Gönderen Konu: Okumam gereken öncelikli iki kitap.  (Okunma sayısı 2121 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı YALNIZKURTKARAGÜLLE

  • GÖKBÖRÜ SİNOP
  • Otağ Sorumlusu
  • Türkçü-Turancı
  • ****
  • İleti: 1352
  • TÜRK IRKI SAĞ OLSUN
Okumam gereken öncelikli iki kitap.
« : 09 Mart 2013, 21:04:09 »
1200 Yıllık Sürgün “Türk” Sözünün Hazin Serüveni

      Türk kelimesi, Gök-Türk Devleti’nin yıkılmasından Jön-Türklerin kuruluşuna kadar yaklaşık 1200 yıl boyunca Türkler tarafından hiç kullanılmamış ve kelime adeta Türkler tarafından sürgüne gönderilmiştir. Osmanlı, İstanbul’un fethinden sonra Müslüman Roma İmparatorluğu idi.
Ziya Gökalp, “Bu milletin yakın zamana kadar kendisine mahsus bir adı yoktu. Tanzimatçılar ona: ‘Sen yalnız Osmanlısın. Sakın başka milletlere bakarak sen de milli bir ad isteme! Milli bir ad istediğin dakikada Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılmasına sebep olursun’ demişlerdi. Zavallı Türk, vatanımı kaybederim korkusu ile, ‘Vallahi Türk değilim. Osmanlılıktan başka hiç bir içtimai zümreye mensup değilim’ demeye mecbur edilmişti” derken son derece haklıydı.
      1912 yılında Sebilürreşat dergisinde çıkan bir yazıda “Türk” kelimesinin kullanılması, dinsizlik, kafirlik sayılıyordu. 1913 tarihli “Mecmua-i Ebuzziya” dergisinin 94. sayısında, “Bizim Türklüğümüz sembolizmden başka bir şey değildir. Bizler, yani Türkler Müslümanlık içinde erimişizdir. Türk falan değil, sadece Müslümanız” deniliyordu. Üniversitede profesörlük yapmış olan Ahmet Naim, 1913 yılında yazdığı “İslamda Dava-i Kavmiye” adlı kitabında, Türk’e karşı savaş açmıştı ve “Türk’ün geçmişini bilmesine, öğrenmesine lüzum ve ihtiyaç yok” diyordu.
      1919-1920 yıllarında şeyhülislamlık görevine getirilmiş ve ülkeden kaçmak zorunda kalmış olan Mustafa Sabri Efendi, Türk’e Türklük benliğini vermek isteyenleri “soysuzluk”la suçluyordu. Türkiye’de İngiliz Muhibler Derneği’nin kurucularındandı ve Kuvay-ı Milliye mensupları için ölüm fetvası da çıkartan da o idi. Mehmet Akif ise Türklükten söz eden Ziya Gökalp’a “kaltaban” sıfatını yakıştırıyordu.
      Tespitlerimize göre Gök-Türkler’den sonra “Ben Türk’üm” diyen hükümdar sayısı yalnızca yedidir. Sultan Alpaslan, Harezmşah Muhammed, Timur, Babür, Hüseyin Baykara, II. Abdülhamid ve son Buhara hanı Said Alim Han.

