA GÖKALP'E kürt DİYEREK İFTİRA ATAN SOYSUZLAR OKUSUNLAR!!
Gönderen: Kurtkaya - 16 Eylül 2015, 11:45:20
Onca ihanet, inkar, yıkım ve imha hamlesine rağmen Türkiye'yi dünya üzerinde önemli bir güç haline getiren yegane gerçek, kuruluş felsefesidir.
Türkiye Cumhuriyeti Devletinin kuruluş felsefesi Türk Milliyetçiliğidir. Yani Türkçülüktür.
Bu felsefenin fikir babası Ziya Gökalp Beğ, mimarı ise Başbuğumuz Atatürk'tür.
İşte bu gerçeği iyi bilen Türklük düşmanları Ziya Gökalp Beği, kürt ilan etmek suretiyle, itibarsızlaştırarak asıl amaçları olan Atatürk'ü ve dolayısıylada kan davalısı oldukları Türkiye Cumhuriyeti Devletini yıpratmanın, Türklük kalesinde gedik açmanın gayesini ve gayretini gütmekteler. Bununla varmak istedikleri hedef Türk Devletini temellerinden sarsmaktır.
Yel kayadan ne koparırsa bu tür aslı astarı olmayan zırvalar da Ziya Gökalp Beğ'in yüce kişiliğinden ancak o kadar şey koparabilir.
Bu vesileyle Türklüğün Ulu Bilgesi büyük Türkçü Ziya GÖKALP Beğ'i saygı ve minnetle yad ederiz.

Tanrı Yüce Türk'ünü Korusun!
Başlık: Ynt: TÜRK'ÜN ULU BİLGESİ ZİYA GÖKALP'E kürt DİYEREK İFTİRA ATAN SOYSUZLAR OKUSUNLAR!!
Gönderen: 4_hilal - 16 Eylül 2015, 15:09:27
Varolun Bozkurtlar, hepiniz söylenmesi gereken herseyi söylemissiniz.
Son ileti Kurtkaya kandasimin, sayin Kurtkaya kandasim aklimdan geçen ne varsa belirttigi gibi, hatta fazlasini da mükemmel olarak özetlemis.

Ziya Gökalp beg, yasadigi dönem ve o dönemin içinde bulundugu sartlar gözönüne alindiginda, insanüstü bir basariya imza atmis Türk büyügüdür.
Onun çok yönlü arastirmaci objektif yaklasimlari herkese oldugu gibi, o dönemde Atatürk'e de feyz vermistir.

19.yy'da Ismail Gaspirali'dan sonra Türk Milliyetçiliginin bilimsel sekillenmesi bocalama devri yasiyor, Osmanli'da her yandan çatirdiyor, kendi dertleri ile mutlak sona dogru gidiyordu. Tam böyle bir dönemde imdada Ziya Gökalp beg yetisti, O'nun ve Yusuf Akçora beg'lerin sayesinde Türk Milliyetçiligi sahipsiz kalmadi.
Birbirinden degerli mükemmel çalismalara imza attilar. Sonrasinda Zeki Velidi Togan beg'ler ve Atsiz Ata'ya uzanan zincir devam etti.

Ben hayati boyunca MHP'den baska bir partiyi sevememis, sempati beslemekte dahi zorlanmis, Türkes'i de daima sevmis, saymis ve takdir etmis biri olarak, zaman zaman yaptigi gaflara da sahit olmustum. Ki yukarda paylasilan gazete küpürü de bunlardan birisidir. Çok gereksizce, devletin menfaatleri için bu kürt kardesligi konusu hep öne çikarilmistir malesef, ki bu kardeslik söylemlerini pekistirmek için, Elegest yazitlarinin çarpitildigi gibi, Ziya Gökalp beg'e kürt demeye kadar vardirilabilmistir zaman zaman durum.

Bu vesile ile Türk Milliyetçiliginin temelini olusturan Türk büyüklerini yad ediyorum, Ziya Gökalp beg basta olmak üzere, hepsinin ruhlari sad olsun.
Başlık: Ynt: ZİYA GÖKALP
Gönderen: Kurtkaya - 25 Ekim 2015, 17:37:22
"Milliyet hissinin hâkim olduğu bir memleketi ancak millet zevkini nefsinde duyanlar idare edebilirler."
                                                                                                                                                Ziya GÖKALP

Cumhuriyetimizin fikir babası, büyük Türkçü ve Turancı Ulu Bilge Ziya GÖKALP Bey'i sonsuzluğa varışının 91. yılında rahmet ve minnetle yad ederiz.
Ruhu şad durağı uçmak olsun!
Tanrı Yüce Türk'ünü Korusun!
Başlık: Ynt: ZİYA GÖKALP
Gönderen: Fatih - 25 Ekim 2015, 22:24:13
Başbuğumuz Atatürk'ün "fikirlerimin babası" diyerek yücelttiği; yolumuzun ışıklarından olan kutlu Türk Bilgesi Z. GÖKALP'i uçmağa varışının 91. sene-i devriyesinde saygıyla yad ederim.
Türkçülüğün, Turancılığın, Kızıl Elma Ülküsünün mimarı olan Z. GÖKALP vücuda getirdiği eşsiz eserleriyle kendisinden sonraki kuşakların fikir temellerini atmıştır.
Ruhu şad, mekanı cennet olsun!
Kök Tenğri'nin esenliği bütün Türklerin üzerinedir.

Başlık: Ynt: ZİYA GÖKALP
Gönderen: İL TEGİN - 30 Ekim 2015, 18:28:45
.
Başlık: Ynt: ZİYA GÖKALP
Gönderen: Üçoklu Börü Kam - 25 Ekim 2020, 12:15:52
Vatan ne Türkiyedir Türklere, ne Türkistan!
Vatan, büyük ve müebbet bir ülkedir: Turan!

                    Uluğ Bilge Ziya GÖKALP
                    23 Mart 1876 - 25 Ekim 1924

Fikrimizin rehberlerinden ve yolbaşçılarımızdan Uluğ Bilge Ziya GÖKALP Beğ’i Uçmağa varışının 96. yılında saygıyla anarım.

Kutlu ruhu şad, durağı; Teñğri Dağları ve Türk Uçmağı olsun!

Kök Teñğri Türk'e Kut ve Utku Versin!
Başlık: Ynt: ZİYA GÖKALP
Gönderen: turania_25 - 27 Ekim 2020, 12:55:35
Bin rahmet...