Gönderen Konu: ULU TÜRKÇÜ YUSUF AKÇURA  (Okunma sayısı 86427 defa)

0 Üye ve 2 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı nogaykazantatar

  • Türkçü-Turancı
  • **
  • İleti: 12
Ynt: ULU TÜRKÇÜ YUSUF AKÇURA
« Yanıtla #20 : 11 Mayıs 2008 »
Yusuf Akçura Türkçü Düşüncenin temel fikir adamlarından birisidir. Ruhu Şad Olsun. Bu arada ben otağa yeni katıldım Esen Olsun Turan Soylulara...
Men Ölmedim Ölmeymen Yok Ölmeymen - Dava Doğu Türkistan
Bız Kırım'dan Çıkanda Kar Yağmadı Kan Aktı - Dava Kırım
Ele Düştü Ele Düştü Kerkük Elden Ele Düştü - Dava Musul, Kerkük
Gün Olur Asra Bedel - Dava Tataristan, Gagauz, Kazan Hakasya, Saka, Çuvaşistan, Karaçay

ilteris6

  • Ziyaretçi
Ynt: ULU TÜRKÇÜ YUSUF AKÇURA
« Yanıtla #21 : 11 Mayıs 2008 »
nogaykazantatar soydaş,Otağımıza hoş geldin.

Çevrimdışı nogaykazantatar

  • Türkçü-Turancı
  • **
  • İleti: 12
Ynt: ULU TÜRKÇÜ YUSUF AKÇURA
« Yanıtla #22 : 11 Mayıs 2008 »
Esen olsun hoş bulduk soydaş.
Men Ölmedim Ölmeymen Yok Ölmeymen - Dava Doğu Türkistan
Bız Kırım'dan Çıkanda Kar Yağmadı Kan Aktı - Dava Kırım
Ele Düştü Ele Düştü Kerkük Elden Ele Düştü - Dava Musul, Kerkük
Gün Olur Asra Bedel - Dava Tataristan, Gagauz, Kazan Hakasya, Saka, Çuvaşistan, Karaçay

Çevrimdışı hun_333

  • Türkçü-Turancı
  • ***
  • İleti: 117
  • TÜRKsen öğün,değilsen itaat et!!!
Ynt: ULU TÜRKÇÜ YUSUF AKÇURA
« Yanıtla #23 : 11 Mayıs 2008 »
Esenlikler andalar.Yusuf Akçura Beğ ile ilgili geniş bilgi istiyorsanız,size bugünlerde çıkmış bir kitabı öneririm;

Türkçülüğün Manifestosu  Üç Tarz-ı Siyaset(Osmanlıcılık,İslamcılık,Türkçülük)

http://www.kitapyurdu.com/kitap/default.asp?id=132622&sa=39787227
"Türk, bu ülkenin yegane efendisi, yegane sahibidir. Saf Türk soyundan olmayanların bu memlekette tek hakları vardır; hizmetçi olma hakkı, köle olma hakkı. Dost ve düşman, hatta dağlar bu hakikati böyle bilsinler."

Adalet Bakanı MAHMUT ESAT BOZKURT   

Tarih: 19 Eylül 1930

http://turkcutoplum.azbuz.com

Çevrimdışı Türkçü

  • Türkçü-Turancı
  • **
  • İleti: 53
Ynt: ULU TÜRKÇÜ YUSUF AKÇURA
« Yanıtla #24 : 17 Mart 2011 »
Esenlikler andalar.Yusuf Akçura Beğ ile ilgili geniş bilgi istiyorsanız,size bugünlerde çıkmış bir kitabı öneririm;

Türkçülüğün Manifestosu  Üç Tarz-ı Siyaset(Osmanlıcılık,İslamcılık,Türkçülük)

http://www.kitapyurdu.com/kitap/default.asp?id=132622&sa=39787227


Yusuf Akçura'nın Üç Tarzı Siyaset isimli eseri dönemin aydınlarını düşünmeye sevk etmek amaçlıydı ki, Ali Kemâl gibi karanlıklar bile bu makaleye köşesinden yanıtlar yazmıştır.
Akçura'nın üç siyaset şekline nesnel yaklaşıp, içlerinden en uygun olanının Türkçülük olduğunu bu eserde kimilerine göre net bir şekilde ifade etmiyor ama diğer makalelerde Türkçülükten başka çıkar yol olmadığını açıkca vurguluyor. Üç tarz-ı siyaset eserinin son bölümünde "... Müslümanlık (islamcılık), Türklük siyasetlerinden hangisi Osmanlı devleti için daha yararlı ve kabil-i tatbiktir?" diyerek soru işareti ile bitiriyor.

Akçura'nın fikirlerinin keskinleşmesine ve Türkçülük hakkında bir çok konuya vesile olan Şerafettin Mağmumi'dir.
Mağmumi'nin, Akçura'ya söylediği söz bugün dahi geçerliliğini koruyor; "Osmanlılık fikri çürüktür. Çeşitli toplulukların uzlaştırılması olanığı kalmamıştır. Türk ulusseverliği dışında kurtarıcı hiç bir fikir yoktur"...
İkinci cümle tarihimize ve günümüze çok uygun. Benzer sıkıntıları hâlâ çekmekteyiz.

Ali Kemal gibi satılık hainler şiddetle bu makaleyi kınadı fakat ne Osmanlılık ne de başka bir çözüme hiç kulak asmadan sömürge olmayı süsleyip püsleyerek utanmadan yazdı.
(Bakınız: "Cevabımız" Ali Kemal)

Bugün benzer tahliller yapmamız fikrimizin, ülkülemimizin kârınadır. Sanırım "Türkçüyüm" isimli konuda bir andamız yazmıştı, Türkçü ekonomi, Türkçü siyaset vs. gibi fikir ve düşüncelere dalalım diyordu. Kesinlikle katılıyorum. Bugün hepimizin Yusuf Akçura olması gerektiği, Türk büyüklerimiz kadar çalışkan olmamız bir dönem.
Günümüz ne yazık ki, Osmanlı'nın çöküşüne benzer hatta çağımıza uygun halidir. Bu nedenle andamızın dediği gibi, çeşitli çözüm önerileri bulup, memleketimizin bekaasına dair çalışmak gereklidir.

Okuyalım, araştıralım, soralım, öğretelim...
Türk'e, Türkçüye yakışan budur...
Esenlikler...
.....
"Ölüm değil bize tasa,
Biz kartalız, hayat ökse.
Yavuz düşman kılıç çalsa
Yumruğumla çelemem mi?

Kırgız atım yağız olsa,
Yol gösteren yıldız olsa.
Bahtiyarlık bir kız olsa,
Silâh çekip alamam mı?

BAHTİYARLIK BENİM TASAM,
FAKAT O BİR ZEHİRLİ SAM,
BİRŞEY BİLE YAPAMASAM,
ERCESİNE ÖLEMEM Mİ?"

Çevrimdışı TÜRK-KAN

  • Türkçü-Turancı
  • *****
  • İleti: 2181
  • UÇMAĞA VARDI, TANRI DAĞLARINDA!
Ynt: ULU TÜRKÇÜ YUSUF AKÇURA
« Yanıtla #25 : 05 Nisan 2011 »
 
İki, iki buçuk asırdanberi inkıraza doğru yürüyen Osmanlı İmparatorluğu, XX nci asrın başlarında artık pek zayıf bir hale gelmiş bulunuyordu. Osmanlı devletini idare edenlerin çoğu, istikbalden ümidi kesmiş gibiydiler. “İttihadü Terakki”nin tecrübesi, dahili ve harici birçok sebeplerden dolayı muvaffak olamiyordu. Asrımız başlangıcından en büyük ve en mühim hadisesi olan Dünya Savaşı başlayınca, Osmanlı saltanatını idare edenler, zaten kaçınılması hemen hemen mümkün olmayan bu büyük harbe, devletin istiklalini temin, hiç olmazsa, bir zamanlar dünyanın n büyük devletlerinden olan Batı Türk imparatorluğunu geçmişine layık bir surette gömme gayesiyle, iştirak ettiler.

