Gönderen Konu: ABD'nin Ulusları yok etme silahı : GENOM  (Okunma sayısı 8476 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı Bozkurt Yarbay

  • Türkçü-Turancı
  • **
  • İleti: 60
  • TÜRK IRKI SAĞOLSUN!
Ynt: ABD'nin Ulusları yok etme silahı : GENOM
« Yanıtla #10 : 02 Temmuz 2007, 03:12:32 »
Gelecekteki savaşlar malesef bu kalleş ve sinsi sistem üzerine olacaktır.Dünyadaki düşmanlarımız ve içteki düşmanlarımız bu oyunu çoktan kurmaya başlamışlar ve sinsice sahaya taşımışlardır.Zaman her alanda savaşa hazır olma zamanıdır.
Bazıları bizleri paranoyaklar gibi göstermeye çalışabilirler.Ama bilmelidirlerki Türk Irkı dönen oyunların ve tehlikenin farkındadır.Ve bu tehlikeyi bertaraf etmek içinde canları pahasına mücadele etmeye hazırdırlar.
Bilimum işbirlikçi hainlerinde havlamaları ve sinsi oyunlar çevirmeleri hep bu yüzdendir.
Çünkü biliyorlarki tek bir TÜRK dünyadaki tüm silahlara bedeldir!
Zaman savaş zamanı!...
ULU GÖK TANRI TÜRK'ÜNÜ KORUYACAKTIR.

Çevrimdışı ÖZTÜRK

  • Türkçü-Turancı
  • **
  • İleti: 17
Ynt: ABD'nin Ulusları yok etme silahı : GENOM
« Yanıtla #11 : 07 Ağustos 2007, 03:51:25 »
bence bizimde biran önce böyle bi çalışmaya başlamamız gerekir zira fareler aşırı derecede üremeye başladı bir gece ansızın hava atmosferine genlerine işlicek şekilde karıştırılıp hepsini tahtalı köye göndermemiz çok iyi olur :D

Tanrı Türkü Korusun ve Yüceltsin !!!

ALAS

Çevrimdışı motun yabgu

  • Türkçü-Turancı
  • *****
  • İleti: 1566
GENETIK ISLENMIS TOHUM YASASI TÜRKLERIN VE TÜRKIYENIN SONU OLABILIR
« Yanıtla #12 : 18 Kasım 2007, 00:52:51 »
Genetik İşlenmiş Tohum Yasası Türklerin ve Türkiye'nin Sonu Olabilir
Doç. Dr. Ümit Sayın
   
Açik Istihbarat'in Resmi
E-Posta Grubu
AçikIstihbaratTürkiye'ye Üye Olun

www.acikistihbarat.com
        08.11.2006
          
 
   

   
     
 

 

Son çıkan tohum yasasıyla, Türkiye'yi, Atatürk'ün, Gençliğe Hitabede uyarmış olduğu gibi gaflet, delalet ve hıyanet içinde yönetenler, Türklüğe ve Türkiye'ye son darbeyi vuruyor olabilirler. 1970'lerde tarım konusunda kendi kendine yeten ve bir tarım-hayvancılık ülkesi olan Türkiye bugün bu stratejik iki önemli unsurunu yitirmiş durumdadır. Son alınan kararlarla ve çıkarılan kanunlarla, Türkiye'nin çöküşünü hızlandırmak için elinden geleni yapanlar, Türkiye'yi Büyük Ortadoğu Projesi kapsamında daha da çaresiz hale getirmeye çalışmaktadırlar. Artık Türklere ve Türkiye'ye ihanet edildiği kesin kez ortadadır! Türkiye Cumhuriyeti adım adım çökertilirken, tarımı ve hayvancılığı yok edilirken, en stratejik kurumları yabancıların eline geçmiştir (Türk Telekom, Bankalar, Tüpraş vb.) .

Tarımı, hayvancılığı, ilaç sektörü olmayan ve bu konuda dışa bağımlı olan bir ülke savaşamaz, kendini savunamaz. Çökmeye ve yokolmaya mahkumdur.

Genetik Olarak Değiştirilmiş (GOD veya GE: Genetically Engineered) tohum belki de insanlık tarihinin en büyük dramı olacaktır.

Bu sayede biyolojik ve mikrobiyolojik savaşın her türlüsü çok büyük kolaylıkla yapılabilir. Yediğiniz ekmekten, meyveden, sebzeden, içtiğiniz biraya, şaraba, meyva suyuna kadar herşey ama herşey artık genetik olarak değiştirilmiş olarak odamıza, buzdolaplarımıza girecektir. Bunun kaçınılmaz anlamı şudur:

Çocuklarınızın vücutlarını oluşturan karbonhidrat, amino asit, yağ ve diğer bileşenlerin bile yabancı derin devletler tarafından kontrol edilebileceği !

Artık sadece beynimizin içine girmekle kalmayacaklar, bedenlerimize ve moleküllerimize kadar nüfuz edebileceklerdir. Bugün kendi halkına veya Avrupa halkına Genetik İşlenmiş yiyecekleri satamayan Amerikan ve İsrail firmaları ülkemizi yok etmeye ve çökertmeye azmetmiş başımızdaki bu yönetimlere bu tohumları satabilmektedirler. Bu tohumların hiç birisi yeterli uzun dönemli deneylerden ve testlerden geçirilmemiştir. Bunların toplumlar üzerindeki uzun süreli etkileri bilinmemektedir. Yeterli hayvan çalışmaları kesinlikle yapılmamıştır.

Genetik Olarak İşlenmiş yiyeceklerin özellikleri şöyledir:

    * Bu yiyeceklerde, basit dille anlatmak gerekirse, soyun devamını sağlayan genetik kodlar ortadan kaldırılmıştır, bu bitkiler tohum vermemektedir. Yani bu tohumları her yıl yeniden satın almak gerekmektedir. Böylece Amerika ve İsraile bağımlı hale gelmek söz konusudur. Ama ayrıca bir özellikleri daha vardır, bir kez bunlara genetik manüpülasyon yapılmışsa, bu manüpulasyonun sadece tohum verme yeteneği üzerine yapılıp, yapılmadığı bilinemez. Bilemediğiniz başka pek çok gen de bu bitkilere eklenmiş olabilir, ya da zamanla eklenecektir. Yani bu bitkilerin çoğu normal görünen CANAVAR BİTKİLER olabilir.
    * Bu tohumlar özel olarak bitki örtüsünün yapısını bozmak üzere kodlanmışlardır. Yani bir tarlaya ekildiğinde içerdikleri genetik bilgi sayesinde o bölgedeki bitki örtüsünü yok etmekte ve o bölgedeki diğer bitki örtüsünü belirli böcek türlerine veya mantar türlerine zayıf hale getirmektedirler. Böylece o böcek türlerini ortalığa salan (daha sonra da onları öldürmek için böcek ilaçlarını satan) dev şirketler bir kaç kez kar etmektedirler.

      Örneğin GOD buğday ekilmiş bir tarlaya, bu sefer DOĞAL BUĞDAY ekmek isterseniz, toprağa karışmış olan genler nedeniyle ekeceğiniz buğday özel mantar ve böcek türlerine zayıf hale getirileceği için ürün almanız mümkün olmayacaktır.Yani bir tarlaya Genetik Olarak Değiştirilmiş tohum ekerseniz bir 50-70 yıl daha başka tohum ekemezsiniz. Böylece toprağın iç kimyasal ve genetik yapısı değiştirilmektedir. Burda Genetik olarak değiştirilmiş yiyecekleri savunanlar, bu 'canavar bitkilerin' mikroorganizmalara karşı daha dayanıklı olduklarını ve daha fazla ürün verdiklerini söylemektedirler. Bunun doğru olup olmadığı, bilimsel olarak ispatlanmış olup olmadığı, tartışmalıdır.
    * Bu tohumlar sadece üremesi durdurulmuş tohumlar değildirler. Bunlar aynı zamanda çok kolay farklı genlerle yüklenmiş tohumlardır. Yani bu tohumlardan oluşacak buğdayın, elmanın, portakalın görünümleri (fenotipleri) orjinale benzese de, aynı ALIEN filmindeki gibi bunlar ' canavar meyveler veya sebzeler' olacaktır. Üstelik sizin sindirim sisteminize girecek, karaciğerinizde ve beyninizde depolanacaklardır. Büyümekte olan çocuklarınızın vücutları bu canavar yiyeceklerle dolacaktır. Üstelik bazı etkileri de geri dönüşsüz olabilir.

