Gönderen Konu: YUSUF AKÇURA'NIN I.TARİH KONGRESİ'NDEKİ KONUŞMASI  (Okunma sayısı 3438 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı TÜRK-KAN

  • Türkçü-Turancı
  • *****
  • İleti: 2182
 
İki, iki buçuk asırdanberi inkıraza doğru yürüyen Osmanlı İmparatorluğu, XX nci asrın başlarında artık pek zayıf bir hale gelmiş bulunuyordu. Osmanlı devletini idare edenlerin çoğu, istikbalden ümidi kesmiş gibiydiler. “İttihadü Terakki”nin tecrübesi, dahili ve harici birçok sebeplerden dolayı muvaffak olamiyordu. Asrımız başlangıcından en büyük ve en mühim hadisesi olan Dünya Savaşı başlayınca, Osmanlı saltanatını idare edenler, zaten kaçınılması hemen hemen mümkün olmayan bu büyük harbe, devletin istiklalini temin, hiç olmazsa, bir zamanlar dünyanın n büyük devletlerinden olan Batı Türk imparatorluğunu geçmişine layık bir surette gömme gayesiyle, iştirak ettiler.

       Senelerce süren Genel Harp, Osmanlı devletinin dahil olduğu grubun mağlubiyetiyle bitti. Osmanlı orduları, başlarında Mustafa Kemal Paşa gibi hakiki büyük kumandanlar bulundukça,asli cevherlerini asla kaybetmemiş Türk orduları olduklarını, çanakale’de ve Şark cephesinin bazı mıntıkalarında pek açık göstermekle beraber, müttefikleri Alman, Avusturya, Macar ve Bulgar ordularının mağlup olarak müsalahayı kabul etmeleri ve İstanbul hükümetini idare eden mütereddi ve hamiyetsiz padişahın (VI. Mehmet Vahdittin), ve bu padişaha layık atıl ve korkak paşaların gerek siyasi, gerek askeri gerçek vaziyeti iyice takdir edemeksizin, müttefiklerine uymaları, nihayet Osmanlı saltantanının istiklal temelini kazmalayan Mondros mütarekesine imza atmasını gerektirmişti.

         Mondros mütarekesinden sonra, Osmanlı devletinin gerçek bir istiklali kalmadıktan başka, Osmanlı memleketinin birçok kısımları, başta payitahtı İstanbul olmak üzere, düşman işgali altına geçmiş bulunuyordu. İttihadü Terakki hükümetinin belli başlı üyelerinden bir kısmı ya memleketten kaçmış, yahut şuraya buraya sinmişti; bir kısmı da İstanbulu işgal eden düşman kuvvetleri tarafından, Osmanlı hükümetinin rizasıyla, belki de arzusuyla, Malta adasına sürülmüştü.

        Vaziyetin bu haliyle devamı takdirinde, Mondros mütarekesini takip eden sulh antlaşmasının ne gibi şartlarla imzalanacağını kestirmek imkânsız değildi. Mütarekeye dayanarak imparatorluk topraklarını işgal eden düşman kuvvetleri, yani, İngilizler, Fransazlar, İtalyan ve Yunanlılar, memleketin sahibi olan Türklere kımıldanmak imkânını bırakmayarak, tarihi hayatın başlangıcındanberi Türk kavimleriyle meskûn bu bölgeleri, istedikleri gibi bölüşecekler ve yalnız Osmanlı İmparatorluğunu imha ile kalmayıp, Türk mevcudiyetini bile tehlikeye düşüreceklerdi.
       
       Başka Türk memleketlerinin hemen hepsi, yabancıların hükmü altına geçmiş bir devirde, yegane müstakil Türk devletinin de istiklalden mahrum edilmesi, bütün Türklüğün geleceği için ümitlerin pek zayıflanmasına sebep olacaktı.
     
       Bu büyük tehlikeler önünde, o tehlikelerin büyüklüğünden daha büyük bir Adam meydana çıktı.