       Senelerce süren Genel Harp, Osmanlı devletinin dahil olduğu grubun mağlubiyetiyle bitti. Osmanlı orduları, başlarında Mustafa Kemal Paşa gibi hakiki büyük kumandanlar bulundukça,asli cevherlerini asla kaybetmemiş Türk orduları olduklarını, çanakale’de ve Şark cephesinin bazı mıntıkalarında pek açık göstermekle beraber, müttefikleri Alman, Avusturya, Macar ve Bulgar ordularının mağlup olarak müsalahayı kabul etmeleri ve İstanbul hükümetini idare eden mütereddi ve hamiyetsiz padişahın (VI. Mehmet Vahdittin), ve bu padişaha layık atıl ve korkak paşaların gerek siyasi, gerek askeri gerçek vaziyeti iyice takdir edemeksizin, müttefiklerine uymaları, nihayet Osmanlı saltantanının istiklal temelini kazmalayan Mondros mütarekesine imza atmasını gerektirmişti.

         Mondros mütarekesinden sonra, Osmanlı devletinin gerçek bir istiklali kalmadıktan başka, Osmanlı memleketinin birçok kısımları, başta payitahtı İstanbul olmak üzere, düşman işgali altına geçmiş bulunuyordu. İttihadü Terakki hükümetinin belli başlı üyelerinden bir kısmı ya memleketten kaçmış, yahut şuraya buraya sinmişti; bir kısmı da İstanbulu işgal eden düşman kuvvetleri tarafından, Osmanlı hükümetinin rizasıyla, belki de arzusuyla, Malta adasına sürülmüştü.

        Vaziyetin bu haliyle devamı takdirinde, Mondros mütarekesini takip eden sulh antlaşmasının ne gibi şartlarla imzalanacağını kestirmek imkânsız değildi. Mütarekeye dayanarak imparatorluk topraklarını işgal eden düşman kuvvetleri, yani, İngilizler, Fransazlar, İtalyan ve Yunanlılar, memleketin sahibi olan Türklere kımıldanmak imkânını bırakmayarak, tarihi hayatın başlangıcındanberi Türk kavimleriyle meskûn bu bölgeleri, istedikleri gibi bölüşecekler ve yalnız Osmanlı İmparatorluğunu imha ile kalmayıp, Türk mevcudiyetini bile tehlikeye düşüreceklerdi.
       
       Başka Türk memleketlerinin hemen hepsi, yabancıların hükmü altına geçmiş bir devirde, yegane müstakil Türk devletinin de istiklalden mahrum edilmesi, bütün Türklüğün geleceği için ümitlerin pek zayıflanmasına sebep olacaktı.
     
       Bu büyük tehlikeler önünde, o tehlikelerin büyüklüğünden daha büyük bir Adam meydana çıktı.

       Tarihin derin sırlarını anlamaya, üç beş bin yıldanberi tarihle uğraşan insanlar henüz muvaffak olamamışlardır; bunun içindir ki devrin anlayışına göre bir takım düşünce tefsirlere yol açılmıştır. Metafizik izahları bir tarafa bırakarak, tarihin kahramanlarını, bunların çıkışlarını, bunların muvaffakiyetlerini hakkıyla anlatabilmeye muvaffak olanlar var mıdır ?..

      Bu Büyük Adam, büyük tehlikeye galebe çaldı. Bu galebe - gözümüzün önünden geçtiği için-, her türlü efsaneden uzak olan gerçek destanını hepimiz biliriz: Batının muzaffer ve kuvvetli “Düveli Muazzama”sıyla onların kılavuz ve âlet olarak kullandıkları komşularımız ve bir kısım tebaamız, Mustafa Kemal’in dehası ve Türklerin metanet ve kuvveti önünde, mühim zararlara uğrayarak, mağlup ve, belki de nadim ve mahçup, geri çekildiler. Sırf Türklerle meskûn Osmanlı ülkesi, tam müstakil bir Türk Cumhuriyeti halinde kuruldu. Asırlardanberi, mhtelif sebeplerele zaafa uğrayan, ilim ve sanat, sanat ve ticaret, hatta hayvancılık ve ziraat sahalarında bile rakiplerindeng eriye kalan bu ülkede, asrî bir devlet, yani her hususta başka devletlerle müsabakaya girişebilecek bir devlek meydana getirmek lazımdı. Mustafa Kemal ve arkadaşları, büyük bir gayretle bu işi de başarmaya teşebbüs ettiler.

       Türkiye Cumhuriyetinin başlangıcında yaptığı büyük işler arasında mühim bir mesele Cumhur Reisi Gazi Hazretlerinin nazarı dikkatini celbetmişti: Bu kıtalarda Türkiye Cumhuriyetinden öcne hayli uzun seneler hüküm süren osmanlı saltanatı, Türk milletinin diline ve tarihine hemen hiç ehemmiyet vermemişti. Bugün dünyada yaşayan elli milyon kadar halkın konuştuğu Türk dili, Osmanlı devletinin resmi yazışmalarında, edebi sayılan yazılarında, halkın büyük bir ekseriyeti tarafından anlaşılamayacak kadar yabancı dillerle karışmış ve bozulmuştu. Bu yazıları yazabilmek, hatta bu yazılardan mana çıkarabilmek için en azından iki yabancı dili adam akıllı öğrenmek lazım geliyordu. Dilin bu karışıklığı, halkın eğitim ve terbiyesinde çok zaman kaybetmeye ve büyük güçlüklere sebep oluyordu. Tarihe gelince, Osmanlı tarihi kendisini bütün Türk tarihinden tamamıyla ayırmıştı: Osmanlı tarihi, eskişehirle Bursa arasında bir beylik kuran Osman’ın ve nihayet babas Ertuğrul’un hayatıyla başlar. Bunların mensup oldukları Türk kavminin yaptığı büyük işler hesaba alınmaz. Bazı Osmanlı tarihçileri, Gaznelilerden, Selçuklulardan, Timurlulardan bahsederlerse de, bunlarla Osmanlıların bir kökten geldiklerine, hepsinin Türk olduklarına hiç önem vermezler; bunlarla Osmanlılar arasında bir yakınlık varsa, onun da ancak din birliğinden, müslümanlıktan ibaret olduğunu anlatırlar...

       Milliyet hislerinin, milliyet fikirlerinin henüz az gelişmiş bulunduğu zamanlar için, bu düşünce tarzı, bir derece mazur görülebilir; fakat Osmanlı tarihçileri, milliyet fikirlerinin gelişmeye başladıktan sonra dahi, düşünce tarzlarını pek aç değiştirmişlerdir..

        Halbuki bir milletin ileri hamlelerinde hayat ve kudret kaynağı ve en sağlam dayanağı, milli tarihtir. Milli tarihine kıymet vermeksizin yaşayabilen hiçbir millet hatırlamıyoruz. Milli tarihinden gelen milli vasıflarını, dilini, medeniyetini korumada ihmal gösteren kavimler, dağılma ve çökmeye hazırlananlardır. Maddi dağılmadan önce, böyle manevi çöküş emareleri görünmeye başlar.

        Dil ve tarih, bir milletin varlığının iki sağlam temelidir; tarihini unutan, dilini kaybeden milletler, yok olmuş demektir... Osmanlı İmparatorluğunung üçsüzlüğünden istifade ederek dillerine yapıılan saldırıları daima iyi niyetle kabul etmenin ne derece önemli etkileri olduğunu kimse inkâr edemez, sanırım: Dilin bu karışıklığı ve çetinliğidir ki Türk halkının çoğunun okumak ve yazmaktan, okur yazarlarının bile birçok yazıları okuyup anlamaktan mahrum kalmasına sebep olmuştur. Osmanlı İmparatorluğunun son zamanlarında Türk halkının okur yazar oranı yüzde onu pek geçmiyordu; acaba bu yüzde onun kaçı okuduklarını tamamıyla anlayabiliyordu?.. Harf güçlüğü de, bu dil çetrefilliğini artıran bir sebepti. Dilin Türkçeleştirilmesi, harfin de kolaylaştırılmasını ve Türkçeleştirilmesini gerektiriyordu.