      Genetik olarak işlenmiş tohumların veya bu ' canavar-uzaylı bitkilerin' gerçek genotipini saptayacak teknolojik imkanlar Türkiye'de olmadığı için, ne yediğiniz hiç bir zaman saptanamayacak, ama bu canavar bitki-meyvaların etkileri yıllar ya da kuşaklar sonra ortaya çıkana kadar meçhul kalacaktır.İşte 2006 yılında Türkiye'yi yönetenler Türk ırkını nasıl yokedebileceklerinin hesabını belki de çok daha önceden Küresel Elitle birlikte yaptıkları için şimdi tüm yasaları geçirmektedirler.
    * Bu tohumlardan oluşacak ve gelişecek bitki örtüsü tamamen ülkeyi kaplayacak ve tüm toprağı işgal edecektir. Bu geri dönüşsüz bir olgudur ve en az 50-70 yıl bu topraklarda başka doğal bir bitki yetiştirmeniz mümkün olmayacaktır. Yani sadece beyniniz, karaciğerleriniz, kaslarınız işgal edilmekle kalmamakta, aynı zamanda da tüm topraklarınız, bitki örtünüz, ormanlarınız işgal edilmektedir.
    * Bu canavar bitkiler hakkında çok az şey bilinmekte, gerçek bilgiler yabancı derin devletlerin gizli laboratuarlarında ve kasalarında saklanmaktadır. Türkiye'de son 30 yılda TÜRK ırkında kısırlık % 30-40 oranında artmıştır [1] . Artık 6 Türk erkeğinden birisi kısırdır . Şu anda Türk ırkının yok edilmesi için zaten pek çok yöntem büyük olasılıkla kullanılmaktadır. Genetik İşlenmiş Tohumun da devreye girmesiyle, Büyük İsrail ve Büyük Kürdistan projeleri için, Türk ırkının kısırlaştırılması projesi tüm hızıyla sürecektir. 'Türkler Uyusunda Büyüsün, Kürtler Üresin de Büyüsün' sözü doğru hale gelmektedir.
    * Türkiye'de Genetik İşlenmiş Tohumun uzun süreli etkilerini araştırabilecek bir merkez veya teknoloji yoktur. Bu konuda ses çıkaran benim gibi ulusalcı, Atatürk milliyetçisi, vatansever bilim adamlarını ise üniversitelerden atmaya, haklarında olur olmaz nedenlerle mahkemeler açarak, hayatlarını zorlaştırmaya, mahvetmeye çalışmaktadırlar. Bu konuda halkı aydınlatacak ve gerçekleri ortaya çıkaracak tüm sesler, o demokrasiyi çok seven Batı ülkeleri ve Türk hükümeti tarafından anti-demokratik olarak susturulmakta, tüm alternatifler ortadan kaldırılmaya çalışılmaktadır. Bu konuda uzun dönemli araştırmalar yapılmadan, bu yiyeceklerin topluma, çocuklarımıza yönelik yaygın kullanılması insanlık suçudur .
    * Genetik işlenmiş tohumların oluşturacakları canavar bitkiler normal görünmelerine karşın, ne yazık ki içerecekleri ve ruhunuzun bile duymayacağı enzimler, amino asitler ve diğer genetik materyel sayesinde tüm toplumdaki insanların beyninde nörotransmitter düzeyini değiştirebilirler, gelişmekte olan çocuklarda ise nöronal ağın oluşumunu değiştirebilirler. Bu etkilerin çoğu geri dönüşümsüzdür. Bu etkiler ilk başta ortaya çıkmasa da bir kaç kuşakta ortaya çıkabilir. Bu etkilerin sonucunda tüm ırk bir kaç kuşak sonra kısırlaştırılabileceği gibi, depresyon ve zeka seviyesinde azalma, zeka geriliği, apati veya başka psikolojik, nörolojik sorunlar da oluşturulabilir.
    * Teknolojinin gelişmesiye bu canavar bitkilerin içine gelecekte başka ne müdahalelerde bulunulabileceği bilinemez. Örneğin salgın bir hastalığa veya virüse karşı bu bitkileri tüketen toplumlar daha dirençsiz hale gelebilir. Zaten Round Table ve CFR'nin almış oldukları kararlara göre, böyle bir biyolojik savaşla dünya nüfusunu tüketmeye Amerikalılar ve Yahudiler karar vermişlerdir [2] 1 .

Son çıkarılan tohum yasası sonucunda, Türkiye'ye sokulacak ve bitki örtümüzü işgal edecek canavar tohumlar ve bitkiler aşağıdaki etkileri yapabileceklerdir:

· Toplumdaki kısırlık oranını arttırıp 5-6 kuşak sonra Türklerin sayısının azalmasına yol açabileceklerdir.

· Alerji, enfeksiyon, çok çeşitli hastalıklara yakalanma riskini o toplumun genetik yapısına özgü yöntemlerle artırabileceklerdir.

· O toplumun genetik yapısını değiştirebileceklerdir.

· Kanser riskini çok artıracaklardır . Bu da yabancı ilaç şirketlerinin işine yarayacaktır.

· İnsanlardaki zeka, düşünme, normal psikolojik denge gibi fonksiyonları olumsuz yönde etkileyeceklerdir. Toplumda, genetik bozukluklar, depresyon, psikoz, nörolojik bozuklar, zeka geriliği veya düşük zeka, hastalıklara eğilim inanılmaz düzeyde artacaktır. Bu ilk 10 yıl içinde görülmese bile, 30-50 yıl içinde kendini gösterecektir.

· Türk toplumunu yok etmek ve genetik yapısını bozmak için uzun dönemde etkisi çıkabilecek pek çok kimyasal, amino asit veya genetik materyel bu şekilde topluma enjekte edilebilecektir.

· 50-100 içinde Türklerin kısırlaştırılması, genetik yapılarına tesir etmek, genetik materyeli bu yiyeceklerle tüm topluma yaymak, salgın hastalıklara karşı toplumu ortadan kaldırılabilir hale getirmek mümkün olacaktır.

· Bu canavar tohumlar ve canavar bitkiler nedeniyle sadece kendi bedeniniz değil, çocuklarınızın, torunlarınızın ve tüm ırkın bedeni ve beyinleri moleküler düzeyde işgal edilmektedir. Türk toplumuna ve Türk ırkına daha büyük bir ihanet olamaz.

Evet! Türk tarihinde hiç bir yönetim Türklere, Türkiye'ye ve kendi vatandaşlarına böylesine gaddar, hain ve acımasız olmamıştır. Bırakın Türk tarihini, Dünya Siyaset Tarihinde hiç bir yönetim kendi ülkesinin ulusal güvenliğinin aleyhine böylesine yoğun çalışmamıştır. Artık kim neyi beklemektedir, bu gidişe kim dur diyecektir, diyebilecek olanlar neyi beklemektedirler, bunu anlamak çok zordur. Yoksa herkes mi satılmıştır ve ülkesine ihanet etmektedir?

Bir kaç yıl daha beklenirse, Türkiye'nin ve Türklerin köleleştirilmesinin engellenmesi imkansızlaşacaktır, Türkler ve Türkiye işgal altındadır ve yok edilmektedir. Türklerin genetik yapılarına, Türk ırkına ve Türkiye'nin geleceğine müdahale söz konusudur.

Bu müdahale en ince, Derin Devlet teknolojileri, biyoteknolojiler ve sistematik gizli KARA BİLİM yöntemleri ile yapılmaktadır. Kimse demezse, artık Türk Halkı bu gidişe bir dur demelidir!
ÜZE TENGRI TEMÜR CIDA OKLAR BIRLE BIR BULUT

  BASBUGUMUZ TANRIKUTTUR TANRIKUTTUR

                       TANRIKUT.