İÇİNDEKİLER
ÖNSÖZ……………………………………………………………………………………………9
Dedeler ve Torunlar……………………………………………………………………… 9
I. İLK TÜRK DEVLETÎNÎN DOĞUŞU…………………………………………………15
Türk’ün anlamı ve farklı söyleniş şekilleri………………………………………21
I. Türk Hakanlığının Kuruluşu…………………………………………………………23
II. Türk Hakanlığı…………………………………………………………………………  28
Sona Doğru…………………………………………………………………………………..34
II. UYGUR HAKANLIĞI VE TÜRKLÜK……………………………………………….38
Gök-Türkler ve Uygurlar………………………………………………………………  41
Uygur Hakanlığı’nın Kuruluşu………………………………………………………….42
An Lu-shan İsyanı………………………………………………………………………..45
Uygur Hakanlığı’nın Yıkılışı……………………………………………………………..46
III. KARAHANLILAR VE TÜRKLÜK…………………………………………………. 48
Karahanlı Devleti’nin Kuruluşu……………………………………………………….50
IV. GAZNELİLER VE TÜRKLÜK……………………………………………………..  56
ÜÇÜNCÜ PARTNER: OĞUZLAR…………………………………………………….  60
Oğuz adı……………………………………………………………………………………   60
Hazarlar ve Yahudiler…………………………………………………………………. 67
Hazarlar ve Göktürkler………………………………………………………………… 69
Hazarlar ve Oğuzlar……………………………………………………………………. 77
Doğu Avrupa’daki Oğuzlar…………………………………………………………….84
V. SELÇUKLULAR VE TÜRKLÜK……………………………………………………  88
Dandanakan Savaşı ve Selçuklu Devleti’nin Kuruluşu…………………  99
Anadolu Fatihi Alparslan………………………………………………………………103
Sultan Sancar – Oğuz İsyanı – Büyük Selçuklu
İmparatorluğu’nun Parçalanışı………………………………………………………106
VI. HAREZMŞAHLAR VE TÜRKLÜK………………………………………………..112
VII. ANADOLU SELÇUKLULARI VE TÜRKLÜK………………………………… 124
Yassı-Çimen:Beyinsiz Kartalların Dövüşü………………………………………135
Alaaddin Keykubad’tan Sonra Selçuklular…………………………………… 140
Moğol istilası…………………………………………………………………………………144
VIII. ANADOLU BEYLİKLERİ VE TÜRKLÜK………………………………………147
Kadı Burhaneddin………………………………………………………………………….153
Kadı Burhaneddin-Osmanlı Münasebetleri…………………………………… 156
Timur-Kadı Burhaneddin……………………………………………………………… 158
Dulkadir Oğulları……………………………………………………………………………162
IX. osmanogullari ve Türklük (??)…………………………………………………166
Kay mı. Kayı mı?……………………………………………………………………………167
İmparatorluğa giden yol……………………………………………………………….171
Kuzgunların Kapışması-Kargaların Kahkahası…………………………………173
Osmanlılar ve Türklük……………………………………………………………………177
Üç Büyük Hata……………………………………………………………………………  183
a) Saraya Alman Yabana Gelinler…………………………………………………183
Osmanlı’nın ilk ganimeti Nilüfer (Horofıra)…………………………………… 185
b) Yeniçeri denilen ahlaksızlar………………………………………………………192
c) Soysuz bürokratlar ve Soysuzlar Mektebi “Enderun”………………207
Fatih ve sonrasında Türkler…………………………………………………………215
Devşirme ve Dönme Paşaların Resmi Geçidi…………………………………228
Genç Osman…………………………………………………………………………………236
Ulu Hakan Sultan Abdülhamid………………………………………………………242
Celali İsyanları………………………………………………………………………………254
Katliam………………………………………………………………………………………….277
Mel’un-u lâin Kuyucu Murat…………………………………………………………279
Türk kelimesinde anlam kayması ve tahkir amaçlı kullanılması………285
Jön-Türkler ve Türk kelimesinin sürgünden dönüşü………………………293
Türkiye Cumhuriyeti mi, Batı Türkistan mı?……………………………………300
Türklüğünü Haykıranlar………………………………………………………………… 309
İslamiyet ve etnisite………………………………………………………………………317
Etnik mensubiyet ve din meselesi…………………………………………………320
AKP ve Türklük………………………………………………………….…………………331
Kaynakça………………………………………………………………………………………339
      Dedeler ve Torunlar
      Dünyadaki etnik toplulukların çok büyük çoğunluğunun iki veya ikiden fazla ismi vardır. Bu isimlerden biri, o etnik topluluğun yayıldığı topraklardaki genel adı olabildiği gibi, içlerinden herhangi bir grubun adı olmakla birlikte, tamamı için kullanılanları vardır.
      Halkların birden fazla adlarının olması, öncelikle herhangi bir halkın kendisini çevresine takdim ederken kullandığı isimle, komşularının onlara verdikleri farklı isimlerden kaynaklanır, örneğin, Adı- geler kendilerini dünyaya “Adıge” adıyla tanıtmalarına rağmen, biz onlara “Çerkeş” deriz.
      Günümüzde dünya coğrafyasında yer alan tüm halkların ön atalarının kullandıkları isimle onların torunlarının kullandıkları isimler çoğu kez birbiriyle örtüşmez. Üstelik de atalarla torunların çoğu kez aynı coğrafyada hayatlarını sürdürmelerine rağmen, aynı ismi taşımamaları, tam anlamıyla bîr anakronik olmakla birlikte, inkâr edilemeyecek bir vakıadır.