       Tarihin derin sırlarını anlamaya, üç beş bin yıldanberi tarihle uğraşan insanlar henüz muvaffak olamamışlardır; bunun içindir ki devrin anlayışına göre bir takım düşünce tefsirlere yol açılmıştır. Metafizik izahları bir tarafa bırakarak, tarihin kahramanlarını, bunların çıkışlarını, bunların muvaffakiyetlerini hakkıyla anlatabilmeye muvaffak olanlar var mıdır ?..

      Bu Büyük Adam, büyük tehlikeye galebe çaldı. Bu galebe - gözümüzün önünden geçtiği için-, her türlü efsaneden uzak olan gerçek destanını hepimiz biliriz: Batının muzaffer ve kuvvetli “Düveli Muazzama”sıyla onların kılavuz ve âlet olarak kullandıkları komşularımız ve bir kısım tebaamız, Mustafa Kemal’in dehası ve Türklerin metanet ve kuvveti önünde, mühim zararlara uğrayarak, mağlup ve, belki de nadim ve mahçup, geri çekildiler. Sırf Türklerle meskûn Osmanlı ülkesi, tam müstakil bir Türk Cumhuriyeti halinde kuruldu. Asırlardanberi, mhtelif sebeplerele zaafa uğrayan, ilim ve sanat, sanat ve ticaret, hatta hayvancılık ve ziraat sahalarında bile rakiplerindeng eriye kalan bu ülkede, asrî bir devlet, yani her hususta başka devletlerle müsabakaya girişebilecek bir devlek meydana getirmek lazımdı. Mustafa Kemal ve arkadaşları, büyük bir gayretle bu işi de başarmaya teşebbüs ettiler.

       Türkiye Cumhuriyetinin başlangıcında yaptığı büyük işler arasında mühim bir mesele Cumhur Reisi Gazi Hazretlerinin nazarı dikkatini celbetmişti: Bu kıtalarda Türkiye Cumhuriyetinden öcne hayli uzun seneler hüküm süren osmanlı saltanatı, Türk milletinin diline ve tarihine hemen hiç ehemmiyet vermemişti. Bugün dünyada yaşayan elli milyon kadar halkın konuştuğu Türk dili, Osmanlı devletinin resmi yazışmalarında, edebi sayılan yazılarında, halkın büyük bir ekseriyeti tarafından anlaşılamayacak kadar yabancı dillerle karışmış ve bozulmuştu. Bu yazıları yazabilmek, hatta bu yazılardan mana çıkarabilmek için en azından iki yabancı dili adam akıllı öğrenmek lazım geliyordu. Dilin bu karışıklığı, halkın eğitim ve terbiyesinde çok zaman kaybetmeye ve büyük güçlüklere sebep oluyordu. Tarihe gelince, Osmanlı tarihi kendisini bütün Türk tarihinden tamamıyla ayırmıştı: Osmanlı tarihi, eskişehirle Bursa arasında bir beylik kuran Osman’ın ve nihayet babas Ertuğrul’un hayatıyla başlar. Bunların mensup oldukları Türk kavminin yaptığı büyük işler hesaba alınmaz. Bazı Osmanlı tarihçileri, Gaznelilerden, Selçuklulardan, Timurlulardan bahsederlerse de, bunlarla Osmanlıların bir kökten geldiklerine, hepsinin Türk olduklarına hiç önem vermezler; bunlarla Osmanlılar arasında bir yakınlık varsa, onun da ancak din birliğinden, müslümanlıktan ibaret olduğunu anlatırlar...

       Milliyet hislerinin, milliyet fikirlerinin henüz az gelişmiş bulunduğu zamanlar için, bu düşünce tarzı, bir derece mazur görülebilir; fakat Osmanlı tarihçileri, milliyet fikirlerinin gelişmeye başladıktan sonra dahi, düşünce tarzlarını pek aç değiştirmişlerdir..