Çevrimdışı ÇEPNİ FİRUZ

  • Türkçü-Turancı
  • ****
  • İleti: 180
  • TÜRK IRKÇISI
Bende bu konuda küçük bir örnek vermek istiyorum. Senelerdir Ülkemizde genetik olarak işlenmiş Domates tohumları alınmakta, ekilip üretildikten sonrada  Türk sofralarında afiyetle yenilmektedir.İsrail'den ithal edilen  bu tohumların ürünlerindede hiç bir tat yoktur. İşin tuhafıda üretilen domateslerden tohum elde edilememektedir. Bu oyun mütamadiyen her sene devam etmektedir.Bu genetik olarak işlenmiş tohumların sadece biri, bunun gibi daha yüzlercesi var. Maalesef yetkililer bu gibi olaylara devamlı seyirci kalmaktadırlar.       TTK

Çevrimdışı Kurtkaya

  • Otağ Sorumlusu
  • Türkçü-Turancı
  • ****
  • İleti: 375
BİYOLOJİK SAVAŞ
« Yanıtla #14 : 18 Kasım 2007, 12:07:00 »
BİYOLOJİK SAVAŞ

Biyolojik şavaş insanlarda hastalık oluşturan ve ölüme yol açabilen bakterilerin ve virüslerin genetik mühendisliği sayesinde kullanılmasıdır. Şarbon paniği ve Şarbon, insanlığın ve özellikle istihbarat örgütlerinin elindeki bakteri ve virusler bilindikten sonra çok komik kalmaktadır. Şarbondan çok daha tehlikeli EBOLA virüsü, Yersinia Pestis tarafından bulaştırılan BUBONİK VEBA, SALMONELLA gibi enfeksiyonlar şarbondan çok daha tehlikelidir. CIA’in ve diğer batılı istihbarat örgütlerinin elinde çok ciddi enfeksiyonlarla ölüme yol açabilecek çok çeşitli virus ve bakteriler vardır ve CIA’in bu konuda bir seksiyonu da mevcuttur (bkz. İnternette CIA’in web sitesi). Biyolojik savaşla bir kaç ayda milyonlarca insanı yok etmek mümkündür.

Şarbon Bacillus Antracis isimli spor oluşturan bir bakterinin neden olduğu akut bir enfeksiyondur. Her 15-20 dakikada bir bölünerek çoğalan şarbon 10 saat içinde kendini milyonlarca kopyalayabilir. Hayvanlarda (sığır, koyun, keçi, deve vb) bulunabilir ve enfekte hayvanla temasla insana geçebilir. Şarbon üç şekilde insana geçer, deri yoluyla, sindirim sistemiyle veya solunum yoluyla. Deri yoluyla geçen enfeksiyonlarda pire ısırığına benzeyen kaşıntılı bir şişlik oluşur 1-2 günde içi su toplayan bir bül oluşur, sonra 1-3 cm çapında bir ağrısız bir ülser gelişir. Etrafındaki lenf bezleri şişebilir. Tedavi edilmeyen şarbon vakalarının % 20si ölümcüldür. 3. kuşak sefalosporin antibiyotiklerin bazıları (cipro) şarbon üzerine etkilidir. Sindirim yolu ile geçen şarbon bulantı, kusma, ateş, kan kusma ağır ishale neden olur, tedavi edilmeyen vakaların % 25- 60’ı ölümcüldür.

Akciğer şarbonunun belirtileri spor solunum yoluyla alındıktan 7 gün içinde başlar soğuk algınlığına benzer, akciğer dokusu zamanla tahrip olur ve alveollar parçalanır, kanlı balgam sık görülmeye başladıktan bir süre sonra ölüm gelişir, olguların % 95’inden fazlası ölür. Bu olgu havalandırma sistemlerine Şarbon sporlarının bulaştırılması halinde binadaki binlerce kişinin bir kaç ay içnde ölebileceği anlamına gelir. ABD’liler bu nedenle panik içindeler. Ayrıca bu kalabalık bölgelere bir gökdelenin en üst katından veya helikopterden saçılan sporlar binlerce kişiyi bulaşırsa öldürebilir.

Fakat nihayetinde Bacillus anthracis bir bakteridir, bakteri duvarı parçalandığında ölür. Ama genetik mühendisliği ve moleküler biyoloji sayesinde çok daha güçlü frankeştayn virusler yaratılmıştır bunlar ise pek ölümlü değildirler, çünkü virüslerin canlı olup olmadığı bile tartışmalıdır; sadece belirli sıcaklıklarda veya kimyasal maddelerle yok edilebilirler. Bilindiği gibi viruslerin bakteriler gibi bir membranı yoktur ve DNA veya RNA genetik bilgisinden ibarettirler, bulaştıkları hücrelerin DNA bilgisini değiştirebildikleri gibi, hücrelere bir truva atı gibi yerleşip hücrelerin ana fonksiyonlarından çok farklı şeyleri hücrelere yaptırabilirler (kanser oluşturma, farklı proteinleri sentezletme gibi). AIDS virusu insanın immün sistemini çökertir ve kanser dahil, pek çok hastalığın gelişmesini sağlar. AIDS’ın de laboratuarda oluşturulmuş bir virus olduğu iddia edilmektedir. Bu doğruysa zaten global bir biyolojik savaş zaten sürmektedir.

EBOLA VİRUSU bulaştığı zaman 1 hafta içinde insanların % 95’ini öldürür. Konnektif doku (bağ dokusu) erir, vücuttaki her organ boşluğu kanamaya başlar ve sonuç kendi kanı içinde boğularak ölmektir. EBOLA virusunün laboratuarda biyolojik savaş için sentezlendiği konusunda güçlü kanıtlar olduğu iddia edilmiştir. EBOLA virüsünden daha güçlü virusler hakkındaki daha detaylı bilgiyi başka bir yazımızda vereceğiz. Ama şu unutulmamalıdır ki, artık Türkiye’de de aşısı dünyadan kalktığı için yapılmayan ÇİÇEK bile bile Amerikan halkı için çok tehlikeli bir virusdür ve ABD de çok uzun yıllardır çiçek aşısı yapılmamaktadır. Ayrıca Yersinia Pestis
İsimli bakterinin çok güçlü suşlarının elde edildiğini ve dünyaya yeni bir veba salgının (Bubonik Plague) çok hızla yayılabileceğini de değinmeden geçmeyelim.

Clostridia Botulinum isimli bir bakterinin ise çok zehirli bir toksini vardır, özellikle A tipi C. Botulinum en tehlikeli ve en öldürücü toksine sahiptir. Bu konudaki şampiyon tür Hall strain denen bir türdü, her mililitresinde 300 insanı öldürebilecek botulin toksinine sahipti. Botulin eğer en etkili türden elde edilmişse çok vurucu bir biyolojik silahtır hatta sarin ve sarindan 10 kez güçlü olan V-Gazından daha büyük bir etkiye sahip olabilir. Botulin toxini solunumla bile alındığında çok öldürücü ve etkilidir.

Sonuçta gerek kimyasal savaş gerekse biyolojik savaş daha detaylı işlenmeli ve halk bu konuda bilgilendirilmelidir. Gerçi kimyasal savaşta kullanılacak ajanlara karşı alınabilecek pek bir önlem yoktur ama halkın bu konuda bilinçlendirilmesi şarttır. Çünkü 21. yüzyıl kaybedecek fazla birşeyi kalmayanların ELİT’lere yönetici sınıflara karşı anarşist savaşlarına tanık olacaktır. Her iki tarafın da bu kimyasal ve biyolojik silahları kullanması olasıdır .