      Bu konuda verilebilecek örnek bir hayli fazladır ve esasen bu kuralın dışında kalan halklar neredeyse parmakla sayılabilecek kadar azdır. Şaşırtıcı olmakla birlikte, bu konudaki istisnai örneklerden birisi Araplardır. Çünkü Araplar, tarihleri boyunca değişik devletler ve hanedanlar kurmuş olsalar da, kendilerini başka halklara karşı daima “Arap” olarak takdim etmişlerdir.
      Torunların ataların ismini taşımamaları konusunda birkaç örnek vermeye çalışalım. Türk tarihiyle ilgili örnekleri en sona saklayarak komşu halklardan başlayalım. Günümüzde Gürcü dediğimiz halkın ön atalarının adı Kartli/Kartvel idi. Keza bugün Laz dediğimiz etnik topluluğa geçmişte Kolh, ülkelerine Kolheti deniliyordu. Komşuları Gürcüler ise onlara “Eğri”, ülkelerine de “Ergisi” diyorlardı. Şimdilerde dünya tarih literatürüne Ermeni olarak geçen halkın atalarının ismi Hay, ülkelerinin adı Hayastan idi. Gürcülerse onlara Somehi derlerlerdi.’
      Yunanlıların eski atalarının adı İonyalılardı. Onlara belki de dilleri dönmediği için ionya kelimesini tahrif ederek Yunan ve Yunanlı adını verenler Acemler. Araplar ve Türkler olmuştur. Bu üç halkın dışında onlara Yunan adını veren başka bir halk yoktur. Bulgar adı tarihen çok eskilere dayanan bir isimdir, ama bu ismin de bugünkü Bulgarlarla bir ilgisi yoktur.
      Çünkü tarihte tanıdığımız Bulgarlar, Kama ve Tuna Bulgarları olarak ikiye ayrıldıktan sonra, biri Kazan Tatarları dediğimiz halkın bel kemiğini (ki ikinci ağırlıklı unsur Kıpçaklardır) oluşturmuş, diğerleri Tuna tarafına giderek Slav kökenli halklarla kaynaşarak yalnızca “Bulgar” adını muhafaza etmekle birlikte, Türk’e ve Türklüğe düşman bir halk olarak karşımıza çıkmıştır. Fas, Tunus, Cezayir, Moritanya vb. ülkelerde yaşayan halklar, tarihi dönem içinde değişik atalar ve farklı diller kullandıktan sonra Arapça da karar kılarak, daha doğrusu dillerini Arapça ile değiştirerek Araplaşmış halklardır.
      Nitekim antropolojik açıdan incelendiğinde onların Sami Araplarla çok az fizyolojik benzerliklere sahip oldukları görülür. Bu farklılık onların dil ve lehçelerinde de görülür, ama din unsuru zamanla diğer unsurları bastırdığı için Araplık ruhu galip gelmiştir. Mısırlılar da bu cümledendir.
Asurileri sahiplenen tek halk Süryaniler olmuştur. Ama Süryanilerle Asurilerin yaşadıkları topraklar birbirine yakın olmakla birlikle, aynı değildi ve Birunî’nin işaret ettiği gibi Sûryanîler Suristan (daha sonraki Suriye) denilen topraklarda Asurîlerden yüzlerce yıl sonra ortaya çıkmış bir halktır.
     Asıl vatanları Irak olan Berberilerin torunları bugün Tavarık (Batı dillerinde Tuareg) adını taşımaktadır. Vikinglerin torunlarına şimdilerde Dan (Danimarkalı) denilmektedir. Angle ve Saksonların karışımından oluşan İngilizler atalarının adını kullanmamaktadırlar. Buzantion denilen Bizanslı halkın adını kullanan hiçbir temsilci kalmamıştır.
     Hatta Rum dediğimiz halk dahi bugün kendini Grek olarak tanıtmaktadır. Şimdilerde Rus dediğimiz halk, Slavyan ve Ruslardan oluşmasına rağmen, Slavyan adını kullanmadıkları gibi, ataları kabul ettikleri Ani, Sklaven ve Venedlerin adını da kullanmamaktadırlar.
      Çok uzun süreli bir imparatorluk kuran Romalıların varisleri İtalyanlar, kendilerini dünyaya Romalı olarak değil, İtalyan olarak takdim etmektedirler (1861’den itibaren).
     Latin Amerika’da yaşayan halklar, Avrupalı atalarının isimlerini bırakıp yeni isimler aldılar. Korsikahlar, asıl ataları olan Etrûsklerin belki adını dahi hatırlamamaktadırlar ve İtalyan kimliğini benimsemiş durumdadırlar.