        Osmanlı İmparatorluğunda Türk tarihine, yani milli tarihe karşı gösterilen ihmalin milli gelişmeye yaptığı olumsuz tesirler, dil ve harf meselesine önem vermemekten meydana gelen kötü neticelerin kuvvetlendirmişti. Türkün tarihi, asıl kaynağına kadar götürüleceğine, ya Fırat suyu kenarında boğulur, yahut Fırat’tan daha güneye ileryelerek, çöl ırmakları gibi, kumlar içine gömülür giderdi... Halbuki Türkün insanlık kadar eski bir tarihi vardı. Bunu aramaya kalkışan Türk tarihçileri XX nci asrın başında bile çıkmamıştı! Osmanlı mekteplerinin resmi ders kitapları olarak kabul edilen genel tarihlerde, meşrutiyetten önce, islam göz önünde tutularak Türk tarihine pek az yer ayrılır ve Türklerin ırkî birlikleri, asla gösterilmezdi. Meşrutiyetten sonra ise, batı medeniyeti hayranlığına, Türk tarihi kurban edilir olmuştu..

       Bu gayri tabii eğitim usullerine de nihayet Gazinin dehası karşı durdu: O Büyük Öğretmen, medeni ve milli terbiye ve eğitimde çok mühim bir mevkii olan tarihi, ilmi bir surette, yani milli gayemize hizmet edebilecek şekilde, millet çocuklarına okutmak çarelerini araştırdı; bundan Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti doğdu. Ulu Gazinin yüksek himayeleri altında kurulan bu cemiyet, orta mekteplere mahsus bir sıra tarih kitapları tertipleyip yayınladığı gibi, geçen yaz dokuz gün süren (2-11 Temmuz 1932) Türk Tarih Kongresini, Ankada’da toplayarak mekteplerimizde tarih eğitimi ve Türk tarihinin bazı meseleleri üzerine görüşme ve tartışma açtı.

        Bu birinci Türk Tarihi Kongresine, Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti üyeleriyle Türk üniversite tarih profesörleri ve liselerle orta mekteplerin tarih öğretmenleri hep davetliydi.

       Reisicumhur Gazi Hazretlerinin huzuruyla o zaman Cumhuriyet Maarif Vekili (Milli Eğitim Bakanı) bulunan Esat Beyefendinin başkanlığı altında açılan bu kongrenin doku günlük müzekare konularından tartışmalarında geniş olarak bahsetmek, uzunca bir makalenin bile çerçevesine sığmaz; pek küçük bir özette ise konunun değer ve önemini eksiltmek korkusu vardır. Türk tarihiyle ve genel tarihle ilgili kimselere kongrenin zabıtlarını mutlaka okumaları lazımdır. (*- ) Bunlar okunduğu takdirde Türk Tarih cemiyetinin davalaraı ve bu davaları ispat konusunda gösterdiği belge ve delllir öğrenilmiş olur. Konuya ait doğu ve batı kitaplarının tetkik ve tenkitlerinden çıkan ve her biri belirli belge ve delillere dayanan bu davaların tenkidi de böyle uzun ve sabırlı çalışmaya dayanmalıdır.

        Türk Tarih Cemiyetinin kongrede açıkladığı ve müdafaa ettiği büyük dava, Türklerin, eski ve orta çağlarda ancak göçebe ve istilacı olarak yaşayan ve yüksek medeniyet seviyesine erişemeyen ikinci derecede insanlardan olmayıp, insanlık tarihinde ilk medeniyeti kuran ve en eski zamanlardanberi çeşitli devirlerde medeniyet meşalesini ellerinde taşıyan insanlar olduğu davasıdır.
   
        Bu davamızı Türk Tarih Cemiyeti azasından Öğretmen Afet Hanımefendi kongrede şu cümlelerle çok iyi ifade etmişti:

      “Kafasını ve vicdanını en son yükselme meşaleleriyle güneşlendirmeye karar vermiş olan bugünün Tork çocukları biliyor ve bildireceklerdir ki onlar 400 çadırlı bir aşiretten değil, on binlerce yıllık medeni, yüksek bir ırktan gelen yüksek kabiliyetli bir millettir.”

       Bugün ilk medeni insan cemiyetini Sümerlilerin kurduğuna itiraz eden yoktu ve Sumerlilerin insan ve dil abidelirendin bunların Arî ve Samî isimleriyle Türklerden ayırdedilen kavimlerden değil Turanî tabiriyle belirtilmek istenilen Türklerden bulundukları, Arkeoloji lisan ve tarih âlimlerinin ekserisi tarafından kabul olunmuştur.

       Antropoloji denilen ilim, insanları şekli bakımından iki büyük sınıfa ayırır; bunlardan birisi geniş kafalılar (Brakisefal), öbürü uzun kafalılar (Dolikosefal) dır. Şimdiye kadar yerden çıkarılıp ölçülen kafalardan ilk medeniyet kurumlarının sislerinin Orta Asyadan gelme geniş kafalı insanlardan oldukları anlaşılmıştır. Geniş kafalı insanların genellikle Türk ırkından oldukları ise, bufün yaşamakta olan insan toplulukları üzerinde yapılan tecrübelerle sabittir. Doktor Reşit Galip Beyefendinin antropolojiye dayanan incelemeleri davamızı çok kuvvetlendirmektedir.

        Sümerlileri takip eden devirde Anadoluda ilk medeniyeti kuran milletin, Eti (Hitit, Hattı, Hatay)’lerin antoropoji, dil ve eserleri vasıtasıyla tetkikleri, Türk ıkından olduklarına birçok deliller vermiştir.

        Afrika’nın kuzey doğusunda ilk ve büyük bir medeniyet kuran eski Mısırlıların mitolojisi ve Tanrı isimleri üzerinde yapılan dil çalışmalarıyla köklerinin araştırılması, bu kavmin de aynı ırktan çıktığına kuvvetle ihtimal verdirmektedir.
   
        Girit’te ve bugün Yunanistan denilen ülkede yerleşip oralarda ilk medeniyetleri kurup ve geliştiren kavimlerin de gene Orta Asya’dan gelme geniş kafalı ırktan oldukları ve kullandıkları dil ve inandıkları mitolojilerle Türk dil ve inanış efsaneleri arasında dikkate değer benzeyişler bulunduğu göze çarpar.

        Tarihin bu en eski devirlerine ati araştırmalardan sonra, orta Çağ İslâm medeniyetini kuran kavimler arasında Türklerin üstün rolü hiçbir ciddi tarihçi ve araştırmacı tarafından inkâr olunamamıştır. Türklerin, İslâm medeniyetini, doğuda Çin içerilerine, güneyde Hindistana, batıda Macaristan’a kadar genişledikleri, kesin bir tarih olgusudur. İslâm âlemini, Çin içerilerinden Atlas denizine ve Kuzey buz denizinin tundralarından sıcak Afrika ortalarına kadar, hicretin ilk asırlardan itibaren, Türklerin idare ettikleri de şüphe götürmeyen tarihi gerçeklerdendir.

        Bütün bu tarihi olaylar Türk Tarih kongresinde incelenmiş, müzakere edilmiş ve nihayet Türk âleminin son iki üç asırdaki çöküş sebepleri dahi araştırılmıştır.

       Bu tarihi araştırmalar bittikten sonra bir pedagoji meselesine yani Türk tarihinin ve genel tarihin Türkiye Cumhuriyeti okullarında nasıl okutulması, gerçeğe ve Türk milletine faydalı olabileceği konusuna geçildi. Bu konudan bahsetmek bana verilmişti. Kongreye arzettiklerimin, özetinin özetini, aşağıya yazıyorum.
     
23 EKİM 2023'DE, ELİM BİR TRAFİK KAZASI SONUCU, UÇMAĞA VARDI.
ŞİMDİ; TANRI DAĞINDA, ATALAR YURDUNDA, ATSIZ ATA MAKAMINDA, BAŞBUĞLAR OTAĞINDA, ERİNÇ İÇERİSİNDE!