Kaynak:ALINTIDIR

Çevrimdışı Kurtkaya

  • Otağ Sorumlusu
  • Türkçü-Turancı
  • ****
  • İleti: 375
Biyolojik Silahlar: Etkileri ve Korunma Yöntemleri
« Yanıtla #15 : 18 Kasım 2007, 13:01:26 »
Biyolojik Silahlar: Etkileri ve Korunma Yöntemleri

Biyolojik silahlar diğer canlılar üzerinde zararlı etkiler yaratmak amacıyla kullanılan bakteri, virüs vb. bulaşıcı ajanlardır. Bu tanım genellikle biyolojik olarak elde edilen toksinleri ve zehirleri de kapsayacak biçimde genişletilir. Biyolojik savaş araçları, yaşayan mikroorganizmaları (bakteri, protozoa, riketsia, virüs ve mantar) içerdiği gibi bitkiler ve hayvanlar tarafından üretilen toksinleri (kimyasallar) de kapsar. Bazı yazarlar toksinleri kimyasal olarak kabul ederken, çoğunluğu 1972 Biyolojik Silahlar Konvansiyonu’nda (Convention on the Prohibition of the Development, Production and Stockilling of Bacteriological (Biological) and Toxin Weapons on Their Destruction) da belirtildiği gibi biyolojik ajan olarak kabul etmektedir.
Silah olarak kullanılabilecek biyolojik ajanlar şu biçimde sıralanabilir;

Bakteriler:

Küçük-serbest yaşayan organizmalar olup çoğunluğu katı ya da sıvı kültür ortamında üretilebilirler. Bu organizmalar stoplazma, hücre zarı ve nükleer materyaller içeren bir yapıya sahiptir. Basit bölünme ile ürerler. Oluşturdukları hastalıklar genellikle özgün antibiyotik tedavilerine yanıt verirler.

Virüsler:

İçlerinde çoğalabilecekleri canlı organizmalara gereksinim duyan organizmalardır. Bundan dolayı da enfeksiyoz etkileri büyük oranda konak hücrelere bağımlıdır. Virüsler genellikle antibiyotik tedavilere yanıt vermeyen fakat antiviral bileşimlerin bir kısmına ve sınırlı kullanıma uygun preparatlara yanıt veren hastalıklara neden olurlar.

Riketsialar:

Hem bakterilerin hem de virüslerin genel karakterlerini taşıyan mikroorganizmalardır. Bakteriler gibi metabolik enzimler ve hücre zarından oluşurlar ve oksijen kullanırlar ve geniş çaplı antibiyotiklere karşı duyarlıdırlar. Yaşayan hücreler içinde üremelerinden dolayı da virüsleri andırırlar.
 
Klamidya:

Kendi enerji kaynaklarını üretemediklerinden zorunlu hücre içi parazitlerdir. Bakteriler gibi geniş spekturumlu antibiyotiklere yanıt verirler. Çoğalmak için virüsler gibi yaşayan hücrelere gereksinim duyarlar.
Mantarlar: Fotosentez yapamayan, anaerobik büyüme yeteneğine sahip ve çürüyen bitkisel olgulardan besin gereksinimlerini karşılayan ilkel bitkilerdir.
 
Toksinler:

Yaşayan bitkiler, hayvanlar ya da mikroorganizmalardan elde edilen ya da üretilen zehirli maddelerdir. Bazı toksinler kimi kimyasallara da dönüştürülebilirler. Toksinlere özel antiserum ve seçilmiş farmakolojik ajanlarla karşı konulabilir. Literatürde çok sayıda biyolojik savaş ajanı belirtilmektedirler. Bu ajanların bazıları ölümcüldürler, diğerleri genellikle kapasite düşürücü olarak kullanılırlar. Literatürde klasik tedavi yöntemlerinin etki edemediği ya da belli etnik gruplar üzerinde kullanılabilen genetik mühendisliği ürünü ajanlardan söz edilmektedir. Biyolojik ajanların silah olarak kullanım potansiyelini de etkileyen bazı özellikleri; enfektivite, virülans, toksisite, patojenite ve stabilitedir. Biyolojik ajanlar, uygun çevre koşullarında ve vücutta etkilerini katlayarak artırırlar ve ortamda uzun süre kalırlar. Kimyasal silahların bütün korkunçluğuna karşın, biyolojik organizmanın çok küçük bir örneği bile çok daha ölümcül olabilir. Örneğin; Bacillus antraksis basilinin yol açtığı şarbon hastalığında solunum yoluyla havadan alınan dayanıklı sporlar akciğerler içerisinde açılarak çoğalmakta, başlangıçta soğuk algınlığı belirtiler ile kuluçka devresini geçirerek kısa sürede öldürücü tablolar ile karşımıza çıkmaktadır. Inhalasyon sonucu gelişen sistemik şarbonda mortalite %100' e ulaşmaktadır. Diğer taraftan Botulinum toksinin bir kimyasal ajan olan sarin'den üç milyon kez daha etkili olduğu belirtilmektedir. Botulinum toksinine maruz kalan kişilerde farklı derecelerde kas felci gelişmekle birlikte, olguların %60'ı ölümle sonuçlanır. Tarih boyunca doğal olarak ortaya çıkan bulaşıcı hastalıklar, hastalık etkenlerinin askeri operasyonlarda kullanılabilecekleri düşüncesini doğurmuştur. Biyolojik ajanlar yakın dönemde ikinci dünya savaşında sınırlı şekilde kullanılmışlardır ancak kullanımları antik çağlara dayanmaktadır; M.Ö. 6. yy'da Asyalılar düşmanlarının su kaynaklarına hastalıklı çavdar tanesi katmışlardır. Çeşitli bitkilerden ve hayvanlardan elde edilen biyolojik toksinlerin, mızrak ve okların uçlarına sürülerek insan öldürmek amacıyla kullanıldıkları da bilinmektedir. Aynı şekilde, okların dışkıya ya da çürümüş ete batırılarak kullanılması, cesetlerin ve dışkının düşmanın su kaynaklarına atılması çok eski tarihlerden beri kullanılan biyolojik savaş yöntemleridir. Tarih kayıtlarında insan vücudunun da bir biyolojik savaş aracı olarak kullanıldığı görülmektedir. Orta çağ savaşlarında çiçek ve veba hastalığı nedeniyle ölmüş kişilerin cesetlerinin kuşatılmış düşman kuvvetlerinin arasına mancınıkla atılması sık başvurulan bir yöntem olmuştur. Avrupalıların Amerikan yerlilerine karşı kullandıkları katliam yöntemlerinden biri de, çiçek ya da kızamık nedeniyle ölmüş kişilerin battaniyelerini onlara satmak olmuştur. 1797 yılında, Napolyon İtalya seferinde kuşattığı Mantua şehrinde yaşayanlara sıtma hastalığı bulaştırmaya çalışmıştır. Biyoteknolojik gelişmeler ile 1. Dünya Savaşı’ndan bu yana geliştirilmeye başlanan biyolojik silahların her iki dünya savaşında da bölgesel kullanıldığı (Japonya, Mançurya vb.) belirlenmiş, ancak kullanıldığı taraflarca kabul edilmemiştir.
 
Üretim:

Biyolojik savaş ajanlarının üretimi, organizmanın seçimi, organizmanın küçük kültür ortamlarında geniş spektrumlu çoğaltılması ve ajanların korunması evrelerinden oluşur. Biyolojik silahların askeri güçler ve sivil halk üzerindeki caydırıcı etkileri, son 25 yılda biyoteknolojideki hızlı değişimlerin kaynağı olmuştur. Bu yeni teknoloji potansiyel kullanılabilirlik açısından şu gelişmelere yol açmıştır;

1- Hastalık yapıcı etki ve kullanım sonrası etkinlik süresini artıran gelişmeler,
2- Organizmanın topluluklar üzerine yönlendirilmesi (hedefleme),
3- Biyolojik silahlara karşı korunma,
4-Non-patojen mikroorganizmalardan patojen mikroorganizmaların genetik modifikasyonla üretilerek belirlenmesinin zorlaştırılması,
5- Immun yanıtın modifikasyonuyla patojene karşı duyarlılığın değiştirilmesi,
6- Biyolojik ajanların temel özelliklerini algılayan dedektörlerin üretilmesi.
Bunları gerçekleştirmede; hücre kültürü ve fermentasyon, organizmanın seçimi, düz ya da çapraz bağlı biyopolimer ile kaplanma, genetik mühendisliği, aktif-pasif bağışıklama ve tedavi, monoklonal antikor üretimindeki özgün gelişmeler rol oynamıştır. Biyolojik Silahlardan Korunma: Biyolojik silahlardan korunma birbiriyle bağlantılı beş aşamadan oluşmaktadır; Önleme: Biyolojik silahların kullanılmasını engellemek için çeşitli çalışmalar yapılmaktadır. Uluslararası silahsızlanma ve teftiş rejimleri biyolojik ajanların biyolojik savaş durumunda üretimini ve kullanımını caydırmaktadır. Istihbarat çalışmaları sonucunda potansiyel tehlikeler belirlenerek gerekli önleyici tedbirler alınabilir. Doğal olarak ortaya çıkan ajanlara karşı aşılama önemli bir önlemdir, ancak genetik mühendisliği ile bu aşıların etkisini sınırlayan ajanlar üretilmiştir.
 