     Arnavutlar (Albanlar), ataları Pelasgları yalnızca uzak ataları olarak kabul ederler, ama Pelasg adını kullanmazlar…
     Bu anlatılanları yüzlerce örnekle çoğaltmak mümkün.
     Türklere gelince, pek çok devlet, pek çok hanedan kurmuş olmalarına rağmen, tarih boyunca açıkça “Türk” kelimesini kullanan yalnızca iki halk ve iki devlet olmuştur. Birisi bizim ‘”gök” kelimesini ilave ederek yazdığımız Gök-Türk Devleti, diğeri ise Osmanlı hanedanı mirası üzerine kurulan Türkiye Cumhuriyetedir ve dikkat edilirse onun dahi adı Türk Cumhuriyeti değil, Türkiye Cumhuriyeti’dir. Bu ikisinin dışında halk adı olarak Tûrk kelimesini içeren iki topluluk vardır: Türgişler (veya Türkiş) ve Türkmenler. Halbuki kendilerini Afrasyab’ın ve Gök-Türklerin doğrudan varisleri sayan Karahanlılardan sonra kurulan Selçuklu ve Osmanlı İmparatorluğu’nun bânileri, Türk kelimesini hiç kullanmadıkları gibi, bu kelimeyi neredeyse öcü gibi telakki etmiş ve kendilerine Türk denilmesini adeta bir tür tahkir gibi algılamışlardır.
      Allah’tan Selçukluların ve özellikle Osmanlı’nın Türk kelimesini tahkir sıfatı olarak kabul ettikleri dönemde, başka halkların tarihçi ve coğrafyacıları onlardan Türk olarak bahsediyor, Türklüğü kabul etmek istemeyen ve bu kelimeyi hatırlamayı dahi arzu etmeyen bu devletlerden Türk devleti olarak söz ediyorlardı. Hatta Avrupalılar ve özellikle İtalyanlar çocuklarını korkutmak için “Anneciğim, Osmanlılar!” değil “Mamma li Turchi! (Anneciğim, Türkler!..) diyorlardı.
      işte Türk kelimesinin adeta sürgün hayatı yaşadığı bu dönem, Gök-Türk Devleti’nin nihai olarak yıkılışından Jön-Türkler adını taşıyan elitlerin oluşmasına ve Osmanlı mirası üzerine “Türk” damgasının vurulmasına kadar geçen 1200 yıllık bir süredir ve bu kitabın konusunu oluşturacaktır.
Demek ki Türkler, 1200 yıllık bir mankurtluk süreci yaşamışlar ve kendilerini komşularına başka isimlerle takdim etmişlerdir. Bu durum, elbette onların Türk kelimesini bilmediklerinden değil, başkalarının “tarih şuuru” dediği, benimse “etnik hafıza” dediğim milli hafızadan ve şuurdan yoksun oluşlarından kaynaklanmıştır. Bu etnik hafıza bugün dahi tam olarak yerine gelmiş değil.
      Eğer aksi varit olsaydı, kurulduğu günden bu yana Türklüğü kendisine sancak yapan siyasi bir partinin mutlak iktidarda olması gerekirdi. Hâlbuki o parti (MHP) yıllarca meclise dahi girememiş, son yıllarda ise seçim barajını aşma tesellisiyle yetinmek zorunda bırakılmış; buna karşılık soysuzlar mektebi Enderun’da yetişenlerin torunları baş tacı edilmiş, Osmanlı dönemi gibi çok uzun bir dönemden sonra merhum Atatürk’le yaşanan kısa süre hariç, yine dönme-devşirmelerin devr-i devranları başlamıştır ve hâlâ da sürüp gitmektedir.
      Çünkü benim mankurt milletim, sandıktan seçip çıkardığı insanların etnik kökenine asla bakmaz, Müslümanlık gibi her türlü kamuflajın yegâne vasıtası olarak kullanılmaya müsait İslam kimliğini kullananların maskelerinin arkasındaki iğrenç suratlarını görmez; böylece hem kendini yakar hem de beni yakar!
      Bu satırları okuyanlar, eserin yazarının ırkçı bir fanatik olduğunu düşünebilirler;
ama öyle değil. Çünkü ırkçılık, yalnızca kendine hayat. hakkı tanımak, sadece kendini en üstün (arya), diğerlerini en alçak (parya) olarak görmek, onlara hayat hakkı tanımamak, yok etmek istemek, horlamak ve aşağılamaktır.