Çevrimdışı TÜRK-KAN

  • Türkçü-Turancı
  • *****
  • İleti: 2181
  • UÇMAĞA VARDI, TANRI DAĞLARINDA!
Ynt: ULU TÜRKÇÜ YUSUF AKÇURA
« Yanıtla #26 : 05 Nisan 2011 »
Görevim, tarih yazmada usulle o usulün bizde ve batıda nasıl uygulanmakta olduğunu arzetmek, sonra batı memleketlerinin orta ve yüksek okullarında tarihin ne gibi gayeler takip edilerek ne oldu eğitim yapıldığını ve yakın zamanlara kadar Türkiye’de tarih eğitiminde nasıl bir usul tutulmuş olduğunu söyleyip kıyaslama yapmaktı. Konferansımın birinci kısmında tarihçilerimizden bazılarının, tarih toplamak, tarih yazmak ve tarih okutmak hakkında yazdıkları eserlerden bildiklerimi saydım. Bu nevi eserlerin, Osmanlı devletinde ikinci meşrutiyet ilan olununcaya kadar, pek az olduğunu üzüntü ile işaret ettim: ikinci meşrutiyetten sonra “Tarihte Usule” ait yazılar biraz artar; fakat bunların da çoğu, makalelerdir; ve hepsi batıdan aynen alınmadır. Sonra, batı usulcülerinden istifade ederek, tarih yazmakta tutulacak usule dair bildiklerimi ve düşündüklerimi söyledim. Bu hususta arzettiklerimi, olmayan olaylardan sakınmak, diye özetleyebilirim. Fakat bu sakınmak pek kolay değildir. Sakınmak için ne gibi usuller mevcit olduğunu da anlatmaya ve “tarihi tenkit” denilen çalışmaların neden ibaret olduğunu izaha çalıştım. Bu münasebetle, dinleyicilerime, batının her tarihi eserine, her fikir mahsulüne gerçektir, diye tamamen inanmaktan çekinmelerini tavsiye ettim:

         Avrupalı tarihçiler, haydi hepsi demeyelim, çoğu şuurlu bir surette veya tesiri altında, belirli bir gayeye görüşlerinin ispatı maksaydıyla olayları birleştirip, tarihi yazarlar; görüşlerine uygun olmayan olayları unutmuş görünürler; yahut çok silik gösterirler; maksatlarına uygun olayları ise kabartırlar, şişirirler...

         “Tarihçilerin faraziye kurarken, gözettikleri gayelerin hepsini sayabileceğime hiç de emin değilim. Birkaç örnek söylemekle yetineceğim: Tarihçi ya muayyen bir din, bir mezhep, bir ırk, bir kavim, bir millet, bir hanedan, siyasi bir parti menfaatini gözeterek tarihini yazar.

        “... Avrupada tarih usullerine itina edilmiş gibi gösterilerek yeni yeni yazılan tarihlerin ekserisinde, Avrupa medeniyetinin geçmiş ve mevcut başka medeniyetlere, hıristiyan dininin başka dinlerden üstün, Arî ismini verdikleri bir insan başka insan topluluklarından yaradılış itibarıyla daha yüksek olduğunu okumaktayız. Avrupalı tarihçiler, bu tezlerini, usulüyle ispata kâfi olayları, objektif bir surette toplayarak, değil, uygun olayları toplayıp, uygun olmayanları ihmal etmekle ispata çalışırlar.”

      Tarih usullerine dair bildiklerimi söyleyip bitirdikten sonra, İslâm âleminde ve Osmanlı imparatorluğunda yazılan ve basılan tarihlerden kısaca bahsettim: Osmanlı tarihçileri Tanzimat, yani batıyı taklit devrine gelinceye kadar genellikle islam tarihçilerinin ve usullerine uygun eserler yazmışlardır. Tanzimat devrinden itibaren batılıları, yani Avrupalıları, yavaş yavaş taklide kalkışmışlardır. Her iki devreyi birkaç örnek ile açıklamaya çalıştım.

       Nihayet okullarımızda okutulan veya okutulmak üzere yazılan tarih kitaplarına geldim ve bunlarda uygulanan usulleri tetkik ve tenkide çalıştım. Bu nevi eserlerin birincilerinden olan Süleyman Paşa merhumun “Tarihi âlem”inde, Türk tarihine hayli yer (1000 sayfada 1444 sayfa) ayrıldığı halde, onu müteakip devrede, en çok şöhret bulan Murat Beyin Umumi Tarihinde, Türk âlemine hiç ehemmiyet verilmemiş olduğunu (meselâ birinci cildinin 372 sayfasında ancak 3 sayfayı Türklere ayrılmıştır) gösterdim. Fakat Abdülhamit rejiminin bu nevi tarihler eğitimine bile müsaade etmeyecek derecede şiddetlenmesi üzerine, mekteplerden tarih eğitimi 1899 senelerine doğru büsbütün kaldırılmıştı. Ve bu yasak, ta ikinci meşrutiyete kadar devam etti.

        “İkinci meşrutiyet ilan olununca, bu tarih orucu birdenbire bozuldu. Tarih yazanlar ve bastıranlar çoğaldı. Bu tarihçiler, ekseriyetle fransızca tarih kitaplarının, özellikle Seignobos’un tercümecisidirler. Zarif bir arkadaşımın dediği gibi “meşrutiyetle beraber Osmanlı mekteplerinde bir Seignobos saltanatı başladı.”

        Gazinin aydınlatmasından önce, ders kitaplarının çoğu bu yolda fransızcadan toplanmış eserlerdi. Bu eserlerin Türk diline, Türk tarihine ayırdıkları bölüm, eski kitaplardan fazla olmakla beraber, milli ruhu kâfi telkin edebildiklerine, zannederim ki “yazarları” da tamamen inanmazlar.

       Osmanlı devletinde tarihçiliğin ve tarih eğitiminin tarihini böyle özetledikten sonra, Türk Cumhuriyetine geçmiş ve şunları söylemiştim: “Milli kültürde ve milli terbiyede mühim bir mevki tutan tarih meselesini ciddi olarak ele alan ve halletmeye çalışan ilk defa Türk cumhuriyeti olmuştur. Her işte olduğu gibi kültür meselesinde de bu esaslı noktaya parmağını basan Türklerin kurtarıcısı ve yol göstericisi, Türk Tarih Cemiyetinin Koruyucu Reisi Gazi Mustafa Kemal Hazretleridir.

       “Türk Tarihi Tetkik Cemiyetinin önüne konmuş büyük problem, genel tarihe Avrupalıların bakmayıp, onu gerçek noktai nazarından görmek ve bu görüş sayesinde, Türk kavminin tarihte gerçek yerini tayin etmek, yani Türklerin insanlık tarihinde oynadıkları ve fakat düşmanlarının gizlemeye çalıştıkları büyük rolü meydana çıkarmak ve bu suretle Türk kavmine tarihi hakkını vermektir.”

       Bu suretle esası ve gayemizi arzettikten sonra, okullarımızda okutulan tarih kitaplarının tahlil ve tenkidine geçmiştim; ve örnek olarak merhum Ali Reşat Beyin umumi tarihlerini almıştım. Konferansın son kısmında, biz tarihi böyle okuturken, batı mekteplerinde tarihin nasıl okutulduğunu kendi tecrübeme dayanarak anlatmaya çalışmıştım; ve Fransa’da tarih öğretmenlerinden Mitar’ın “tarih eğitiminin vazifesi” isimli makalesinden alarak, gördüklerimin nasıl bir görüşe dayandığını açıklamaya uğraşmıştım.

       “Son zamanlarda Fransa’nın pek meşlhur tarih hocalarından Profesör Lavis’in tarih eğitiminin ıslahına dair fikirlerinden istifade ederek öğretmen Mitar’ın yazdıklarından anlıyoruz ki Fransa’nın orta ve ilk mekteplerinde okutulan tarih dersleri muayyen bir gayeyi temine hizmet edecek surette okutuluyor. Ve bu eğitimin usulü Fransa’ya ait değildir: Almanlar, İngilizler, İtalyanlar, Yunanlılar... hasılı bütün Avrupa milletleri, bugün mekteplerinde tarihi böyle okutmakta ve öğretmektedirler. Avrupa’nın bu usulünü tamamen benimsemeyen bir millet varsa o da yakın zamanlara kadar Türklerdi; biz, Gazinin aydınlatmasına kadar, ana hatlarını ve gayesini iyi seçemeden fransız kitaplarını aynen tercüme ederek, liselerimizde ve orta okullarımızda okutup duruyorduk. Ancak Büyük Hocamızın aydınlatmaları sayesinde, doğru yolu ve doğru usulü bulduk. Artık bizde kitaplarımızda, derslerimizde kendi ırkımıza, kendi kavmimize layık olduğu mevkii vermeye ve bütün insanlık olaylarına milli görüş açımızdan bakmaya, yani batılıların eser ve eğitim usullerini benimsemeye başladık.

