Son İletiler

Sayfa: 1 [2] 3 4 ... 10
11
TÜRKÇÜLÜK / Ynt: SOYSUZLUK VE NAMUSSUZLUKTA SINIR TANIMAYAN ÇUKURLAR!
« Son İleti Gönderen: Kurtkaya 11 Ocak 2020, 21:55:09 »
Hiç üstüme vazife değil ve hazzetmem ama, merak ettim doğrusu.
Sahi en son hangi dinin müridiydi bu Tuğçe KAZAZ adlı seksüel organizma?

TTK.

Boşaltım ve tatmin öğesi olmanın ötesinde hiç bir vasfı olmayan bu idiot her zaman altına yattığı adamın dinine geçmekle akıllarda kaldığından, şu günlerde ister istemez insanın aklına bu kancığın yobaz bir takiyyecinin altına yattığı geliyor.
Sanırım bir yobaz bu kavaşenin başına yem torbası geçirmiş olmalı ki, cinsel tatmin objesi sürtük sahibin sesi olma işine soyunmuş.
Zaten yaptığı en iyi iş de soyunmak değil mi?
Rum, ermeni, hıristiyan, yahudi, budist, hindu, ateist, yobaz fark etmez, bu kancık için.
Yeterki Türklüğün karşısında bir yer olsun.

Tanrı Yüce Türk'ünü Korusun!
12
Ruhu şad olsun Ulu Ozanımız Fuzuli'nin.
Bakın bundan asırlar önce neler söylemiş?

Mey biter saki kalır,
Her renk solar haki kalır,
İlim insanın cehlini alsa da,
Hamurunda varsa;
Eşeklik; baki kalır...


Bitmeyen bir hazinedir Atatürk.
O'nun goygoyculuğunu yaparak üzerinden geçinenler için de, O'na saldırarak prim yapmak isteyenler için de bitmez, tükenmez bir hazine gibidir Ulu Başbuğumuz.

Geçmiş zamanlarda hemen her türlü milli ve manevi mukaddesat istismarcılığı yaparak kendisine sahte saygınlıklar sağlayan bir çok madrabaz bu sahte saygınlık sayesinde hem siyaseten, hem ticareten hak etmedikleri yerlerde bulunmuş, onların açtığı bu çığır milli ve manevi mukaddesatımıza azılı Türklük ve İslamlık düşmanlarının veremeyeceği büyük zararlar vermiştir.
Şimdilerde bir yerlerden aldıkları destek ve cesaretle olmadık haltlar karıştırmaya, camii duvarını pisleten eceli gelen köpek misali Türklüğün en kutsalına, Kutlu Türk Başbuğu Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK Atamıza akla, izana, insafa, vicdana sığmayacak iftiralar atmaya cür'et etmek modasına; daha neye, ne için inanacağını bile bilmeyecek kadar cahil, şaşkın ve aptal olan manken artığı Tuğçe KAZAZ adlı neidiğü belirsiz soytarıda dahil olmuş!..

Kutsal dinimiz İslamiyeti olmadık şekillere sokarak yozlaştıran ve her türlü kirli emellerine maske ve kılıf yapan Siyasal İslamcı yapının en bilindik yöntemi; şehir kanalizasyonu gibi kirli kan ve vicdanlarını rahatsız eden, başta Gazi Başbuğumuz Atatürk olmak üzere, Türklüğe ait kutsal değerlere saldırmaktır.

Son zamanlarda Atatürk'e saldırmak iyi prim yapıyor.
Kim kendini göstermek, bir yerlerin dikkatini çekmek istiyorsa yapacağı şey kolay: Şehir kanalizasyonundan farksız ağzını açıp Atatürk'e olmadık şeyler söylemek...
Söylenenlerin doğruluğunun veya yanlışlığının bir kıymeti yok...
Yeter ki Atatürk'e ve milli mukaddesata dil uzat...
Yani Türklüğe saldır, Türk düşmanlığı yap!

Soysuzlar için istismar edilecek ve geçim kapısı yapılacak malzeme hiç bitmiyor...
Türkiye'de hava bedava, su biraz para ve bir de Atatürk'e saldırarak, ultralüx, geçinmek bedava...

Hiç üstüme vazife değil ve hazzetmem ama, merak ettim doğrusu.
Sahi en son hangi dinin müridiydi bu Tuğçe KAZAZ adlı seksüel organizma?

TTK.