      Hâlbuki ben bir Türk olarak, diğer halklara mensup insanların da Tanrı tarafından yaratıldığını, onların da benim gibi yeryüzünde yaşama hakları olduğunu peşinen kabul ediyor, onları kendimden üstün veya alçak görmüyorum.
      Ama yeryüzûndeki tüm halklar kendi adlarını gururla telaffuz ederken, hatta tarih boyunca bir devletleri dahi olmamış etnik topluluklar köklerini binlerce yıl öncesine bağlamaya çalışırken, binlerinin her metresi atalarımın kanlarıyla sulanmış kendi ülkemde, “Türk’üm” dediğimde bana “alien”miş (uzaylı yaratık) gibi bakmaları, sanki İslam dini etnik mensubiyeti belirtmeyi yasaklamış gibi, ki aksine teşvik etmiştir, beni islam dairesi dışına almaya çalışmaları, doğrusunu söylemek gerekirse, ağırıma gidiyor ve hatta kanımı donduruyor! Aksine ben “Türk’üm” dediğimde bana karşı suratını ekşitenlerin kendileri soysuz kişilerdir.
      Çünkü onların soyu-sopu belli olmadığı için, karşısında soyu-sopu belli birini görmeye tahammül edemezler. Son zamanlarda anası belli babası yüz elli olan bazı türedi kişiler, televizyonlarda ve basında açık açık “ben kendimi asla Türk olarak takdim etmem” demek suretiyle, güya zemzem kuyusuna işeyerek meşhur olmak, tartışma başlatıp gündemde kalmak istemekledirler. Onlar merak etmesinler, Türklerin de zaten onların kendilerini Türk olarak takdim etmelerine ihtiyaçları yoktur. Soysuz ve şuursuz alienler zaten Türk olamazlar.
Türk kelimesi, gerçekten çok uzunca bir süre kesif bulutların arkasında. bir gün birilerinin o bulutları aralayacaktan gün gelinceye kadar sürgün hayatı yaşamıştır.
       Bu satırların yazan Oğuzların Avşar boyuna mensup, tipik bir Türkmen köyünde dünyaya gelmiş ve büyümüştür. Annesi babası halis bir Oğuz Türkü olmasına rağmen, ne onların ne de köylülerinin ağzından bir kez olsun “Türk” kelimesini işitmemişıir.
       Hatta Avşar boyuna mensup olduğunu dahi daha sonraları kendi araştırmaları sonucunda keşfetmiştir. Peki, bunun sorumlusu kimdir? Yıllar önce bir televizyon kanalında takriben 70 yaşlarında birinin konuşmasını işitmiştim.
       Bu kişi, bir bayram günü annesine kim olduklarını sormuş. Annesi “Oğlum, biz OsmanlIyız” cevabını vermiş. Delikanlı, “iyi ama anne, bak şu komşumuz Çerkeş olduğunu, öteki Kürt olduğunu, beriki Arnavut olduğunu söylüyor, biz kimiz?” diye sormuş, annesi yine “Oğlum, biz Osmanlıyız!” cevabını vermiş. Şimdi o yaşlı kadını suçlamak gerekir mi?
      Hayatında Osmanlı’dan başka bir kelime duymamış yaşlı bir nineyi bu sözlerinden dolayı suçlamak gerçekten insafsızlık olur. O nineye “Peki, Osmanlı kimdir?” diye sorsanız, alacağınız cevap “Osmanlı işte, Osmanlı!”dan başka bir şey olmazdı. Halbuki tarihte “Osmanlı” adında ne bir kabile vardır, ne etnik bir grup, ne de ulus.
      Aslında bu kitabın adını Ziya Gökalp’in “Bu milletin yakın zamana kadar kendine ait bir adı bile olmamıştı” sözünden hareketle “Türk’ün Adı Yok” koymak da mümkündü, ama o zaman da sadece Osmanlı hanedanı döneminde Türk kelimesinin kullanılmadığı, ondan önce kullanıldığı düşünülebilirdi.
      1200 yıllık bir süreç, gerçekten Türk kelimesinin sürgünde yaşadığı bir dönemdir ve eserin takip eden sayfalarında bu sürgün hayatının hikâyesini okuyacaksınız.