       “Onlar bize bütün kavimlerin Arya ırkından aşağı ve Allah tarafından Aryalıların menfaatleri için çalışmaya mahkum bir nevi hizmetçi olmak üzer yaratıldıklarını telkine çalışıyorlar; biz de, Tanzimattan beri, onların bu propagandalarına, kendi kitaplarımızla hizmet ettik, durduk. Artık, kitaplarımız, bilhassa tarih kitaplarımız, böyle yanlık ve bize zararlı bir görüşün yayıcılığını yapmayacaktır.

          Özetlemeye çalıştığım konferansımı, şu sözlerle bitirmiştim:

         “Bizim tarihte yapmak istediğimiz şey, umumî tarihe batılılar tarafından sokulan değerleri tetkik ve tenkit ederek, onlara yeni baştan değer biçmektir. Görüyorsunuz ki davamız büyüktür. Lâkin şimdiye kadar ortaya attığı büyük davaların hepsini kazanan emsalsiz Rehberimizin yol göstermesi sayesinde bu davayı da kazanacağımıza biran tereddüdümüz yoktur...”

         Bu konferansla birinci Türk Tarihi Kongresinin ilmi müzakereleri bitti, kapanma merasimi ve nutukları başladı. Ulu Gazi Hazretleri, kongrenin sonuna kadar salonda kalarak nutukları, müzakereleri takip etmek lütfunda bulundular. Bu, bütün tarihçilerimiz için büyük bir iltifat idi. Hepimiz bundan iftihar ettik, şevk aldık ve heyecan duyduk.

         Prof. Dr. Yusuf Akçuraoğlu
23 EKİM 2023'DE, ELİM BİR TRAFİK KAZASI SONUCU, UÇMAĞA VARDI.
ŞİMDİ; TANRI DAĞINDA, ATALAR YURDUNDA, ATSIZ ATA MAKAMINDA, BAŞBUĞLAR OTAĞINDA, ERİNÇ İÇERİSİNDE!

Çevrimdışı o.öcal

  • Türkçü-Turancı
  • *****
  • İleti: 556
  • TANRI DAĞINDA, UÇMAĞA VARDI...
Ynt: ULU TÜRKÇÜ YUSUF AKÇURA
« Yanıtla #27 : 11 Mart 2013 »
(d. 1879) Türkçülük akımının önde gelen temsilcilerinden olan Kazan Tatar Türk'ü, yazar ve siyaset adamı Yusuf Akçura'yı 78. vefat yılında rahmetle anıyoruz. (ö. 11 Mart 1935)

UÇMAĞA VARDI..!
TANRI DAĞINDA...
ATSIZ ATA OTAĞINDA, ULU ATALAR HUZURUNDA DİZ VURMAKTA!

Çevrimdışı TÜRK-KAN

  • Türkçü-Turancı
  • *****
  • İleti: 2181
  • UÇMAĞA VARDI, TANRI DAĞLARINDA!
Ynt: ULU TÜRKÇÜ YUSUF AKÇURA
« Yanıtla #28 : 11 Mart 2014 »
23 EKİM 2023'DE, ELİM BİR TRAFİK KAZASI SONUCU, UÇMAĞA VARDI.
ŞİMDİ; TANRI DAĞINDA, ATALAR YURDUNDA, ATSIZ ATA MAKAMINDA, BAŞBUĞLAR OTAĞINDA, ERİNÇ İÇERİSİNDE!

Çevrimdışı Kapgan Tigin

  • Yeni Üye
  • *
  • İleti: 4
Ynt: ULU TÜRKÇÜ YUSUF AKÇURA
« Yanıtla #29 : 10 Mart 2015 »
Kazanlı Yusuf Akçura, Türkçülük akımının önde gelen temsilcilerinden olan Tatar asıllı Türk yazar ve siyaset adamıdır. Türk Tarih Kurumu’nun kurucu üyelerindendir. İkinci dönem TBMM’de İstanbul milletvekili, 1935′te Kars milletvekili olarak mecliste yer almıştır. 1904 yılında yayımladığı Üç Tarzı Siyaset adlı makalesi Türkçülük akımının manifestosu kabul edilir.

Akçura’nın Türkçü düşünce tarihindeki yeri, çağdaşı olan Ziya Gökalp’in gölgesinde kalmıştır fakat Mustafa Kemal Atatürk’ün çalışma arkadaşı olarak Türkiye Cumhuriyeti’nin kültürel yapısının oluşmasında katkıları olmuştur. Yusuf Akçura’nın Türkçü fikirleri, Sovyetlerin çökmesi ve Orta Asya’daki Türk Devletleri’nin bağımsızlıklarına kavuşmalarıyla yeniden güncellik kazanmıştır.

2 Aralık 1876’da Moskova’nın doğusundaki Ulyanovsk’ta (eski adıyla Simbir) dünyaya geldi. Kazan’a göç etmiş Kırım Türkleri’nden aristokrat bir ailenin mensubu idi. Babası çuha fabrikası sahibi fabrikatör Hasan Bey, annesi Yunusoğulları’ndan Bibi Kamer Banu Hanım idi. 2 yaşında iken babasını kaybetti ve annesi ile birlikte yedi yaşına gelmeden İstanbul’a göç ettiler. Annesi, İstanbul’da Dağıstanlı Osman Bey ile evlendi. Osman Bey, Yusuf’un eğitimi ile yakından ilgilendi, onu asker olmaya teşvik etti.

Kuleli Askeri Lisesi’nde öğrenim gördükten sonra 1895 yılında Harbiye Mektebi’ne girdi. Harbiye yıllarında Necip Asım’ın, Veled Çelebi’nin, Bursalı Tahir Bey’in Türkçülüğe ait yazıları ile İsmail Gaspıralı’nın Bahçesaray’da yayımlanan ve bir ara İstanbul’da da dağıtılan Tercüman Gazetesi Türkçülük fikirlerinin oluşmasını etkiledi. 1897’de Malumat Dergisi’nde yayımladığı “Şehabettin Hazret” adlı ilk makalesini Rusya Türkleri ile Osmanlı Türkleri’ni tanıştırma amacıyla kaleme aldı.

1. Doğduğu Ortam, Rusya’da Türklerin Durumu Ve Tatarlar

Yusuf Akçura, Türk Ocakları tarafından yayınlanan “Türk Yılı 1928″ adlı eserin “Türkçülük” bölümünde kendi ailesi hakkında şu bilgileri vermektedir.

“Akçura ailesi; Şimal Türklüğünün kadim ailelerindendir. Bütün aristokrat aileler gibi, Akçuraoğulları da baba ve dedelerini dört yüz yıl evveline kadar bilmem kaç göbek sayar durular. Yusuf un babası, büyücek bir çuha fabrikası sahibi oldukça zengin Hasan Bey adlı bir fabrikatör idi. Anası, Kazan’ın en maruf bir burjuva ailesi olan Yunusoğullarından Bibi Kamer Banu Hanım’dır. Yusuf 1879 senesi Kanun-u Evveli’nin (Aralık) ikinci günü Volga sahilindeki Simbir (elyevm Olyanovski) şehrinde tevellüd etti. Yusuf henüz iki yaşında iken babasını kaybetti ve yedi yaşını ikmal etmeden anasıyla beraber İstanbul’a geldi.”

O, ilk Akçura’nın Kırım’dan Kazan’a göç ettiğini büyük amcasından duymuş ancak bunun doğruluğunu tespit edememiştir.