Belirleme:

Körfez savaşı sırasında Birleşik Devletler ve müttefik güçler güvenilir bir biyolojik ajan keşif sisteminin yokluğunun endişesini yaşamışlardır. Bununla birlikte birkaç keşif sistemi geliştirilmiştir;
- SMART (Sensitive Membrane Antigen Rapid Test)uzak kalmıştır.
- JBPDS (Joint Biological Point System)
- BIDS (Biological Integrated DetectionSystem)
- IBAD (Interim Biological Agent Detector)

Korunma:

Biyolojik ajanlara karşı korunma yöntemleri sınırlıdır. Koruyucu elbiseler ,maskeler kısa süreli koruma sağlayabilirler. Bununla beraber, şarbon gibi etkinliğini uzun süre koruyabilen kimi ajanlar için bu tedbirler sadece ilk aşamada faydalı olabilirler.Şarbon aşısının solunum yolu ile bulaşan akciğer şarbonuna etkili olduğuna dair bilimsel çalışmalar olmamakla beraber laboratuvarlarda mikroorganizmalarla çalışanlar, stratejik yerlerde görev yapan askeri birlikler, enfekte hayvanlarla temas eden kişiler gibi risk grupları mutlaka aşılanmalıdır. Biyolojik ajanları saptamaya yönelik tarama testleri de uygulanmaktadır, mesela; şarbon için PCR ile bakteri DNA' sının tespiti, şarbon basillerine maruz kalındığını ortaya koyarken DNA' nın tespit edilememesi enfeksiyonu ekarte ettirmemekte, profilaktik antibiyotik tedavisi hayat kurtarıcı olmaktadır.
Açılmamış şüpheli mektup ya da "şarbon" gibi tehdit mesajı taşıyan paketlere nasıl yaklaşılması gerektiği Amerikan Hastalık Kontrol ve Koruma Merkezleri (CDC) tarafından şu şekilde açıklanmıştır;

a) Zarfı sallamayın ve açmayın,
b) Zarfı plastik bir torbanın ya da akma ya da sızıntıyı engelleyecek bir kabın içine koyun,
c) Eğer torba ya da kap bulamazsanız, zarfı her hangi bir şeyle (kağıt, örtü vb) örtün,
d) Bulunduğunuz odadan çıkın, kapıyı sıkıca kapatın ve başkalarının girmesini engelleyin,
e) Ellerinizi su ve sabunla iyice yıkayın,
f) Güvenlik birimlerini olaydan haberdar edin,
g) Eğer zarf içindeki toz yere dökülür ya da üstünüze bulaşırsa; derhal dökülen tozun üstünü örtün ve odadan çıkın, toza bulaşmış giysilerinizi çıkartın ve bir torbaya koyup ağzını sıkıca kapatın..
 
Tedavi:

Tedavi yöntemleri enfeksiyon gelişen kişilerde maruz kalınan ajanın belirlenebilmesine bağlıdır. Eğer belirlenemiyorsa geniş spektrumlu yüksek doz antibiyotik tedavisi uygulanmalıdır. Ajanın saptanması durumunda ise duyarlı antibiyotikler seçilerek tedaviye başlanmalıdır. Örneğin şarbon etkeni saptanmışsa; her iki saatte bir, iki milyon ünite penisilin tedavisi uygulanabilir. Toksinlere karşı uygun antidotlar varsa kullanılmalı, yoksa destek tedavisi uygulanmalıdır.
 
Dekontaminasyon-Temizleme:

Zamanla dağılarak etkilerini yitiren kimyasal silahların tersine biyolojik silahlar zaman geçtikçe etkilerini artırıp çoğalabilirler. Şarbon toprakta en az kırk yıl aktif olarak kalır ve çevre koşullarına karşı dirençlidir. Bu nedenle biyolojik savaş ajanlarının etkilerinin ortadan kalkması yıllar alabilir. Biyolojik Savaş Ajanlarının gelişmesi ile birlikte dünyada bu silahların kullanım ve üretimini sınırlamak amacıyla 1925 yılında Cenova Protokolü, 1972 yılında Biyolojik Silahlar Konvansiyonu (BWC-Biological Weapons Convention) imzalanmış, farklı tarihlerde bu konvansiyonun gözden geçirildiği toplantılar yapılmıştır. Insanların bu tür silahların yapımını düşünmeleri bile ürkütücüdür. Ancak bunun artık bir düşünce olmanın ötesine geçtiği, bazı ülkelerde bu silahların yüksek miktarlarda depolandığı da bir gerçektir. Dünya klonlanma etiğini tartışırken asıl sorun olan genetik mühendislik yöntemi ile geliştirilmiş biyolojik silahlar gözden uzak kalmıştır. Olası bir biyolojik silah saldırısına karşı, yüksek teknik eğitim almış ekiplerin kurularak uluslararası işbirliği ile potansiyel biyolojik silah üretici ve kullanıcılarının yakından izlenilmesi, hastanelerde bu tip saldırılar için özel donanımlı servisler oluşturulması, yapılacak olan ulusal felaket planlarının bir parçası olmalıdır. Dünya Tabipler Birliği 1990 yılında, 42. Oturumu’nda Kimyasal ve Biyolojik Silahlar Konulu Bildirgeyi kabul etmiş, Tokyo Bildirgesi ile de sağlık hizmeti vermesi beklenen hekimlerin, kimyasal ve biyolojik silahların araştırılmasına katılmasını, kişisel ve bilimsel bilgilerini bu silahların keşfi ve üretiminde kullanmalarının etik olmadığını bildirmiştir.

Kaynak: TIKLAYINIZ
Prof. Dr. İ. Hamit Hancı, Ankara Ü. Tıp Fakültesi Adli Tıp AD, Ankara
Dr. Çağlar Özdemir, Ankara Ü. Tıp Fakültesi Adli Tıp AD, Ankara
Arif Bozbüyük, Ankara Ü. Tıp Fakültesi Adli Tıp AD, Ankara
Adli Biyolog Ayşim Tuğ, Ankara Ü. Tıp Fakültesi Adli Tıp AD, Ankara





Çevrimdışı Kurtkaya

  • Otağ Sorumlusu
  • Türkçü-Turancı
  • ****
  • İleti: 375
Genetik silahlar dünyamızı tehdit ediyor!
« Yanıtla #16 : 18 Kasım 2007, 13:18:26 »
Genetik silahlar dünyamızı tehdit ediyor!   

Yalnızca yaşları 20'nin altında olan yeşil gözlüleri veya Avustralya'da yaşayan yerlileri veya Yahudiler ile uzaktan bile akrabalıkları bulunmayan bazı Arap toplumlarını veya esmer İngilizleri öldüren veya sakat bırakan veya kısırlaştıran bombaların (silahların, mikroorganizmaların) olduğunu düşünün. 