D. Ahsen Batur


Alman Gizli Servislerinin Türkiye Operasyonları

      Son yüzyılda Türkiye’nin yok olma eşiğine gelmesinin, milyonlarca insanını kaySon yüzyılda Türkiye’nin yok olma eşiğine gelmesinin, milyonlarca insanını kaybetmesinin ve acılar çekmesinin nedeni Almanya ve onun emperyalist isteklerine alet olmasıdır. Almanya, Türkiye’nin bu vefakâr davranışını kendi topraklarında birçok yıkıcı ve bölücü örgüte destek vererek göstermiştir. Türkiye Cumhuriyeti’nin tüm anayasal sistemini çökertmek isteyen veya bölmek isteyen tüm siyasi ve askeri güçler, Almanya topraklarında yeşermiş, büyümüş ve tehdit edici boyutlara erişmiştir. • Alman istihbaratlarının bağlantılı olduğu tarikatlar hangileridir? • NGO’ların içimizdeki yerli ve yabancı temsilcileri kimler? • Necip Hablemitoğlu’nu Alman İstihbaratı mı öldürdü? • Özdemir Sabancı neden Alman savcılığını bilgilendirmek istemişti? • Semih Tufan Gülaltay, Alman Narkotik İstihbaratı’yla nasıl bir işbirliği içindeydi? • Doğu Alman Gizli Servisi STASİ (Staat Sicherheits Dienst) PKK’ya nasıl destek sağladı? • Alman istihbaratları ile ortak çalışan “Ulusalcı Çeteler” kimlerden oluşuyor? • Türkiye’deki illegal örgütlerin Alman istihbaratları ile bağlantısı var mı? Bu ve bunun gibi birçok sorunun cevabı, Talip Doğan Karlıbel’in titiz araştırmaları ve sunduğu resmi belgelerle gün yüzüne çıkıyor. Bu kitapta, Türkiye’deki Alman Vakıfları’nın, ulusalcı çetelerin, Necip Hablemitoğlu, Özdemir Sabancı ve Hrant Dink suikastlarının iç yüzünü okuyacak; Alman Gizli Örgütleri’nin ve yerli işbirlikçilerinin iz bırakmadan, ustaca oynadıkları oyunları ve bu kitabın anlatmak istediğinin çok ötesindeki farklılıkları anlamaya ve düşünmeye başlayacaksınız.

İÇİNDEKİLER
ÖNSÖZ
Türkiye’de Alman Vakıfları
Vakıfların görünen yüzleriyle ilgilendikleri alanlar
ALMAN ATANLARININ MİSYONERLİK
FAALİYETLERİ
Ortodoks Misyonerlik Faaliyetleri
MİSYONERLERİN ÇALIŞMA YÖNTEMLERİ.
Dr. Necip Hablemitoglu’nun yaptığı anlaşmalar.
özel mermi daha öldürücü.
NGO’lar.
Konrad Adenauer Vakfı ve Türk Demokrasi Vakfı
Konrad Adenauer Vakfı
Türkiye Belediyeler Birliği ve KAV
Doğrudan doğruya istihbarat ajanlığı!
Türkiye Belediyeler Birliği Meclis Toplantısı .
Alman İstihbaratı ve Dinci guruplar
BND ve Almanya’daki Türk şeriatçıları.
BND ve toplantılar.
özdemir Sabancı suikasti ve DHKPC.
Suikastın operasyona! çeldi ve faillerin izlediği yol
Neden Sabancı?.
Sivas katliamını gerçekleştirenler de Almanya’da
Hrant Dink suikastının Almanya bağlantıları
Telefon dinleme raporu.
Suç makinesi Gülaltay
BKA’nın (Bundeskîrimlnalamt) Türkiye’deki
İllegal faaliyetleri
Doğu Almanya ve PKK
STASİ ve Türkiye Masası
Türk basın mensupları
Alman Vakıflarının CHP, ANAP ve
DYP partilerine yaptıkları para yardımları
Kaynaklar

      ÖNSÖZ
      Türkiye’den Almanya’ya göç etmiş işçi neslinin oluşturduğu iş gücünün, 2004 yılında AB’ye katılan birçok küçük devletin nüfusundan bile fazla olduğu çok açıkça görülebilir. Türkiye ünıter bir devlet olarak orada bulunan yurttaşları ile AB Parlamentosu’nda veya diğer karar mekanizmalarında yoktur. Ancak Almanya Parfamentosu’na ve AB karar sistemine etki edecek bir güce sahiptir.