        Halbuki bir milletin ileri hamlelerinde hayat ve kudret kaynağı ve en sağlam dayanağı, milli tarihtir. Milli tarihine kıymet vermeksizin yaşayabilen hiçbir millet hatırlamıyoruz. Milli tarihinden gelen milli vasıflarını, dilini, medeniyetini korumada ihmal gösteren kavimler, dağılma ve çökmeye hazırlananlardır. Maddi dağılmadan önce, böyle manevi çöküş emareleri görünmeye başlar.

        Dil ve tarih, bir milletin varlığının iki sağlam temelidir; tarihini unutan, dilini kaybeden milletler, yok olmuş demektir... Osmanlı İmparatorluğunung üçsüzlüğünden istifade ederek dillerine yapıılan saldırıları daima iyi niyetle kabul etmenin ne derece önemli etkileri olduğunu kimse inkâr edemez, sanırım: Dilin bu karışıklığı ve çetinliğidir ki Türk halkının çoğunun okumak ve yazmaktan, okur yazarlarının bile birçok yazıları okuyup anlamaktan mahrum kalmasına sebep olmuştur. Osmanlı İmparatorluğunun son zamanlarında Türk halkının okur yazar oranı yüzde onu pek geçmiyordu; acaba bu yüzde onun kaçı okuduklarını tamamıyla anlayabiliyordu?.. Harf güçlüğü de, bu dil çetrefilliğini artıran bir sebepti. Dilin Türkçeleştirilmesi, harfin de kolaylaştırılmasını ve Türkçeleştirilmesini gerektiriyordu.

        Osmanlı İmparatorluğunda Türk tarihine, yani milli tarihe karşı gösterilen ihmalin milli gelişmeye yaptığı olumsuz tesirler, dil ve harf meselesine önem vermemekten meydana gelen kötü neticelerin kuvvetlendirmişti. Türkün tarihi, asıl kaynağına kadar götürüleceğine, ya Fırat suyu kenarında boğulur, yahut Fırat’tan daha güneye ileryelerek, çöl ırmakları gibi, kumlar içine gömülür giderdi... Halbuki Türkün insanlık kadar eski bir tarihi vardı. Bunu aramaya kalkışan Türk tarihçileri XX nci asrın başında bile çıkmamıştı! Osmanlı mekteplerinin resmi ders kitapları olarak kabul edilen genel tarihlerde, meşrutiyetten önce, islam göz önünde tutularak Türk tarihine pek az yer ayrılır ve Türklerin ırkî birlikleri, asla gösterilmezdi. Meşrutiyetten sonra ise, batı medeniyeti hayranlığına, Türk tarihi kurban edilir olmuştu..

       Bu gayri tabii eğitim usullerine de nihayet Gazinin dehası karşı durdu: O Büyük Öğretmen, medeni ve milli terbiye ve eğitimde çok mühim bir mevkii olan tarihi, ilmi bir surette, yani milli gayemize hizmet edebilecek şekilde, millet çocuklarına okutmak çarelerini araştırdı; bundan Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti doğdu. Ulu Gazinin yüksek himayeleri altında kurulan bu cemiyet, orta mekteplere mahsus bir sıra tarih kitapları tertipleyip yayınladığı gibi, geçen yaz dokuz gün süren (2-11 Temmuz 1932) Türk Tarih Kongresini, Ankada’da toplayarak mekteplerimizde tarih eğitimi ve Türk tarihinin bazı meseleleri üzerine görüşme ve tartışma açtı.

        Bu birinci Türk Tarihi Kongresine, Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti üyeleriyle Türk üniversite tarih profesörleri ve liselerle orta mekteplerin tarih öğretmenleri hep davetliydi.