Şimdi insanları kısır yapan, belirli bir milleti çok kısa veya kısmen uzun zamanlarda öldüren genetik bombalar vardır. Ama halen bu tür genetik silahların amaca doğru kesin şekilde yöneltilmesi, yani belirlenmiş toplum dışındakilere hiçbir ziyan vermemesi meselesi tam olarak çözülmemiştir. Zorlukları aradan kaldırmak için bilim adamlarına 5-10 yıl zamanın gerekli olduğu gazetelerde yaygın şekilde yazılmaktadır. Örneğin T. Hartmann "The Genetically Modified Bomb" veya Andrey Belov'un "www.rusedina.org, Sooteçestvenniki" dergisindeki makalesi. Böyle bombaların nerede, ne zaman, kim tarafından patlatıldığını tespit etmek çok zor. Bu bomba bir ilaç şişesinde olabilir ve kırılarak rüzgârla yayılır. Etki yapmak için gerekli geni taşıyan bakterilerin veya virüslerin birkaçının hava ile insan vücuduna girmesi gerekir. Hatırlatalım ki, normal basınç ve sıcaklıkta, bir küp cm'de 1019 molekül oluyor ve bu da dünyada yaşayan insan sayısından birkaç milyar defa çoktur. Yani nerede gizlenirsen gizlen o şişeden çıkmış bakteriler veya virüslerin de sayısı çok fazla olduğundan, hedef alınan genleri taşıyan insanları bulurlar. Bir küçük şişedeki bombanın etki mesafesi binlerce kilometre olabilir. Genetik silahlar meyve ve sebzelerin tohumlarında da taşınabildikleri için insanlar bu bombaları-silahları yiyecekleri ile de kabul edebilirler. Bu genetik silahların meyve kurtlarına ve böceklere karşı kullanıldığını hatırlayın. Amerika'da balarılarının ölmesini de öldürülmek istenen böceklere karşı kullanılan genetik silahların yan (halen kaçınılma yolları bilinmeyen) etkilerin sonucu olduğu düşünülmektedir.
 
Bİr İlaç kutusu virüs, insanlığı yok edebilir

Ne bir milleti ne bir bölgede yaşayan insan türünü, diğerlerinden farklı yapan tek bir gen yoktur. Her bir insanın özelliklerinin (boyu, saçlarının ve gözlerinin renkleri, burnunun ve alnının şekli...) temelinde duran çok sayıda genler vardır. Diğer yandan insanların kanları karışmış ve bu nedenle de örneğin Çinli ve Alman aynı genlerin taşıyıcıları olabilirler. Bu nedenle de ortak değil, kesin şekilde olarak farklı genleri arayıp bulmak gerekir. Böyle işler yapılmaktadır ve farklı genleri taşıyan milletlere ve bölgelerdeki insanlara karşı genetik silahlar yaratılır. Günümüzde genetik silahların tehlikesi, atom ve hidrojen, kimyasal ve bakteriyolojik silahlardan daha fazladır. Üretilmiş genetik silahların miktarı da diğer silahların hepsinin toplamından daha fazla insan öldürmeye yeterlidir. Bu yeni silahların önemini bilerek gelişmiş ülkeler gelecek savaş stratejilerinde genetik silahlara daha fazla önem verirler. Hatırlatmak gerekir ki atom ve hidrojen bombaları kullanıldığında onlar şehirleri yakıyor ve yıkıyor. Büyük bombanın düştüğü yerden yaklaşık 100 kilometre kadar mesafede bütün canlıları öldürüyor veya hasta ediyor. Bu yıkıcı ve yakıcı etkini azaltmak amacı ile nötron bombaları üretildi. Bu bombaların büyükleri aynı mesafelerde canlıları öldürmek için kullanılabilirler; ama asıl amaçları taktik silah gibi tanklar ve diğer zırhlı araçlardaki insanları öldürmektir. Bu bombalar gibi kimyasal ve bakteriyolojik silahlar da milletleri ve bölge insanlarını birbirinden ayıramıyor ve hepsini öldürebiliyor. Bu silahların nereden geldiğini ve düşmanın hangi ülke olduğunu da bilmek kolaydır. Diğer yandan bunların bir tanesi, bir ülkenin insanlarının hepsini hedef alamıyor. Bu tür silahları kullanan ülke, kendi vatandaşlarını hedef olan ülkeden önceden çıkarmak zorundadır ve karşı ateşlerin kendi ülkesine vereceği zararları göz önünde bulundurmalıdır. Böyle olduğu için atom bombaları dünyaya savaş değil, barış getirdi.

Genetik silahlar ise atom bombası ve diğer bombalardan çok farklılar, onlar yalnız bir milletin, bir bölgenin insanlarını hedef alıyor. Hedef halinde olmayan, yani belirlenmiş geni taşımayan insanlar bombanın patladığı merkezde (gerçekte bu merkezin nerede olduğunu yalnız bombayı patlatan- ilaç şişesini kıran insan bilebilir) olsalar bile hiç etkilenmezler. Doğal olarak böyle özelliğe sahip genetik silahların kesin olarak kullanılacağı düşünülür. Hemen hazır olduğunda kullanmayabilirler mi? Tam olarak geliştirilmiş genetik silahlar bulunduktan sonra (yani yaklaşık 5-10 yıldan sonra) Birleşmiş Milletler Teşkilatı'na gerek kalır mı? Irak'taki Sünni-Şii veya Afganistan'daki Talibanların savaşları devam eder mi? Toptan yok olmazlar mı? Neden Amerika acele etsin ve İran'a savaş açsın ki? Bombalar dökerek petrolü yakmak, gerekli yolları, boruları ve fabrikaları yıkmak iyidir veya 5-10 yıl İran'ın atom bombasının engellenmesini saklayarak, diğer yandan genetik silahların gelişimini hızlandırmak. Dünyanın çok yerinde milletleri, halkları ve bölgelerin kökenli insanlarını birbirinden ayıran (yalnızca birine mahsus olan) genleri belirlemeye çalışıyorlar. Bu günler için Amerika'da yaklaşık 50 tür insanları kesin şekilde ayırabilen genler bulunmuştur. Bu o demek ki bir ülkenin elinde herhangi bir etnik gruba karşı genetik silahlar olsa, onlar yeryüzünden yok edilebilir. İngiliz Tıp Birliği'nin (BMA) raporunda şöyle yazıyor: "Genetik bilimin hızla gelişmesi, yakın yıllarda, etnik grupların yok olmasını getirebilir."

Ortadoğu'da da kullanılıyor mu?

Batı ülkelerinin verilerine göre İsrail yıllardır hızlı şekilde yalnızca Arapları etkileyen biyolojik silahlar üzerinde çalışıyor. Onlar özel gen taşıyan insanlara karşı bakteriler ve virüsler üretmeye çalışıyor. Bu bakteriler ve virüsler insan vücuduna dahil olduktan sonra oradaki genetik kodları değiştirirler. Unutmamak gerekir ki insana zarar vermek onu tedavi etmekten daha kolaydır. Bu yöndeki çalışmalar Nes Tziyona Biyoloji Merkezi'nde yapılıyor. Elde olan bilgilere göre Irak Araplarının genleri Yahudilerinkinden daha fazla farklı olduğu için, onlara karşı genetik silahı bulmak daha kolaydır. Genetik silahlar olan mikroorganizmaları hava (rüzgâr) veya su ile iletmek kolaydır. Biyolojik silahlar çok defa denenmiştir, ne zaman ve kimler tarafından denendikleri de biliniyor. Genetik silahlar denenmiş mi? Bu soruya cevap vermek zor; çünkü genetik silahın etkisi başka bir hastalık altında gizletilebilir (örneğin bağışıklığın kaybı gibi). Kimlerin denediğini de bilmek imkânsızdır. Ama bazı belgeler vardır. Örneğin 2002 Ağustos ayında Birleşmiş Milletler Teşkilatı, Madagaskar adasına doktorlar takımı göndererek garip bir hastalık ortaya çıkarmıştı. Güçlü baş ve karın ağrısı veren enfeksiyon hastalığı yalnızca aynı etnik gruptan olan insanları iki günde öldürüyordu.
 