13
GÜNCEL / ALİ DEMİR
« Son İleti Gönderen: [Hun Türk] 03 Ocak 2020, 08:49:07 »
2011 yılında bu adamı kurtarmak için çabalayanlar, hâlâ aynı şeyin peşindeler. Bazı çıkarcı yandaş yayınlar ve eski (!) Fethullahçılar dikkat edin bu adam masum edebiyatı yapmaya çalışmaktalar.

10 yıl olmuş nerdeyse...başlık..
14
Soydaşlarımızın Uğraşları / Bandırma Vapuru
« Son İleti Gönderen: Serdar Yıldırım 27 Aralık 2019, 17:23:04 »

Karadeniz'in hırçın dalgaları arasında yıllara meydan okuyan bir eski Bandırma Vapuru'yum. Nice zamandır liman liman gittim, geldim. Binlerce, on binlerce yolcu taşıdım. Onların konuşmalarını istemeyerek de olsa dinledim. Dertlerini derdim bildim. Onlar hiçbir zaman bunun farkında olmadılar yani beni fark etmediler. Ders kitaplarında ve pek çok kitapta, gazetede adıma defalarca rast gelmişsinizdir. Bundan sonra da rast geleceksiniz, bunu biliyorum. Ey gelecek yeni nesiller, sizi inanamayacağınız kadar büyük ve görkemli bir sevgiyle kucaklıyorum.

16 Mayıs 1919 günü on dokuz subayı aldım. Rota Samsun'du. Buralar Anadolu ve Anadolu düşman istilasına uğradı. Bu subaylar Türk ve bir Kurtuluş Savaşı başlatacaklar. Lider pozisyonunda sarı saçlı, mavi gözlü bir dev var: Adı Mustafa Kemal. Bakalım gelecek günler Mustafa Kemal'den neler bekler?

16 Mayıs gecesi bir fırtına? Ne oluyor dedim kendi kendime:
Karadeniz sen bu kadar hırçınlaşmazdın.
Böylesine çelik yüreklerin canına kast etmezdin.

Bunun üzerine fırtına ses verdi:
Oy Bandırma Vapuru cana, benize
On dokuz subayı üfleyiver denize.

Baktım fırtına laf anlamaz, söz dinlemez. Onunla irtibatı kestim. Fırtınanın ortasında bir ceviz kabuğu gibi sallanmaya devam ettim. Üç gün, üç gece tarih yazdım ve 19 Mayıs 1919 günü Samsun'a vardım.

Güle güle Mustafa Kemal yolun açık olsun.
Gemi kazanından büyük yüreğin sevgiyle dolsun.
Üç gün boyunca Türkiye dedin durdun.
Dilinden düşmeyen Türkiye Cumhuriyeti'ni kurarsın.

Değerli yolcularım, karaya ayak basar basmaz bir rahatladım ki sormayın. Daha sonra Türk'ün Kurtuluş Savaşı başladı. Mustafa Kemal'in akıllara durgunluk veren zekası ve kahramanlıkları karşısında perişan olan düşmanlar evlerine döndüler. Çanakkale'de de Mustafa Kemal vardı. Çanakkale'ye geldiğinde boşuna bütün cephelerin komutanlığını Mustafa Kemal'e bırakmadılar. O, olmasaydı Kurtuluş Savaşı kazanılamazdı.

Benim adım Bandırma Vapuru.
Haber çıkar iki gazete küpürü.
Mustafa Kemal,  Yunan'ı Anadolu'dan süpürdü.
Komutan Trikopis Atina'dan köpürdü.

Oy Trikopis, Trikopis, neden Atina'dasın?
Bak Mustafa Kemal cephede sen neden değilsin?
Belli ki ölümden korkmaktasın.
Canım bu vatana feda diyen
Mustafa Kemal 'e karşı zafer kazanamazsın.
Kazanamadın zaten.


Yazan: Serdar Yıldırım


15
GÜNCEL / Ynt: Hilâl Kaplan
« Son İleti Gönderen: [Hun Türk] 27 Aralık 2019, 15:05:01 »
Bu tip yazar paçavraları türeyebiliyor. Bu gibi isimleri de tartışmak, gündeme getirmek de ne yazık ki popülerize olmasına dolaylı yoldan hizmet etmek oluyor. O yüzden çok da ilgilenmemek gerekiyor.