       Reisicumhur Gazi Hazretlerinin huzuruyla o zaman Cumhuriyet Maarif Vekili (Milli Eğitim Bakanı) bulunan Esat Beyefendinin başkanlığı altında açılan bu kongrenin doku günlük müzekare konularından tartışmalarında geniş olarak bahsetmek, uzunca bir makalenin bile çerçevesine sığmaz; pek küçük bir özette ise konunun değer ve önemini eksiltmek korkusu vardır. Türk tarihiyle ve genel tarihle ilgili kimselere kongrenin zabıtlarını mutlaka okumaları lazımdır. (*- ) Bunlar okunduğu takdirde Türk Tarih cemiyetinin davalaraı ve bu davaları ispat konusunda gösterdiği belge ve delllir öğrenilmiş olur. Konuya ait doğu ve batı kitaplarının tetkik ve tenkitlerinden çıkan ve her biri belirli belge ve delillere dayanan bu davaların tenkidi de böyle uzun ve sabırlı çalışmaya dayanmalıdır.

        Türk Tarih Cemiyetinin kongrede açıkladığı ve müdafaa ettiği büyük dava, Türklerin, eski ve orta çağlarda ancak göçebe ve istilacı olarak yaşayan ve yüksek medeniyet seviyesine erişemeyen ikinci derecede insanlardan olmayıp, insanlık tarihinde ilk medeniyeti kuran ve en eski zamanlardanberi çeşitli devirlerde medeniyet meşalesini ellerinde taşıyan insanlar olduğu davasıdır.
   
        Bu davamızı Türk Tarih Cemiyeti azasından Öğretmen Afet Hanımefendi kongrede şu cümlelerle çok iyi ifade etmişti:

      “Kafasını ve vicdanını en son yükselme meşaleleriyle güneşlendirmeye karar vermiş olan bugünün Tork çocukları biliyor ve bildireceklerdir ki onlar 400 çadırlı bir aşiretten değil, on binlerce yıllık medeni, yüksek bir ırktan gelen yüksek kabiliyetli bir millettir.”

       Bugün ilk medeni insan cemiyetini Sümerlilerin kurduğuna itiraz eden yoktu ve Sumerlilerin insan ve dil abidelirendin bunların Arî ve Samî isimleriyle Türklerden ayırdedilen kavimlerden değil Turanî tabiriyle belirtilmek istenilen Türklerden bulundukları, Arkeoloji lisan ve tarih âlimlerinin ekserisi tarafından kabul olunmuştur.

       Antropoloji denilen ilim, insanları şekli bakımından iki büyük sınıfa ayırır; bunlardan birisi geniş kafalılar (Brakisefal), öbürü uzun kafalılar (Dolikosefal) dır. Şimdiye kadar yerden çıkarılıp ölçülen kafalardan ilk medeniyet kurumlarının sislerinin Orta Asyadan gelme geniş kafalı insanlardan oldukları anlaşılmıştır. Geniş kafalı insanların genellikle Türk ırkından oldukları ise, bufün yaşamakta olan insan toplulukları üzerinde yapılan tecrübelerle sabittir. Doktor Reşit Galip Beyefendinin antropolojiye dayanan incelemeleri davamızı çok kuvvetlendirmektedir.

        Sümerlileri takip eden devirde Anadoluda ilk medeniyeti kuran milletin, Eti (Hitit, Hattı, Hatay)’lerin antoropoji, dil ve eserleri vasıtasıyla tetkikleri, Türk ıkından olduklarına birçok deliller vermiştir.

        Afrika’nın kuzey doğusunda ilk ve büyük bir medeniyet kuran eski Mısırlıların mitolojisi ve Tanrı isimleri üzerinde yapılan dil çalışmalarıyla köklerinin araştırılması, bu kavmin de aynı ırktan çıktığına kuvvetle ihtimal verdirmektedir.
   
        Girit’te ve bugün Yunanistan denilen ülkede yerleşip oralarda ilk medeniyetleri kurup ve geliştiren kavimlerin de gene Orta Asya’dan gelme geniş kafalı ırktan oldukları ve kullandıkları dil ve inandıkları mitolojilerle Türk dil ve inanış efsaneleri arasında dikkate değer benzeyişler bulunduğu göze çarpar.