Genetik silahlar yalnızca insanlarda hastalıklar ve ölüme sebebiyet vermesi için üretilmiyor. Moleküler biyolojinin (genetik mühendisliğinin) hızla gelişmesi diğer projeleri de öne çıkarmıştır. Örneğin genleri değişilmiş böceklerin üretilmesi. Böyle böcekler asfalt ve beton yolları, metalleri ve boyaları kemirerek dağıtmak, yakıtları bozarak düşman ülkeye zarar vermek amacı taşıyor.
Hepimiz masallar dinlemişiz ve gökten üç elma düşeceğini biliyoruz. Hıristiyanların da masallarında çok zaman üç sayısı geçiyor. Ama bir fark vardır. Avrupa'da yaşayanlar elmanın neden düştüğünü de biliyorlar; ama diğer Hıristiyanların eğitim sistemleri bizimkine benzediğinden Newton kanunlarını gerekli seviyede bilmiyorlar. Avrupalılar üç meselesinde de masal çerçevesinin dışına çıkmışlar. 200-300 yıldır biliyorlar ki farklı süreçlerin (aydınlatılmak istenen olayın) bağlı olduğu bakımsız değişkenlerin sayısı üçten farklı olabilir. Matematik dilde desek incelenen fonksiyon farklı sayıda değişkenlerle belirlenebilir. Bizler düşünce tarzımızı belirleyen geleneklerimize daha fazla bağlı olduğumuzdan her zaman anlatmaya çalıştığımız problemin de üç bacağı olduğundan konuşuyoruz.

Bilim ve teknoloji anlamında süper devletler atom, hidrojen ve nötron bombalarını birbirinden kalkan gibi korunmak amacı ile ürettiler. Hindistan, Pakistan ve şimdi de İran komşularından korunmak ve gerekirse vurmak için. İran'ın bombası en fazla bizler ve Araplar için tehlikelidir. Bu bombaların yaratılması temel bilimlerin gelişmesinden daha fazla teknolojilerin incelenmesine, üretilmesine ve ekonomik güce dayanırdı. Ama çok daha fazla insanı yenmek gücü olan genetik silahlar esasen temel bilimler seviyesine dayanır. Bu silah kalkan rolü oynamayacak, kullanılacak ve yenecek. İlk hedefler de Afganistan, İran ve Ortadoğu toplumları olmayacaklar mı?

Gen teknolojisİ kontrol edilmezse...

Adeta insanlar, hayvan ve bitki türlerinin yeryüzünden silinmesini istemiyorlar. Şimdi bazı hayvan türlerinin korunması için onların tane başına yapılan masraflar, sıradan bir insanın yaşamı için yapılan masraftan çok fazla olabilir. Bu açıdan bakarsak bölge insanlarının da hepsinin ortadan kaldırılması söz konusu olmamalı. Sadece genetik bilimini kullanarak bunların türünü değiştirerek ve sayısını belirleyerek onları kullanmak istemeyecekler mi? Böyle fikirler 60 yıl önceden vardır. İnsan, bitki ve hayvan türünü değiştirmeyi çoktan öğrenmiştir ve bunlarda onu böyle düşüncelere yöneltmiştir (Hitler zamanı bunlar açık şekilde tartışılırdı) diyebilir miyiz? Tarih boyu toplumların birileri diğerlerinin topraklarına sahip olup, onları kendilerine köle etmemişler mi? Ama günümüzde yer (zenginlikleri ile birlikte), su ve hava daha da fazla önem taşıyor. Sadece ileri teknoloji devirde fabrikalarda ve toprakta basit işçi küvetine pek gerek kalmamıştır. Gelişmiş ülkelerde çok insan servis alanında çalışmaya başlamıştır; çünkü bu alanlarda işçi küvetine ihtiyaç devamlı olarak artmaktadır.

Çoğu zaman insanı hayvandan ayıran (dış görkem dışındaki, hayvanlarda dış görkeme göre birileri diğerlerinden ayrılılar) en önemli faktör olarak sosyal hayat sayılır. Örneğin yaklaşık milyar yıldır dünyada yaşayan karıncaların (insan toplumlarınınki 10-50 bin yıl mertebesindedir) hayatına göz atsak, görüyoruz ki onların çok milyonlu ailelerinde basit sosyal hayat, insan toplumlarında gördüğümüzden daha mükemmeldir. Bir milletin içindeki basit (eğitim, bilim ve kültür içermeyen) insaniyettik, milyonlarca karıncayı birleştiren karıncalıktan daha mükemmel değildir. (Unutmamak gerekir ki doğa hakkında basit bilgiler karıncalarda olmasaydı onlar bu kadar zaman yaşam sürdüremezlerdi, örneğin yerin altında su basmayan yuvalar ve çamurdan dayanıklı ve milyonlarca karıncayı barındıran, çok mükemmel havalandırma sistemleri olan inşaatlar yapabilirler.)
Bilim ve teknoloji seviyesi yükseldikçe, dünyanın milyon yıllar boyunca ürettiği ve biriktirdiği yakıt 300-1000 yıl arasında tükenir. Yeryüzünde insan sayısı çok hızla artmış; ama onun yaşamı için gereken toprak, temiz su ve hava yetersiz kalmış. Küresel ısınma tehlikenin boyutunu artırır. Bu gidişat genetik silahların gelişmesini hızlandırarak, onların kullanılmasını da yaklaştırmıyor mu? Gelişmiş ülkelerin (gelişmekte olan ülkeler içinde Çin'i ve Rusya'yı unutmayalım) bu süreci hızlandırmakta amaçları kendilerine gelecek kazanmak değil mi? Gelişmiş ülkeler, Güney Kore, Çin ve Rusya kaçınılmaz büyük zorluklara direnmenin yolunu iyi eğitim, yeni bilim ve teknolojiler üretmekte görüyorlar. Bizim böyle bir derdimizin olmadığı, kurumlarımızın yaptıklarından (YÖK, Milli Eğitim Bakanlığı, TÜBİTAK ve TUBA dahil) ve yüksek seviyesi olmayan (uzmanlıktan uzak) bu konulara bağlı TV programlarından ve çok az tartışılan eğitim ve bilime bağlı konuşmalarından görüyoruz. Gerekenin yapılacağından konuşuyorlar; ama gerekenin ne olduğunu bilmiyoruz. Kesin bilinen o ki, okul ve üniversite sayısının katlanması, hükümetin eğitime ve bilime bilinçsiz ayırdığı para ne kadar artsa da kalitede ilerlemek, olmayacak. Gelişmiş ülkelerle aramızdaki fark hızla büyümeye devam edecektir.
Allah bizi genetik silahlardan korusun.

PROF. DR. OKTAY HÜSEYİN - AKDENİZ ÜNİVERSİTESİ / ODTÜ ESKİ ÖĞRETİM ÜYESİ

Kaynak : TIKLAYIN



Çevrimiçi Üçoklu Börü Kam

  • Otağ Yöneticisi
  • Türkçü-Turancı
  • *****
  • İleti: 1875
    • http://www.hunturk.net
Ynt: BİYOLOJİK SAVAŞ
« Yanıtla #17 : 07 Ağustos 2020, 10:47:19 »
BİYOLOJİK SAVAŞ

Biyolojik şavaş insanlarda hastalık oluşturan ve ölüme yol açabilen bakterilerin ve virüslerin genetik mühendisliği sayesinde kullanılmasıdır. Şarbon paniği ve Şarbon, insanlığın ve özellikle istihbarat örgütlerinin elindeki bakteri ve virusler bilindikten sonra çok komik kalmaktadır. Şarbondan çok daha tehlikeli EBOLA virüsü, Yersinia Pestis tarafından bulaştırılan BUBONİK VEBA, SALMONELLA gibi enfeksiyonlar şarbondan çok daha tehlikelidir. CIA’in ve diğer batılı istihbarat örgütlerinin elinde çok ciddi enfeksiyonlarla ölüme yol açabilecek çok çeşitli virus ve bakteriler vardır ve CIA’in bu konuda bir seksiyonu da mevcuttur (bkz. İnternette CIA’in web sitesi). Biyolojik savaşla bir kaç ayda milyonlarca insanı yok etmek mümkündür.