Akçura’nın mensup olduğu Volga Tatarları, Rus egemenliği altında yaşayan Müslümanlar arasında en iyi durumda olanlardı. Bir yabancı yazar buradaki Tatarların Rusların dinsel engellerle giremedikleri Orta Asya ile Batı arasındaki ticarete aracılık ettiklerini böylece zengin bir tüccar sınıf meydana getirdiklerini belirttikten sonra şöyle yazıyor:’

“Tatarların bu konumu, Rumların Osmanlı İmparatorluğu’nda oynadığı rolü hatırlatıyordu. Ortodoksların bünyesindeki Rumlar gibi Tatarlar da Rusya Müslümanlarının bünyesinde kültürel ve ekonomik bakımdan seçkin bir kesimi oluşturuyorlardı. Yine onlar gibi, Doğu Batı ticaretindeki rollerinden dolayı, yüksek bir gelişme düzeyi elde etmişlerdi. Rum burjuvazisi papaz ve tüccarlarını Balkanlara nasıl gönderdiyse, tatar din adamları ve tüccarları da Rusya ve Türkistan’daki Müslüman toplulukların arasına öyle yayılmışlardı.

Rusya’da mensup olduğu ailesinin toplumsal düzeyi, yapısı ve mevkii İstanbul’a göç eden Yusuf Akçura’nın tüm düşünsel davranışlarını etkilemiştir. Rusya’da azınlık durumunda fakat zengin bir aileye mensup olan Akçura, Türkiye’de o durumda olan unsurlarla, çoğunluğa mensup fakat fakir ve geri kalınış bir milletin üyesi olarak karşı karşıya gelmiştir. Bu durum onun olaylara, Türkiye’de yetişmiş aydınlardan daha gerçekçi bir yaklaşımı sergilemesine neden olmuştur. Akçura’nın bu özelliği onun bütün Türk dünyasını kucaklayan bir Türkçülük anlayışını geliştirmesinin de en büyük etkenidir.

2. İstanbul’a Gelişi Ve Buradaki Yaşamı

Akçura’nın babası öldükten sonra annesinin de sağlığı bozulmuş, bu arada mali durumları da kötüye gitmiştir. Hem mallarına haciz konulması hem de annesinin sağlığı nedeniyle Rusya içinde birkaç şehir gezmişler sonra da İstanbul’a yerleşmişlerdir. Burada okula başlayan Akçura’nın annesi Dağıstanlı Osman Bey ile evlenmiştir. Osman Bey Akçura’nın tahsiliyle yakından ilgilenmiş ve O’nu askerî okula gitmeye teşvik etmiştir.

Akçura’nın hatıra defterine göre askerî rüştiyenin üçüncü sınıfında iken annesi ile birlikte baba yurdu Kazan’ı ziyarete gitmiştir. Bu seyahatte İstanbul ile Kazan arasındaki medeniyet ve ümran farkı dikkatini çekmiştir. Rusların İstanbul’u berbat ve çamur deryası diye tahkir etmelerine kızmakla birlikte İstanbul’un bağımsız bir Türk şehri olmasına rağmen Rus yönetiminde bir şehirden geride olmasından üzüntü duymaktan kendisini alamamıştır.

Akçura kendisinin biraz şuurlu milliyetçiliğinin Harbiye’de tahsil ya­parken başladığını yazıyor. Yunan Harbi’nin hemen öncesine rastlayan bu dönemde Necip Asım’ın, Veled Çelebi’nin, Bursalı Tahir Bey’in Türkçülüğe ait yazıları yayınlanmakta ve Gaspıralı İsmail Bey’in “Tercüman”ı bir ara İstanbul’da dağıtılmaktaydı. Bu eserler Akçura’nın fıkrî gelişiminin temellerini atmışlardır.

Akçura’nın Türkçülük fikirleri daha başından beri bütün Türkleri kapsamaktaydı. 1897′de Erkan-ı Harbiye sınıflarına ayrılan Akçura aynı yıl ilk makalesini “Malumat” dergisinde yayınladı. “Şehabettin Hazret” adlı bu makalesinde Kuzey Türklüğünün en ünlü kişilerinden ve Kuzey’de dinî yenilik ve millî uyanış hareketinin ilk liderlerinden Şehabettin Mercani’nin düşünce ve çalışmalarını aynı zamanda da Kuzey Türklüğünün irfan seviyesini, fikri hareketlerini Güneyli Türklere anlatmak istemişti. Amacı Rusya Türkleri ile Osmanlı Türklerini tanıştırabilmekti.7

Akçura, Harbiye’nin ikinci sınıfındayken Genç Türk’lük düşüncesine katılıp hizmet ettiği gerekçesiyle 45 gün mahkum olmuştu. Hapisten çıkıştan sonra bir hareketi daha görülürse okuldan atılacağı söylenmiş ve Erkan-ı Harbiye sınıfına ayrıldıktan birkaç ay sonra Taşkışla Divan-ı Harbi’nde yargılanmıştır. Mahkeme hiçbir sebep yokken Akçura ve arkadaşı Hikmet Vefık Bey’i askerlikten uzaklaştırdı. Aynı zamanda Akçura’yı müebbet olarak Fizan’a sürgün etti.

3. Trablusgarp’dan Fransa’ya Kaçış Ve Buradaki Faaliyetleri

Fizan’a sürgün edilmek için Trablusgarp’a gelenler Akçura ile beraber 84 kişiydiler. Bunların yol masraflarını karşılayacak para bulamadığından Trablusgarp’ta hapsedilmelerine karar verildi. Daha sonra şehir içinde kalmak koşuluyla serbest bırakıldı ve bazı resmi görevler aldı. Buradan arkadaşı Ferit Bey’le birlikte bir kayığa binerek Fransa’ya kaçtı.

1899 yılında Fransa’ya gelen Akçura’nııı Türkçülük fikirleri burada olgunlaşmıştır. Paris’te ilk görüştüğü Türk mültecilerinden eski bir Jön Türk olan Dr. Şerafettin Mağmumi kendisine Osmanlıcılık fikrinin çöktüğünü, çeşitli unsurların anlaşmasını sağlamanın olanaksız olduğunu, Türk milliyetçiliğinden başka çıkar yol bulunmadığını izah eder. Mağmumi, Batılıların Doğu ve Türk düşmanlığından, dillerinde doladıkları adalet ve insaniyet sözlerine inanmanın tam bir ahmaklık olacağından ve bütün bu hakikatleri Paris’teki hayat ve gözlemlerinin ona telkin ettiğinden bahseder. Akçura bu telkinlerin kendisinde büyük izler ve tesirler bıraktığını söyler.

Paris’te Ahmet Rıza’nın Osmanlıcılığını, Mizancı Murat’ın İslâmcılığını ve Prens Sebahattin’in Adem-i Merkeziyetçiliğini Mağmumi’nin telkinleri doğrultusunda incelemek fırsatı bulmuştur.

Niyazi Berkes, Yusuf Akçura’nııı fikirlerindeki gelişmeyi şöyle dile getiriyor: “Bu üç hizip arasında, çocukluğunda Rusya’dan gelmiş olan bir subaylık öğrencisi iken sürüldüğü Tripoli (Trablus)’dan Fransa’ya geçen, üçlerin en genci Sebahattin’den bir yaş büyük olan Akçuraoğlu Yusuf adlı bir genç vardı. İlhamını Augııste Comte’den, Le Play’den değil, Science Politique okulunda devamı ettiği Albert Sorel, Emile Boutmy ve Frıunck Brentano gibi tarih ekonomi ve milliyetler sorunu konularıyla ilgilenen profesörlerden alıyordu. Murat gibi Kafkasya’dan değil, Çarlık İmparatorluğu’ndaki milliyetlerin ayrılma ya da özgürleşme davasını oranın devrimci akımlarıyla beraberleştiren bir gelenekten geliyordu.”

Gerçekten de Akçura Paris’te üç yıl süreyle devam ettiği Science Politique (Siyasal Bilgiler) okulunda ulus öğesinin tarihteki önemini anladı. Prusya bozgununun hemen ertesinde ve bu bozgunun öcünü alacak kadrolar yetiştirmek üzere tam milliyetçi bir şekilde donatılan bu okuldaki derslerde Albert Sorel ulus öğesinin önemi üzerinde ısrarla duruyordu.