        Tarihin bu en eski devirlerine ati araştırmalardan sonra, orta Çağ İslâm medeniyetini kuran kavimler arasında Türklerin üstün rolü hiçbir ciddi tarihçi ve araştırmacı tarafından inkâr olunamamıştır. Türklerin, İslâm medeniyetini, doğuda Çin içerilerine, güneyde Hindistana, batıda Macaristan’a kadar genişledikleri, kesin bir tarih olgusudur. İslâm âlemini, Çin içerilerinden Atlas denizine ve Kuzey buz denizinin tundralarından sıcak Afrika ortalarına kadar, hicretin ilk asırlardan itibaren, Türklerin idare ettikleri de şüphe götürmeyen tarihi gerçeklerdendir.

        Bütün bu tarihi olaylar Türk Tarih kongresinde incelenmiş, müzakere edilmiş ve nihayet Türk âleminin son iki üç asırdaki çöküş sebepleri dahi araştırılmıştır.

       Bu tarihi araştırmalar bittikten sonra bir pedagoji meselesine yani Türk tarihinin ve genel tarihin Türkiye Cumhuriyeti okullarında nasıl okutulması, gerçeğe ve Türk milletine faydalı olabileceği konusuna geçildi. Bu konudan bahsetmek bana verilmişti. Kongreye arzettiklerimin, özetinin özetini, aşağıya yazıyorum.
     

Çevrimdışı TÜRK-KAN

  • Türkçü-Turancı
  • *****
  • İleti: 2182
Ynt: YUSUF AKÇURA'NIN I.TARİH KONGRESİ'NDEKİ KONUŞMASI
« Yanıtla #1 : 05 Nisan 2011, 12:59:58 »
Görevim, tarih yazmada usulle o usulün bizde ve batıda nasıl uygulanmakta olduğunu arzetmek, sonra batı memleketlerinin orta ve yüksek okullarında tarihin ne gibi gayeler takip edilerek ne oldu eğitim yapıldığını ve yakın zamanlara kadar Türkiye’de tarih eğitiminde nasıl bir usul tutulmuş olduğunu söyleyip kıyaslama yapmaktı. Konferansımın birinci kısmında tarihçilerimizden bazılarının, tarih toplamak, tarih yazmak ve tarih okutmak hakkında yazdıkları eserlerden bildiklerimi saydım. Bu nevi eserlerin, Osmanlı devletinde ikinci meşrutiyet ilan olununcaya kadar, pek az olduğunu üzüntü ile işaret ettim: ikinci meşrutiyetten sonra “Tarihte Usule” ait yazılar biraz artar; fakat bunların da çoğu, makalelerdir; ve hepsi batıdan aynen alınmadır. Sonra, batı usulcülerinden istifade ederek, tarih yazmakta tutulacak usule dair bildiklerimi ve düşündüklerimi söyledim. Bu hususta arzettiklerimi, olmayan olaylardan sakınmak, diye özetleyebilirim. Fakat bu sakınmak pek kolay değildir. Sakınmak için ne gibi usuller mevcit olduğunu da anlatmaya ve “tarihi tenkit” denilen çalışmaların neden ibaret olduğunu izaha çalıştım. Bu münasebetle, dinleyicilerime, batının her tarihi eserine, her fikir mahsulüne gerçektir, diye tamamen inanmaktan çekinmelerini tavsiye ettim:

         Avrupalı tarihçiler, haydi hepsi demeyelim, çoğu şuurlu bir surette veya tesiri altında, belirli bir gayeye görüşlerinin ispatı maksaydıyla olayları birleştirip, tarihi yazarlar; görüşlerine uygun olmayan olayları unutmuş görünürler; yahut çok silik gösterirler; maksatlarına uygun olayları ise kabartırlar, şişirirler...

         “Tarihçilerin faraziye kurarken, gözettikleri gayelerin hepsini sayabileceğime hiç de emin değilim. Birkaç örnek söylemekle yetineceğim: Tarihçi ya muayyen bir din, bir mezhep, bir ırk, bir kavim, bir millet, bir hanedan, siyasi bir parti menfaatini gözeterek tarihini yazar.