Esenlikler,

Bu tip iletileri haber değilde daha çok "belge" anlamında otağımıza atıyoruz arada bir. Bunlar Nagehan Alçı ... gibi v.b ... ? ile aynı zamanda ortaya çıkartılmış canlılardır.
16
GÜNCEL / Ynt: Hilâl Kaplan
« Son İleti Gönderen: turania_25 26 Aralık 2019, 01:30:44 »
Bu tip yazar paçavraları türeyebiliyor. Bu gibi isimleri de tartışmak, gündeme getirmek de ne yazık ki popülerize olmasına dolaylı yoldan hizmet etmek oluyor. O yüzden çok da ilgilenmemek gerekiyor.
17
SORU-CEVAP / Ynt: SOYAĞACIMIZ - Soyumu nasıl öğrenebilirim ?
« Son İleti Gönderen: denizim48 21 Aralık 2019, 00:08:23 »
Merhabalar ben Konya Ereğliliyim.  Babam İvriz köyünden. Gerçi artık İvriz Halkapınar à bağlı bir mahalle. Babamın dediğine göre Maraş tan göç etmişizamanın da.  Yörükmüşüz.
    Annemin   tarafı dedem Ereğli merkez anneannem Karamanlı.
   Hangi boydan geldiğimizi aslen nereliyiz nerelerden göç ettik öğrenmek istiyorum. Ama nasıl öğreneceğimi de bilmiyorum. Şimdiden teşekkür ederim
18
Soydaşlarımızın Uğraşları / Atatürk'ün Çocukluk Anıları
« Son İleti Gönderen: Serdar Yıldırım 16 Aralık 2019, 22:24:17 »
ATATÜRK'ÜN İLKOKUL ANISI: MUSTAFA OKULA BAŞLIYOR 
   
Mustafa okula başlayacaktı. Babası Ali Rıza Bey oğlunun laik eğitim veren Şemsi Efendi İlkokulu’na gitmesini istiyordu. Annesi Zübeyde Hanım ise, mahalle mektebine gitmesini arzu ediyordu. Bu konu etrafında fikir çatışmaları sürüp gidiyordu:
Zübeyde Hanım: “ Ne var yani Şemsi Efendi İlkokulu’nda? Ne öğrenecek orada? Hem orası uzak. Mahalle mektebi şuracıkta. Oraya gitsin istiyorum. “
Ali Rıza Bey: “ Hanım, okulun yakınlığı, uzaklığı önemli değil. Önemli olan, eğitimin iyi olması. Öğretmenlerin iyi eğitim vermesi. “
Zübeyde Hanım: “ Tamam işte. Mahalle mektebindeki hoca çok iyi eğitimciymiş. Mahalle mektebinde okuyanlar hep iyi eğitim almışlardır. Ben de mahalle mektebinden mezun oldum, orada okudum. Bilgide kimden aşağı kaldım, söyler misin bey? “
Ali Rıza Bey: “ Kimseden aşağı kalmadın, Zübeyde. Ben her zaman senin bilgili olmanla övünmüşümdür ama Mustafa, Şemsi Efendi İlkokulu’na gidecek. “

Ali Rıza Bey yine de, Zübeyde Hanım’ın hatırını kırmamak için, oğlu Mustafa’yı birkaç günlüğüne mahalle mektebine gönderdi.
Daha sonra bir bahaneyle Mustafa’yı mahalle mektebinden alarak Şemsi Efendi İlkokulu’na yazdırdı. Bu durum Mustafa’nın da hoşuna gitmişti, çünkü mahalle mektebinin dersleri O’na ağır gelmişti. Ağır gelmesi derslerin zorluğundan değil, konuların ağır yani yavaş işlemesindendi. Mustafa, hocanın birinci derste anlattığı konuyu hemen kavrıyor, ikinci derste yeni bir konuya geçmesini bekliyordu ama hoca sadece birinci derste değil, bütün bir gün aynı konuyu anlatıyordu. Bu durum Mustafa gibi yaşı küçük aklı büyük, yaşına göre, dünyada eşine ender rastlanacak üstün zekâlı bir çocuk için, sıkıcı bir durumdu. Kimse benden koşmam gereken bir durumda yürümemi beklemesin, diyordu.

Mustafa, Şemsi Efendi İlkokulu’nda kısa zamanda tanındı ve sevildi. Hele sınıf öğretmeni Mustafa diyordu da başka bir şey demiyordu. Öğretmenler odasında devamlı olarak bu başarılı öğrencisini anlatıyor, O’nu övüyordu:
“ Arkadaşlar, az önceki matematik dersinde sınıfa çok zor bir problem sordum. Kimse duymasın, soruyu üçüncü sınıfların ders kitabından almıştım. Sınıfta kimsenin problemi çözemeyeceğinden emindim. Problemi önce yüksek sesle okudum, daha sonra tahtaya yazdım. Öğrencilerin çoğu soruyu okumakla meşguldü. Oysa çalışkan öğrenciler defterlerine çözüm işine girişmişlerdi. Problemi doğru çözdüğünü söyleyen altı öğrenciden beşinin bulduğu sonuç yanlıştı. Sadece Mustafa doğru sonuca ulaşmıştı. Siz olsanız böyle bir öğrencinizi alnından öpmez misiniz? Gelecekte Türk Milleti bu çocuktan çok şey bekleyecektir. “