      Almanya, yüzyıldan fazla kendisine bu kadar yakın olan, dünyada her türlü platformda kendisini dost olarak gören ve her konuda istediği desteği sağlayan bir ülkeye gerekli desteği ve ilgiyi göstermiş midir? Bunun cevabını olumlu olarak vermek çok zor. Çünkü çoğu ülke, özellikle Almanya, uluslararası siyasette ve tüm devlet ilişkilerinde duygusal hasletlere, diğer tüm büyük devletler gibi önem vermez. Bizler, millet olarak tüm siyasi ilişkilerimizde kendi çıkarlarımızı duygusal nedenlerle arka planda tutarız. Dünyada hiçbir millet duygularıyla hareket etmez. Eğer öyle hareket etselerdi Kıbrıs’ı ilk önce Arapların tanıması gerekirdi. Bununla ilgili tarihimizde yüzlerce örnek vardır Maddi yetersizliklerimiz, üretimsizliğimiz ve derinlemesine siyasi bilinçsizliğimiz, bizi psikolojik olarak özellikle Batılı dostlarımız karşısında aşağılık kompleksine itmekte ve onların karşısında her zaman hakkımızı aramada yetersiz kalmamıza neden olmaktadır. Diğer Batılı ülkeler gibi Almanya da Türkiye’nin üniter yapısını bozmak için çalışan ve anayasal düzenini değiştirmek isteyen örgütlere ve gruplara zemin hazırlamış, onları desteklemiş, onlara maddi ve manevi yardımda bulunmuştur. Dünya üzerinde ne kadar küçük devlet olursa, kendilerinin gücünün o denli büyük olabileceğini gördüğü için gerçekçi davranmış, gerek Yugoslavya’nın ve Çekoslovakya’nın bölünmesinde, gerek Romanya, Macaristan ve Polonya’nın siyasal yapısının değişiminde gerçek anlamda rol almıştır. Bunları zayıflatıp kendi oyun alanı haline getirmiştir. Bu arada Türkiye’nin bölünmesi ve parçalanması da tüm diğer ülkeler gibi, Almanya’nın da işine gelmektedir. 73 milyon nüfusuyla Almanya’nın arka bahçesi olamayacak kadar büyük bir ülkenin AB’ye girmek istemesi, Almanya’yı tedirgin etmektedir. Bu nedenle de AB karar mekanizmalarına; Avrupa Konseyi’ne, Avrupa Birliği Parlamentosu’na, Avrupa Birliği Komisyonu’na, ekonomik ve sosyal komitelere; Türkiye’nin girmemesi için “imtiyazlı ortaklık” teklifi getirilmiştir. Bu teklifi yapan Hıristiyan Demokrat Parti ve Avrupa Birliği Parlamentosu Hıristiyan Birlik Grubu, Türkiye’yi “aday” (candidate) ülke olarak değil “adaylığa rıza gösteren” (acceding countrıes) ülke olarak görmektedir.
       Son yüzyılda Türkiye’nin yok olma eşiğine gelmesinin, milyonlarca insanını kaybetmesinin ve acılar çekmesinin nedeni Almanya ve onun emperyalist isteklerine alet olmasıdır. Almanya, Türkiye’nin bu vefakâr davranışını kendi topraklarında birçok yıkıcı ve bölücü örgüte destek vererek göstermiştir. Türkiye Cumhuriyetinin tüm anayasal sistemini çökertmek isteyen veya bölmek isteyen tüm siyasi ve askeri güçler, Almanya topraklarında yeşermiş, büyümüş ve tehdit edici boyutlara erişmiştir.
       Bu örgütlerin siyasi yapılarının hepsi Alman devlet yapısının lam tersi uzaklıkta ve uzlaşmaz bir noktadadır. Ancak çıkarlar ortak ve aynı yöndedir.
       Almanya bir hukuk devletidir. Kanunlar karşısında herkes eşit haklara sahiptir. Diğer Batılı ülkeler gibi, kendi ekonomik ve siyasi çıkarları için, her türlü riski göze alabilecek şekilde tasarlanmıştır. Almanya, dünya düzeninde, ekonomik güç dengesinin hassas düzeneğinde süper güç olarak kaldığı sürece, her türlü doğal kaynağı, petrolü, nükleeri, altını, diğer değerli madenleri her zaman takip etmek ve kendi pozisyonunu sağlam tutmak amacındadır.