        “... Avrupada tarih usullerine itina edilmiş gibi gösterilerek yeni yeni yazılan tarihlerin ekserisinde, Avrupa medeniyetinin geçmiş ve mevcut başka medeniyetlere, hıristiyan dininin başka dinlerden üstün, Arî ismini verdikleri bir insan başka insan topluluklarından yaradılış itibarıyla daha yüksek olduğunu okumaktayız. Avrupalı tarihçiler, bu tezlerini, usulüyle ispata kâfi olayları, objektif bir surette toplayarak, değil, uygun olayları toplayıp, uygun olmayanları ihmal etmekle ispata çalışırlar.”

      Tarih usullerine dair bildiklerimi söyleyip bitirdikten sonra, İslâm âleminde ve Osmanlı imparatorluğunda yazılan ve basılan tarihlerden kısaca bahsettim: Osmanlı tarihçileri Tanzimat, yani batıyı taklit devrine gelinceye kadar genellikle islam tarihçilerinin ve usullerine uygun eserler yazmışlardır. Tanzimat devrinden itibaren batılıları, yani Avrupalıları, yavaş yavaş taklide kalkışmışlardır. Her iki devreyi birkaç örnek ile açıklamaya çalıştım.

       Nihayet okullarımızda okutulan veya okutulmak üzere yazılan tarih kitaplarına geldim ve bunlarda uygulanan usulleri tetkik ve tenkide çalıştım. Bu nevi eserlerin birincilerinden olan Süleyman Paşa merhumun “Tarihi âlem”inde, Türk tarihine hayli yer (1000 sayfada 1444 sayfa) ayrıldığı halde, onu müteakip devrede, en çok şöhret bulan Murat Beyin Umumi Tarihinde, Türk âlemine hiç ehemmiyet verilmemiş olduğunu (meselâ birinci cildinin 372 sayfasında ancak 3 sayfayı Türklere ayrılmıştır) gösterdim. Fakat Abdülhamit rejiminin bu nevi tarihler eğitimine bile müsaade etmeyecek derecede şiddetlenmesi üzerine, mekteplerden tarih eğitimi 1899 senelerine doğru büsbütün kaldırılmıştı. Ve bu yasak, ta ikinci meşrutiyete kadar devam etti.

        “İkinci meşrutiyet ilan olununca, bu tarih orucu birdenbire bozuldu. Tarih yazanlar ve bastıranlar çoğaldı. Bu tarihçiler, ekseriyetle fransızca tarih kitaplarının, özellikle Seignobos’un tercümecisidirler. Zarif bir arkadaşımın dediği gibi “meşrutiyetle beraber Osmanlı mekteplerinde bir Seignobos saltanatı başladı.”

        Gazinin aydınlatmasından önce, ders kitaplarının çoğu bu yolda fransızcadan toplanmış eserlerdi. Bu eserlerin Türk diline, Türk tarihine ayırdıkları bölüm, eski kitaplardan fazla olmakla beraber, milli ruhu kâfi telkin edebildiklerine, zannederim ki “yazarları” da tamamen inanmazlar.

       Osmanlı devletinde tarihçiliğin ve tarih eğitiminin tarihini böyle özetledikten sonra, Türk Cumhuriyetine geçmiş ve şunları söylemiştim: “Milli kültürde ve milli terbiyede mühim bir mevki tutan tarih meselesini ciddi olarak ele alan ve halletmeye çalışan ilk defa Türk cumhuriyeti olmuştur. Her işte olduğu gibi kültür meselesinde de bu esaslı noktaya parmağını basan Türklerin kurtarıcısı ve yol göstericisi, Türk Tarih Cemiyetinin Koruyucu Reisi Gazi Mustafa Kemal Hazretleridir.