ATATÜRK'ÜN ÇOCUKLUK ANISI: PİYADECİLİK OYUNU

Günlerden bir gün komşumuz Binbaşı Kadri Bey’in oğlu Ahmet izinli gelmişti. Temiz üniforması, anlamlı bakışlarıyla hayranlık duyulacak bir askeri ortaokul öğrencisiydi. Bir an kendimi o üniformanın içinde hissettim.   O birkaç gün içinde komşular Ahmet’i görmeye gitti. Biz de annem Zübeyde Hanım ve kız kardeşlerim Makbule ve Naciye ile birlikte Ahmetlerin evine gittik. Ahmet askeri üniformasıyla evin salonunda, misafirlerin yanında sol eli cebinde biçimlice yürüyordu. Asalet ve saadetin ulaştığı en yüksek nokta buydu.
Daha sonra bir gün Ahmet, beni ve komşu çocuklarını bir araya topladı ve şöyle dedi:
“ Gelin bakalım arkadaşlar, şimdi sizlerle piyadecilik oyunu oynayacağız. Şu gördüğünüz tepeyi, Türk çocukları savunacak. Rum çocukları ise, ben başla dediğimde tepeye çıkarak onları aşağı çekmeye çalışacak. Oyunun sonunda, hangi grup tepeyi ele geçirirse o grup kazanmış sayılacak. “

Komşumuzun oğlu Ahmet’in başla demesiyle Rum çocukları ileri atıldılar ve tepeye tırmanmaya başladılar. Takımlar beşer kişiydiler ve ilk tepeye tırmanan Rum çocuğu bir arkadaşımı kolundan tutup aşağı çekti. Rum çocukları çok hırslıydı ve paçasından yakalanan bir arkadaşım daha aşağı çekildi. Aşağı çekilen iki arkadaşımın yukarı çıkma şansı yüzde bir bile değildi. Şimdi tepeyi savunan üç Türk çocuğu kalmıştık. Beş Rum çocuğu tepenin üstüne çıktı ve etrafımızı sardı. Yeniliyorduk.
Bir Türk çocuğu, beş Rum çocuğuna bedeldir, dedim. Onlar bana değil, ben onlara saldırdım. Tepeyi Rum çocuklarına bırakmamaya kararlıydım. Benim kazanma isteğimi gören arkadaşlar da ileri atıldılar. Sonunda tepenin üstünde iki Türk çocuğuyla yalnız kalmıştım. Rum çocuklar, yenilgiyi kabul etmişler ve üstleri toz toprak içinde aşağıdan bakıyorlardı. Biz kazanmıştık.

Mustafa daha sonra gizlice sınava girdi ve Selanik Askeri Rüşdiye’sine kaydını yaptırdı. Mustafa özellikle sınavın yetenek bölümündeki piyadecilik oyununda demir gibi bileği, çelik gibi yüreğiyle komutanların dikkatini çekti.
Kuvvet, kudret, hareket, kabiliyet hepsi Mustafa’da vardı. Gelmedi, dedi komutanlar, bu askeri rüşdiyeye böyle bir öğrenci daha gelmedi. Gelemez, dedi bir başka komutan, dünya durdukça hiçbir askeri rüşdiyeye böylesine bir öğrenci gelemez.


 
ATATÜRK'ÜN İLKOKUL ANISI: ALTIN SAÇLI, DENİZ GÖZLÜ ÇOCUK

Mustafa, Şemsi Efendi Okulu son sınıfa giderken, bir gün sınıf öğretmeni bugün okula bir müfettişin geleceğini, ona karşı saygılı olmalarını, soracağı sorulara doğru cevap vermelerini söyledi. Eğer bilmiyorlarsa kesinlikle parmak kaldırmamalarını ihtar etti. İlk dersten sonraki teneffüste öğrenciler arasında konuşulan tek konu müfettişin sınıfta ne gibi bir soru sorabileceğiydi. Müfettişin sorduğu bir sorunun bile bilinememesi, kötü bir intiba bırakırdı.
Bu durumda Mustafa, çalışkan öğrenciler arasında ön plana çıkıyor ve arkadaşlarına müfettişin sorduğu en zor soruyu bile doğru cevaplandıracağı sözünü veriyordu.
İkinci ders, ikinci teneffüs derken, üçüncü dersin ortalarına doğru kapı çalındı ve müfettiş sınıfa girdi. Müfettiş, öğretmenle bir süre konuştuktan sonra sınıfa dönerek ilk soruyu sordu: Osmanlı Devleti, Avrupa'yı fethetmek istedi ama neden başarılı olamadı?