Akçura bu okulu bitirirken yaptığı tezinde “Osmanlı devletinin bu şekliyle korunmasının artık mümkün olmadığına karar vererek, milliyet fikirleri bu derece geliştikten sonra çeşitli unsurları bir araya toplayarak millet meydana getirmek mümkün değildir” diyordu.

Bu arada Ahmet Rıza’nın Şurayı Ümmet ve Meşveret adlı gazetelerinde de yazıları çıkan Akçura, buralarda düşüncelerini tam olarak açıklayamamıştır.

4. Fransa’dan Rusya’ya Gidiş Ve Rusya’daki Faaliyetleri

1903 yılında Siyasal Bilgileri bitiren Akçura, Türkiye’ye dönmesi ya­sak olduğundan Rusya’ya doğduğu yere döndü ve amcasının evine yerleşti. Çok büyük tartışmalar yaratan ve üzerine kitaplar yazılan, Türkçülüğün ilk kez bilimsel izahının yapıldığı “Üç Tarz-ı Siyaset” adlı makalesini burada kaleme aldı.

Üç Tarz-ı Siyaset: Yusuf Akçura 1904 yılında yazdığı 32 sayfalık Üç Tarz-ı Siyaset adlı makalesini Mısır’da yayınlanan Türk Gazetesi’nin 23-34′üncü sayılarında Nisan-Mayıs 1904′te yayınladı. Türk Gazetesi bu makalenin yayınlanmasından birkaç ay evvel gazeteci Ali Kemal’in etrafında toplanan bir grup liberal tarafından Kahire’de yayınlanmaya başlamıştı.

Bu makalede üzerinde durulan ve uygulanabilirlikleri tartışılan ana konular şunlardır:

1. Bir Osmanlı ulusu meydana getirmek,

2. İslâmcılığa dayanan bir devlet yapısı kurmak,

3. Iraka dayalı bir Türk siyasal ulusçuluğu meydana getirmek.

Her biri Osmanlı Devleti’ni kurtarma yolu olarak görülen bu konuları şöyle irdeliyor.

Osmanlıcılık: Bu fikrin amacı yeni bir Osmanlı milleti oluşturmaktır.

Osmanlı devleti’nin devamı için bu iş başarılabilirse elbette çok yararlı olur. Bunun için cins, din ve mezhep ayrımı gözetilmeksizin Osmanlı halkları haklar ve ödevler açısından eşit hale getirilecek, böylece ortak vatan kavramı etrafında Amerikan ulusu gibi bir Osmanlı ulusu oluşturulacaktır. Tek amacı sınırları korumak ve İmparatorluğu yaşatmaktır

Akçura, Osmanlılık fikrini hem sakıncalı hem de imkansız görmektir. O, sınırların korunmasını devlet için yeterli bir amaç görmemektedir İmparatorluk halkları örgütlenip bir halk haline geldiğinde devletin kurucusu ve yöneticisi Türkler eriyip gidecek, egemenlik Arap çoğunluğa geçecektir. Ayrıca, Osmanlı topluluklarının birbirleriyle kaynaşmak istemeyeceklerini de öne süren Akçura, dinsel, siyasal ve mezhepsel nedenlerle bütün Avrupa’nın buna engel olmak için çalışacağını söyleyerek Osmanlı milleti meydana getirmeye uğraşmanın boşa yorulmak olduğuna kanaat getirecektir.

İslamcılık: Osmanlı milliyeti siyasetinin başarısızlığı üzerine İslamiyet politikası meydan aldı diyen Akçura, İslamcılık siyasetinin Dünyadaki Müslümanlardan bir İslam birliği meydana getirmek amacı ve eylemi olduğunu söylüyor. Avrupalı yazarların Panislamizm dediği bu fikir Osmanlılık fikrinin zayıflamasıyla Abdülaziz zamanında başlamış olup,Abdülhamit zamanında fikirden eyleme geçmiştir. Bu dönemde Müslüman memleketlerinde geniş bir Panislamist propagandaya girilmiştir.

Akçura, bu politikanın güçlüklerini anlatırken şunları göz önüne alır: Önce Tanzimat’ın Osmanlı toplulukları arasında yaymayı amaç tuttuğu siyasal ve hukuksal eşitlik artık söz konusu olmayacaktır. Hatta Türkler arasında bile mezhepsel, dinsel çatışmalar çoğalabilecektir. Müslüman ülkelerin çoğunun idaresini ellerinde tutan batılı devletler de bu tasarının gerçekleşmesine izin vermeyeceklerdir. Ancak bu politikanın olumlu yanları da vardır. Onlar da, Osmanlı memleketlerinde din esasına dayalı güçlü bir Müslüman birliği kurulacağı, Dünyadaki Müslümanların Halife’nin etrafında toplanmaları için sağlam bir zemin hazırlanacağı idi. Bu arada İslam’da din ile devletin bir bütün olarak kabul edilmiş olmasını, Kuran’ın anayasa niteliği taşımasını, halifenin Müslümanlarca imam kabul edilmekte olmasını, İslamcılığı kolaylaştırıcı etkenler olarak görmektedir. Ancak dış engelleri çok kuvvetli gören Akçura bu siyasete, İslam tebaya sahip büyük devletlerin, İslam ülkeleri üzerindeki etkilerini kullanarak engel olacaklarını söylüyor.

Türkçülük: Bu siyasetin uygulaması, önce Osmanlı İmparatorluğu’ndaki Türklerin, Türk olmadıkları halde az çok Türkleşmiş olanların ve ulusal bilinçden yoksun olanların bilinçlendirilmesi ve Türkleştirilmesi ile başlayacaktır. Asıl fayda Asya ile Doğu Avrupa2da yayılmış olan Türklerin birleştirilmesi sonucu meydana gelecek azametli bir siyasal milliyetin elde edilmesiyle sağlanacaktır. Türkçülük fikrinin uygulanmasında Osmanlı Devleti Japonya’nın sarı ırk için oynadığı rolü oynayacak ve liderlik edecektir.

Bu siyasetin engelleri ise şunlardır: Önce Osmanlı Devleti’nde Müslüman olup da Türk olmayan ve Türkleştirilmesine imkan olmayan topluluklar Osmanlı Devleti’nden ayrılmak isteyeceklerdir. Büyük bir Türk nüfusa sahip olan Rusya’nın da bu siyasete engel olmak isteyeceği kesindir. Ancak Türkçülüğün harici engelleri İslamcılığa göre daha azdır.

Sonuç olarak Akçura, Osmanlıcılığı uygulanması imkansız bir siyaset olarak gösteriyor. İslamcılık ve Türkçülüğü ise, eşit denebilecek yarar ve zararlara sahip olarak niteliyor. Makalesini şöyle bitiriyor:

”Hülasa öteden beri zihnimi işgal edip de kendi kendimi ikna edecek cevabını bulamadığım sual yine önüme dikilmiş cevap bekliyor: Müslümanlık, Türklük siyasetlerinsen hangisi Osmanlı Devleti için daha yaralı ve kabil-i tatbiktir.”

Yusuf Akçura bu makalesiyle yüzyılın ilk yarılarında İstanbul’da Mekteb-i Tıbbiye öğrencileri arasında etkili olmaya başlaysan Türkçülüğü sistematik olarak ilk kez ortaya koydu. Bu nedenle ”Üç Tarz-ı Siyaset” Türkçülüğün manifestosu kabul edilmektedir .

Rusya’daki Siyasî Faaliyetleri

Y. Akçura’nın Rusya’da bulunduğu yıllar Türkçülük fikrinin buralarda yayılmasına müsait bir ortama sahipti. Rus-Japon Savaşı ve onu takip eden 1905 ihtilâli ve Rus meşrutiyetinin ilanı sırasında Akçura Rusya’da idi. Burada uygun zemin bulmuş olan Türkçülüğü yaymak amacıyla Kazan’da tarih, coğrafya ve Osmanlı-Türk edebiyatı öğretmenliği yaptı. “Kazan Muhbiri” adlı bir gazete çıkarmaya başladı. Gaspıralı İsmail Bey, Ali Merdan Bey, Abdürreşit Kadı ibrahimof gibi Türkçülerle birlikte 1905′te “Rusya Müslümanları İttifakı” adında büyük bir parti kurdu. Bu partinin merkez idare heyeti üyeliğine ve umumî katipliğine seçildi.