Nükleer gücü kendisi, kendi ülkesinde ortadan kaldırmak isterken başka ülkelerde kurmaya çalışmakta, altın madenlerinin işletilmesini çevreci baskılarla durdurmak isterken, dünya borsalarında altın alım satımında ön saflarda yer almaktadır. Müttefiki gördüğü ülkelerin ekonomik büyümelerini desteklediğini gösterirken, kendi bankaları yoluyla bir gecede milyarlarca markı veya Euro’yu vakumlayarak, ülkelerin mali krizlere girmesini sağlamış ve ekonomik krizlerden sonra salık verdiği özelleştirmenin ucuz nimetlerinden faydalanıp, birçok stratejik değerleri diğer batılı ortakları ile ucuza kapatma başarısını göstermiştir.
       Türkiye, dışarıdan kendine yönelen tehditleri görmezden gelemez. Bunları kendi gençligiyle paylaşmalı ve onları bilinçlendirmelidir. En acı olanı ise maalesef toplum kendi geleceğini ve zenginliklerini çaldırmak İstemeyen ve kendi milletine sahip çıkmaya çalışan kendi öz evlatlarını unutuyor. Katledilmelerine veya bir köşede kalmalarına seyirci kalıyor Hangi siyasi görüşte olursa olsun, kendi ülkesine hizmet et mek İsteyen, halkının refahını düşünen tüm insanlarına sahip çıkmalı, onlarla bir bütün olmalıdır. Türkiye tarihini unutuyor, köklerini unutuyor. İçinde barındırdığı tüm zenginlikleri kusmak istiyor, fakat yerine koyacağı hiçbir değerinin olmadığını bilmiyor. Dinsel inançlarını kendince yaşamıyor, milli hasletlerini kendince inceleyemiyor, kendini kendi gibi görmek istemiyor ve kendi kendinden korkuyor, çekiniyor. Irksal, inançsal, siyasi durusunda, bölgede, dünyada ve hatta kendi içinde çok büyük bir güç olduğunu unutuyor.
       Bu coğrafyada var olduğu müddetçe büyük güçlerin oyun alanında ve onların savaş bölgesinde olduğunu unutuyor. Sakin, sessiz bölgelerde yaşayan gelişmiş ülkelerin refahına hayıflanıyor. Dünyanın en tehlikeli yerinde yaşadığını unutuyor… Refah ve mutluluğun asla reva görülemeyeceği bir yerde..,
       Bahsettiğimiz ülke, bizim üzerinde yaşadığımız vatanımız. Dünya’nın en stratejik bölgesinde nefes alıp veriyor… Ortadoğu’nun ve Avrasya’nın geçit noktasını oluşturuyor, binlerce yılın izlerini taşıyor… Ölümü ve yaşamı, var olmayı ve yok olmayı, hepsini birlikte yaşıyor. Tüm güçlerin hareket noktası… Dünya ticaretinin, hatta medeniyetinin dönüm noktası; gelecek elli yılın ülkesi…
Bu ülkenin insanları bin yıldır batıya yürüyor…
        Dünya’da hiçbir millet bu kadar uzun zaman yürüyemez ve çok az ülke vardır ki bu denli üzerine oyunlar oynanan, bahisler açılan…
Yine çok az ülke vardır, bu kadar çeşitli kültürü içinde barındırıp yoluna devam edebilen; düşse de kalksa da yoluna devam etmiş, kaybetse de kazansa da var olmak isteyen…
       Bunu hiçbir ülke başaramadı; hepsi parçalanıp ayrıldılar ve bu oyunun bas aktörlerinin arka bahçesi oldular…
       Bu kitapla, Türkiye’deki Alman vakıfları, ulusalcı çeteler. Necip Hablemitoğlu, Özdemir Sabancı ve Hrant Dink suikastlarını, Alman gizli örgütlerinin ve yerli işbirlikçilerinin iz bırakmadan, ustaca oynadıkları oyunları ve bu kitabın anlatmak istediğinin çok ötesindeki farklılıkları anlamaya ve düşünmeye çalışacaksınız.


TTK.
Dört yanım soru, Tanrı'm
Hepsi en zoru Tanrı'm
Soruların zorundan
Soyumu koru Tanrı'm

Sen Tanrı değil misin, adını yargılatma
Sana Tanrı deyince, dinimi sorgulatma
Ya adam et bunları, ya beraber yaşatma
Kanı bozuk olanlar "Türk'üm" diyemesinler
Ve Türk'ün dik başını yere eğemesinler.