       “Türk Tarihi Tetkik Cemiyetinin önüne konmuş büyük problem, genel tarihe Avrupalıların bakmayıp, onu gerçek noktai nazarından görmek ve bu görüş sayesinde, Türk kavminin tarihte gerçek yerini tayin etmek, yani Türklerin insanlık tarihinde oynadıkları ve fakat düşmanlarının gizlemeye çalıştıkları büyük rolü meydana çıkarmak ve bu suretle Türk kavmine tarihi hakkını vermektir.”

       Bu suretle esası ve gayemizi arzettikten sonra, okullarımızda okutulan tarih kitaplarının tahlil ve tenkidine geçmiştim; ve örnek olarak merhum Ali Reşat Beyin umumi tarihlerini almıştım. Konferansın son kısmında, biz tarihi böyle okuturken, batı mekteplerinde tarihin nasıl okutulduğunu kendi tecrübeme dayanarak anlatmaya çalışmıştım; ve Fransa’da tarih öğretmenlerinden Mitar’ın “tarih eğitiminin vazifesi” isimli makalesinden alarak, gördüklerimin nasıl bir görüşe dayandığını açıklamaya uğraşmıştım.

       “Son zamanlarda Fransa’nın pek meşlhur tarih hocalarından Profesör Lavis’in tarih eğitiminin ıslahına dair fikirlerinden istifade ederek öğretmen Mitar’ın yazdıklarından anlıyoruz ki Fransa’nın orta ve ilk mekteplerinde okutulan tarih dersleri muayyen bir gayeyi temine hizmet edecek surette okutuluyor. Ve bu eğitimin usulü Fransa’ya ait değildir: Almanlar, İngilizler, İtalyanlar, Yunanlılar... hasılı bütün Avrupa milletleri, bugün mekteplerinde tarihi böyle okutmakta ve öğretmektedirler. Avrupa’nın bu usulünü tamamen benimsemeyen bir millet varsa o da yakın zamanlara kadar Türklerdi; biz, Gazinin aydınlatmasına kadar, ana hatlarını ve gayesini iyi seçemeden fransız kitaplarını aynen tercüme ederek, liselerimizde ve orta okullarımızda okutup duruyorduk. Ancak Büyük Hocamızın aydınlatmaları sayesinde, doğru yolu ve doğru usulü bulduk. Artık bizde kitaplarımızda, derslerimizde kendi ırkımıza, kendi kavmimize layık olduğu mevkii vermeye ve bütün insanlık olaylarına milli görüş açımızdan bakmaya, yani batılıların eser ve eğitim usullerini benimsemeye başladık.

       “Onlar bize bütün kavimlerin Arya ırkından aşağı ve Allah tarafından Aryalıların menfaatleri için çalışmaya mahkum bir nevi hizmetçi olmak üzer yaratıldıklarını telkine çalışıyorlar; biz de, Tanzimattan beri, onların bu propagandalarına, kendi kitaplarımızla hizmet ettik, durduk. Artık, kitaplarımız, bilhassa tarih kitaplarımız, böyle yanlık ve bize zararlı bir görüşün yayıcılığını yapmayacaktır.

          Özetlemeye çalıştığım konferansımı, şu sözlerle bitirmiştim:

         “Bizim tarihte yapmak istediğimiz şey, umumî tarihe batılılar tarafından sokulan değerleri tetkik ve tenkit ederek, onlara yeni baştan değer biçmektir. Görüyorsunuz ki davamız büyüktür. Lâkin şimdiye kadar ortaya attığı büyük davaların hepsini kazanan emsalsiz Rehberimizin yol göstermesi sayesinde bu davayı da kazanacağımıza biran tereddüdümüz yoktur...”

         Bu konferansla birinci Türk Tarihi Kongresinin ilmi müzakereleri bitti, kapanma merasimi ve nutukları başladı. Ulu Gazi Hazretleri, kongrenin sonuna kadar salonda kalarak nutukları, müzakereleri takip etmek lütfunda bulundular. Bu, bütün tarihçilerimiz için büyük bir iltifat idi. Hepimiz bundan iftihar ettik, şevk aldık ve heyecan duyduk.

         Prof. Dr. Yusuf Akçuraoğlu