Bu parti ile vicdan hürriyeti, hukuk eşitliği ve kültürel gelişmeye müsait bir ortam için mücadele eden Akçura birinci seçimlerde Rus meclisi Duma’ya Kuzey Türklerinin girmelerini sağladı. Bu arada tutuklanarak seçimler bitene kadar hapiste tutuldu. Akçura Türkiye’ye geldiği 1908 yılına kadar siyaset ve kültür çalışmalarına devam etti.

1906′da toplanan İttifak’ın üçüncü kongresinde, genel sekreter olarak görev yaptı ve Türkçülüğün gelişmesi için aynı zamanda Rusya’da bulunan Türkler arasındaki ayrılıkların giderilmesi için önemli kararlar almasını sağladı.

1907′de Rusya’da katı yönetim tekrar başlayıp meclis dağıtılıp, kanun­lar Rus olmayanlar aleyhine değiştirilince buna karşı yayın yapan Akçura takibata uğradı. Kendisi tevkif edilmek için arandığı sırada Osmanlı Devletinde II. Meşrutiyetin ilan edildiğini öğrenince işlerini tasfiye ederek Ekim 1908′de İstanbul’a geldi.

5. Türkiye’ye Dönüş Ve Türkiye’deki Faaliyetleri

Y. Akçura İstanbul’a döner dönmez, Türkçü çalışmalarına aynı hızla devam etti. Aralarında Ahmet Mithat, Emrullah Efendi, Necip Asım, Bursalı Fuat Raif, Feylesof Rıza Teyfik ve Ahmet Ferit (Tek) gibi şahısların bulunduğu kişilerle 25 Aralık 1908′de Türk Derneği’ni kurdular.

1909-1910 sıralarında Sırat-ı Müstakim adlı bir dergide yazılarını ya­yınlamaya başladı. Ömrü kısa olan Türk Derneği’nin yerine 18 Ağustos 1911′de Mehmet Emin (Yurdakul), Ahmet Hikmet, Ağaoğlu Ahmet, Hüseyinzade Ali, Doktor Akil Muhtar ile birlikte “Türk Yurdu” adlı bir dernek kurdu. Bu derneğin yayın organı olarak da “Türk Yurdu Dergisi”ni çıkarmaya başladı. Bu dergi Akçura’nın idaresinde tam 17 yıl yayın hayatında kalacaktır. Akçura, 1912′de açılan Türk Ocağı’nın kuruluşuna da aktif olarak katıldı.

1916 yılında “Rusya Mahkumu Müslüman Türk-Tatarların Hukukunu Müdafaa Cemiyeti” adlı büyük bir siyasi örgüt kurdu. Bu örgüt Avrupa’nın çeşitli kentlerinde konferanslar verip yöneticilerle temasa geçerek Rusya’daki Türklerin haklarını dile getiriyordu. Akçura’nın buradaki konferansları bir muhtıra şeklinde Fransızca ve Almanca olarak yayınlandı. İsveç, Danimarka, Norveç, İsviçre ve ABD gibi o tarihlerde tarafsız olan ülkelere de Rusya’daki Türklerin durumunu anlatan ve yardım isteyen muhtıralar yolladı.

1918 yılında Hilal-i Ahmer temsilcisi olarak Rusya’daki Türk esirlerini kurtarmak için görüşmelerde bulunmak üzere Rusya’ya gitti ve bir yıl kadar burada kaldı. 1919′da yenilmiş ve işgale uğramış Türkiye’ye dönen Akçura, Ekim 1919′da Ahmet Ferit’in kurduğu “Milli Türk Fırkası”na katıldı. 1919 sonunda İngilizler tarafından hapsedildi. 1920′de hapisten çıkınca Selma Hanım ile evlenerek karıkoca Millî Mücadele’ye katılmak üzere Anadolu’ya geçtiler. Burada Dışişleri Bakanlığında Genel Müdür olarak görev yaptı. 1923′te İstanbul milletvekili seçildi. Osmanlı Dönemi’nde İttihat ve Terakki ile organik bağları olmasını istemeyen ve Cemiyete üye olmayan Akçura, Cumhuriyet döneminde Cumhuriyet Halk Fırkası’ndan milletvekili olmayı kabul etmiştir.

1925′te açılan Ankara Hukuk Mektebi’nde siyasî tarih hocalığına baş­lamış, 1931′de Atatürk tarafından Türk Tarih Kurumu’nu kurmakla görevli bilim adamları arasında yer almış ve 1932′de buranın başına getirilmiştir. 1933 Üniversite Reformundan sonra İstanbul Üniversitesi’nde Siyasi Tarih profesörlüğü de yaptı.

1934′te sağlığı bozulan Akçura 11 Mart 1935′te Kars Milletvekili iken kalp krizi geçirerek öldü.

SONUÇ

Yusuf Akçura ömrü boyunca Türkçülük fikrine sadık kalmıştır. Sosya­list fikirleri de yakından tanıyan bir insan olarak, bu fikirleri Türkçülük fikriyle bağdaştırmaya çalıştı. Akçura’nın Türkçülüğü, Balkanlardan Çin’e kadar çeşitli ülkeleri kapsamaktadır. Osmanlı Devleti ise Türk Dünyası’nın ancak bir parçasıdır.

Akçura tarih araştırmalarında faydacılığa taraftardır. Birinci Türk Tarih Kongresi’nde sunduğu tebliğde “Tarih mücerret bir ilim değildir. Tarih hayat içindir; Tarih milletlerin, kavimlerin varlıklarını muhafaza etmek, kuvvetlerini inkişaf ettirmek içindir” demiştir.

Akçura ölümünden sonra neredeyse unutulmuştur. Onun Türk tarihçileri tarafından dışlanmasını Ercümend Kuran şöyle yorumluyor:

“Bu durumu izah etmek kolaydır: Akçura Moğol İmparatorluğu’nu yüceltmiş ve Cengiz Han’ı Türk saymıştır. Ayrıca Türk tarihinin gelişmesinde İslamiyet’e tali derecede yer vermiştir. Son olarak o sosyalizme yatkındı. Türk tarihçilerinin çoğunun 1940′lardan sonra Moğolları Türk kabul etmemeleri, Türk-İslâm sentezine yönelmeleri ve sosyalizme cephe almaları milliyetçi çevrelerin Akçura’yı ihmal etmelerine sebep olmuştur. Üstelik Akçura’nın Ziya Gökalp’in muasırı olması onun için bir talihsizlik teşkil etmiştir. Çünkü o Gökalp’te bilgili olduğu halde, Gökalp’in terkip kabiliyetine sahip bulunmuyordu. Gökalp’in ülkücülüğü Türk aydınlarının psikolojisine daha uygun düşüyor adeta büyülüyordu.”

Y. Akçura’nın Türkçülük, Türk tarihi ve Türk fikir hareketine katkılarını şu ana başlıklar altında gruplandırabiliriz.

- Üç Tarz-ı Siyaset” adlı makalesiyle Türkçülüğü ilk defa bir siyaset şekli olarak ortaya koyması,

- Türkçülüğü bir bütün olarak görmesi ve bunu sürekli savunması,

- Türk milliyetçiliğinin teşkilatlanmasında kurduğu dernek ve yazılarla oynadığı rol,

- Rusya’daki Türklerin bilinçlenmesi ve örgütlenmesi konusunda ö­nemli rol oynaması,

- Türk Yurdu Dergisiyle Türkçülük konusunda yaptığı çalışmalar,

- Türkçülüğün tarihini yazan ilk araştırmacı olması (Türk Yılı 1928 adlı eseri bu konuda tektir),

- Nihayet Türk Tarih Kurumu ve buradaki hizmetleri.

Yusuf Akçura’nın “Bütüncü Türkçü” görüşlerinin Rus egemenliğinde yaşayan Türk devletlerinin bağımsızlıklarına kavuşmalarıyla yeniden güncel hale geldiği kanısındayız.