Şarbon Bacillus Antracis isimli spor oluşturan bir bakterinin neden olduğu akut bir enfeksiyondur. Her 15-20 dakikada bir bölünerek çoğalan şarbon 10 saat içinde kendini milyonlarca kopyalayabilir. Hayvanlarda (sığır, koyun, keçi, deve vb) bulunabilir ve enfekte hayvanla temasla insana geçebilir. Şarbon üç şekilde insana geçer, deri yoluyla, sindirim sistemiyle veya solunum yoluyla. Deri yoluyla geçen enfeksiyonlarda pire ısırığına benzeyen kaşıntılı bir şişlik oluşur 1-2 günde içi su toplayan bir bül oluşur, sonra 1-3 cm çapında bir ağrısız bir ülser gelişir. Etrafındaki lenf bezleri şişebilir. Tedavi edilmeyen şarbon vakalarının % 20si ölümcüldür. 3. kuşak sefalosporin antibiyotiklerin bazıları (cipro) şarbon üzerine etkilidir. Sindirim yolu ile geçen şarbon bulantı, kusma, ateş, kan kusma ağır ishale neden olur, tedavi edilmeyen vakaların % 25- 60’ı ölümcüldür.

Akciğer şarbonunun belirtileri spor solunum yoluyla alındıktan 7 gün içinde başlar soğuk algınlığına benzer, akciğer dokusu zamanla tahrip olur ve alveollar parçalanır, kanlı balgam sık görülmeye başladıktan bir süre sonra ölüm gelişir, olguların % 95’inden fazlası ölür. Bu olgu havalandırma sistemlerine Şarbon sporlarının bulaştırılması halinde binadaki binlerce kişinin bir kaç ay içnde ölebileceği anlamına gelir. ABD’liler bu nedenle panik içindeler. Ayrıca bu kalabalık bölgelere bir gökdelenin en üst katından veya helikopterden saçılan sporlar binlerce kişiyi bulaşırsa öldürebilir.

Fakat nihayetinde Bacillus anthracis bir bakteridir, bakteri duvarı parçalandığında ölür. Ama genetik mühendisliği ve moleküler biyoloji sayesinde çok daha güçlü frankeştayn virusler yaratılmıştır bunlar ise pek ölümlü değildirler, çünkü virüslerin canlı olup olmadığı bile tartışmalıdır; sadece belirli sıcaklıklarda veya kimyasal maddelerle yok edilebilirler. Bilindiği gibi viruslerin bakteriler gibi bir membranı yoktur ve DNA veya RNA genetik bilgisinden ibarettirler, bulaştıkları hücrelerin DNA bilgisini değiştirebildikleri gibi, hücrelere bir truva atı gibi yerleşip hücrelerin ana fonksiyonlarından çok farklı şeyleri hücrelere yaptırabilirler (kanser oluşturma, farklı proteinleri sentezletme gibi). AIDS virusu insanın immün sistemini çökertir ve kanser dahil, pek çok hastalığın gelişmesini sağlar. AIDS’ın de laboratuarda oluşturulmuş bir virus olduğu iddia edilmektedir. Bu doğruysa zaten global bir biyolojik savaş zaten sürmektedir.

EBOLA VİRUSU bulaştığı zaman 1 hafta içinde insanların % 95’ini öldürür. Konnektif doku (bağ dokusu) erir, vücuttaki her organ boşluğu kanamaya başlar ve sonuç kendi kanı içinde boğularak ölmektir. EBOLA virusunün laboratuarda biyolojik savaş için sentezlendiği konusunda güçlü kanıtlar olduğu iddia edilmiştir. EBOLA virüsünden daha güçlü virusler hakkındaki daha detaylı bilgiyi başka bir yazımızda vereceğiz. Ama şu unutulmamalıdır ki, artık Türkiye’de de aşısı dünyadan kalktığı için yapılmayan ÇİÇEK bile bile Amerikan halkı için çok tehlikeli bir virusdür ve ABD de çok uzun yıllardır çiçek aşısı yapılmamaktadır. Ayrıca Yersinia Pestis
İsimli bakterinin çok güçlü suşlarının elde edildiğini ve dünyaya yeni bir veba salgının (Bubonik Plague) çok hızla yayılabileceğini de değinmeden geçmeyelim.

Clostridia Botulinum isimli bir bakterinin ise çok zehirli bir toksini vardır, özellikle A tipi C. Botulinum en tehlikeli ve en öldürücü toksine sahiptir. Bu konudaki şampiyon tür Hall strain denen bir türdü, her mililitresinde 300 insanı öldürebilecek botulin toksinine sahipti. Botulin eğer en etkili türden elde edilmişse çok vurucu bir biyolojik silahtır hatta sarin ve sarindan 10 kez güçlü olan V-Gazından daha büyük bir etkiye sahip olabilir. Botulin toxini solunumla bile alındığında çok öldürücü ve etkilidir.

Sonuçta gerek kimyasal savaş gerekse biyolojik savaş daha detaylı işlenmeli ve halk bu konuda bilgilendirilmelidir. Gerçi kimyasal savaşta kullanılacak ajanlara karşı alınabilecek pek bir önlem yoktur ama halkın bu konuda bilinçlendirilmesi şarttır. Çünkü 21. yüzyıl kaybedecek fazla birşeyi kalmayanların ELİT’lere yönetici sınıflara karşı anarşist savaşlarına tanık olacaktır. Her iki tarafın da bu kimyasal ve biyolojik silahları kullanması olasıdır .

Kaynak:ALINTIDIR

Konu 2007 yılında yani bundan tam 13 yıl önce açılmış.
Geldiğimiz nokta; milli duyarlılıkları yüksek kişilerin, ne denli haklı olduğunu ortaya koyuyor!
Sözün doğrusunu, her zaman, Türk Milliyetçileri söylemektedir. Zira Türk Milliyetçileri olayları hiç bir makam, mevki, paye, çıkar ve alkış beklemeksizin ele almakta, yorumlamakta ve değerlendirmektedir.

İnkar edilemez gerçek şudur ki hali hazırda devam eden 3.dünya savaşında biyolojik silahlar kullanılmaktadır.
Krona virüs bilinen ve güncel biyolojik silahlardan sadece bir tanesidir. Bu virus zincirinin başka adlarla devam edeceği muhakkaktır. Ta ki dünya birilerinin tasarladığı kriterlere uygun hale gelene kadar.

TTK.
Türk Soyunun Gizli Gücüne İNAN ve GÜVEN!

Çevrimdışı [Hun Türk]

  • Türkçü-Turancı
  • *****
  • İleti: 1220
  • TTK
    • https://hunturk.net
Ynt: ABD'nin Ulusları yok etme silahı : GENOM
« Yanıtla #18 : 07 Ağustos 2020, 15:44:56 »
Ellerinde ki bu ayrı gücün ne kadar tehlikeli olacağının farkındadırlar umarım demek istiyorum.

Çok sevdiğim film serilerinden biri olan Ölümcül Deney -"Resident Evil"- konu olarak benzer durumları konu alır -ki Covid-19 aklımıza gelince ne kadar da mantıklı geliyor bu durum.

Her ne kadar komplo teorileri bu konular üzerinden bitmese de ciddi kaygı verici bir durum.


AĞIMIZ AKTİF HİZMET VERMEMEKTEDİR.
BURADA YAZILAN YAZILAR SİZE UYGUN DEĞİLSE LÜTFEN SİTEYİ TERK EDİNİZ. İLETİŞİMDEN BİZİ ÜZDÜNÜZ V.B İSTEKLERLE İLETİ ATMAYINIZ. ÖZGÜR DÜŞÜNCE...


Türk Milliyetçiliği, bir avuç namerdin kahpeliği ile kökü kazınabilecek bir fikir değildir.

Bana göre ticanilik, nurculuk, yobazlık, komünizm ve partizanlık gibi hastalıkların sebepleri, milli ülküden yoksunluktur.
Hüseyin Nihâl Atsız