Belki bu soru öğrenciler için, biraz ağır bir soruydu ama ağırlıkların kaldırılıp kaldırılamayacağı yani sorunun cevaplandırılıp cevaplandırılamayacağı da böyle bir soru sorulmadan bilinemezdi. Bu soru için, sınıfın en çalışkan dört öğrencisi parmak kaldırdı. Bunların arasında Mustafa da vardı. Aslında müfettiş sınıfa girip öğretmenle konuşurken, orta sıralarda oturan sarı saçlı, mavi gözlü ve o mavi gözlerinden zeka fışkıran öğrenciyi hemen fark etmişti. Müfettiş, nedense bu sarışın öğrenciye parmak kaldırmasına rağmen, söz hakkı vermemiş, parmak kaldıran başka bir öğrenciden sorduğu sorunun cevabını istemişti. O öğrenci de, müfettişin beklediği bir şablon içinde soruyu cevaplamıştı.

İkinci soru, ilk sorudan çok daha zor olmalıydı. Bir devlet çıksa, diyelim ki, bu Osmanlı Devleti olsun, dünyaya hakim olsa, bu durum ebediyete kadar devam eder mi?
Mustafa olaya bu paralelde dik bir çizgi çekmek ihtiyacını hissetmişti. Birbirine paralel giden iki doğru bu dik çizgiyle kesişmeliydi. Mustafa'nın parmak kaldırıp söz isteyerek soruya verdiği cevap şu oldu:
" Hayır, etmez. Bırak ebediyeti elli yıl bile devam etmez. Her ne için olursa olsun, başka milletleri boyunduruk altına almak, onları köle durumuna düşürmenin adı emperyalizmdir. Her millet kendi sınırları içinde özgür ve bağımsız yaşamalıdır. Yaşasın özgürlük, yaşasın bağımsızlık!.."
Mustafa'nın büyük bir coşku içinde söylediği bu sözler üzerine müfettiş, bir süre öğretmenle konuştuktan sonra, Mustafa'nın yanına giderek, O'nu alnından öptü.
" Yaşa Mustafa! Türk Milleti, senin gibi son derece bilgili, kültürlü ve düşüncesini korkmadan söyleyebilen, çağdaş yeni nesil gençlere emanet edilecektir. Sen Türk Milli Eğitimi'nin gururusun. "

Atatürk'ün Çocukluğu - Ezgi Yayınları - Yayın Yılı: Aralık 1994
19
Ruhu şad olsun!
Allah rahmet eylesin!
Miras bıraktığı bu Türkçülük davasının bayrağını dalgalandırmaya devam edeceğiz.

TÜRK IRKI SAĞOLSUN!


https://hunturk.net/atsiz-atanin-olum-yildonumu
20



Toprak ana uyuturken koynunda bizi
Yarınkiler biçecektir ektiğimizi,
Yeşermesi ektiğimiz tohumun haktır,
İşte o gün ruhlarımız şad olacaktır!

                      Uluğ Bilge ATSIZ

Dayanılmaz olsa da Atsız’lığın acısı
Ulu Tanrı’ya şükür yine toy var, Turan var.

                   Niyazi Yıldırım GENÇOSMANOĞLU

Yolbaşçımız, Türkçülük Ülküsünün sönmez ateşi, Uluğ Bilge Atsız Ata'yı Uçmağa varışının 44. yılında; özlem, saygı, sevgi ve minnetle yad ederiz.
Kutlu ruhu şad, durağı; Tanrıdağları ve Türk Uçmağı olsun!

TÜRK IRKI SAĞOLSUN!!!

Uçmağa varışının üzerinden kırk yılı aşkın bir zaman geçmiş olmasına rağmen Atsız Ata fikirleriyle, yaşayışıyla ve mücadelesiyle daha da bayraklaşmıştır.
Bu gün en muteber fikir, Atsız Ata'nın  şahsında hayat bulmuş ve bayraklaşmış olan Türkçülüktür.
Ne mutlu ki Türk çocukları Uluğ Bilge Atsız Ata'larını, her geçen gün, daha çok tanımakta ve anlamaktadır.

VAKTİYLE BİR ATSIZ VARMIŞ...
VAR OLSUN!!!


TTK.
Sayfa: 1 [2] 3 4 ... 10