Gönderen Konu: MİSYONERLİK: HAÇLI BATI'NIN, TÜRKLÜĞE KARŞI, BİN YILLIK SİLAHI!!!  (Okunma sayısı 62748 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı Çağrıbey

  • [GÖKBÖRÜ ANKARA]
  • Türkçü-Turancı
  • *****
  • İleti: 2024
  • Ne mutlu Türk doğup, Türk gibi yaşayana!
Sayın Afşar Beyi ve Topuz andalar, misyonerliğin diğer cephelerine de, dikkat çekerek konuya daha farklı bir boyut kazandırmışlardır.
Katkılarından dolayı kendilerine teşekkür ederim.

Sayın Afşar Bey'i andamızın işaret ettiği "Kültür Misyonerliği" misyonerliğin etki alanlarını ve takip ettiği diğer metotları ortaya koyarak, misyonerliğin yalnızca din ve inanç telkin etmek metodundan ibaret olmadığını açığa çıkartmıştır.
Haçlı Batının bin yıldır Türklüğe karşı uyguladığı misyonerlik çalışmalarının benzerlerini, bir çoğunuza çok enteresan gelecektir ama, atalarımız Anadolunun Türkleştirilmesinde- tabir ne kadar yerinde olacak bilemiyorum - adına Türk Misyonerliği deyebileceğimiz bir dizi faaliyetlerle göstermişlerdir. Özellikle Horasan Erenleri denen Yesevi Ocağı mensubu Gazi Alperen Dervişlerin bu Türkleştirme misyonerliğindeki katkısı çok büyüktür. Bu konuyla ilgili Prof.Dr. Ömer Lütfi BARKAN'ın "Kolonizatör Türk Dervişleri" adıyla hazırladığı küçük hacimli bir kitabı da vardır.
Günümüz gençliğinde, hastalık derecesine varan batı hayranlığı, "Kültür Yoluyla Misyonerliğin" katettiği mesafenin boyutunu görmemiz bakımından dikkate alınması gereken bir gerçektir.
Bu başlık altında "Kültür Misyonerliği"nin de ele alınması gerektiğine inanıyorum.
 
Ne Mutlu Türk doğup, Türk gibi yaşayana...

Saygılarımla.

Çağrıbey


Çevrimdışı Çağrıbey

  • [GÖKBÖRÜ ANKARA]
  • Türkçü-Turancı
  • *****
  • İleti: 2024
  • Ne mutlu Türk doğup, Türk gibi yaşayana!
Tarihten Bugüne Türkiye'de Misyonerlik

    Misyonerlik tarihin hiçbir döneminde tek başına bir din meselesi değil, hep siyasi bir mesele oldu. Tarih boyunca sömürgeleştirmeyle iç içe yürüdü. Arkasında emperyalist devletlerin istihbarat örgütlerinden çokuluslu şirketlere kadar Batı'nın savaş aygıtları var.

    Sanıldığının aksine özellikle Protestan misyoner hareketi, Hıristiyanlaştırarak "yeni azınlıklar" yaratmaya değil, Batı'ya bağlı Hıristiyan "Türkler", "bütün vatandaşlık haklarına sahip Protestan vatandaşlar" yaratmaya çalışıyor. Yoğun bir Hıristiyan ve Hıristiyanlaşmış nüfus oluşturma çabası. Yerli misyonerlerin "Türk olduklarını, Türkiye vatandaşı" olduklarını sık sık vurgulamaları hem bir siyaseti, hem bir stratejiyi açığa vuruyor.

    "Aşağıdan" yürütülen faaliyet sonucu Türkiye'nin hiç Hıristiyan yurttaş yaşamayan bölgelerinde ev ve işhanlarında "kiliseler" açıldı. Örneğin, İstanbul'da 40, İzmir'de 40, Ankara'da 10 "kilise" açıldı. Ancak kesin bir rakam tespit etmek pek mümkün değil. Çünkü kapısına "kilise" yazanların dışında ev kilisesi olarak kullanılan daireler mevcut ve tespit etmek pek kolay değil.

    Rakamların yanı sıra gözden kaçırılmaması gereken çok önemli bir olgu var. Tehlikeyi gündeme getirenlere karşı, misyoner örgütlerin dünyanın her yerinde çalışma yaptığı Afrika vb örnekler verilerek karşı çıkılır. "Evhama" kapılmamak gerektiği söylenir durur.

    Oysa Afrika ya da dünyanın herhangi bir bölgesine gönderilen misyonerle Türkiye'ye gönderilen aynı anlamı ifade etmiyor. Örneğin, Güney Kore, Hıristiyanlık açısından özel bir anlam taşımıyor. Türkiye ise Afrika gibi sadece yer altı-yerüstü kaynaklarının zenginliği veya sadece jeopolitik önemi nedeniyle değil, emperyalizm için mutlaka ele geçirilmesi gereken "kutsal toprakları" ifade ediyor. Sadece iktisadi, askeri, siyasi yanı değil, işin bir de Hıristiyanlık-Yahudilik açısından dinî yanı var. Bu yüzden ısrarla yüz yıllardır Türk toprağını hedef alıyorlar.

    Amaç sadece "Türk Hıristiyanlar" değil, aynı zamanda merkezi otoriteye karşı harekete geçirmek üzere Hıristiyanlaşmış topluluklar yaratmak. Sözde etnik farklılıklar yaratılarak Güneydoğu bölgemizde yürütülen faaliyetin özeti budur. Batı, hedefini sadece siyasi, iktisadi ve askeri operasyonlarla teslim almıyor. Ruhen ve ırken de hedef kitleyi kendisine bağlamak için bir dizi çalışma yapıyor. Somut örneği Güneydoğu'da bölgemizde yaşayanlar üzerinde oynanan oyundur.
Bölge belediyelerine AB'den aktarılan paralar, ABD, İngiliz elçiliklerinin hummalı sondaj çalışmaları bölge insanına Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığından ayrı yeni bir kimlik yaratmak hedeflendi, belli ölçüde başarı sağlandı. Ancak bunlar yeterli olmadığı için 'Kürtler Aryen Irktır' tezini yeniden ısıtıp piyasaya sürdüler.
Kamuoyunda yaygın kanı, bu tezin son 20 yılda Alman İstihbaratı tarafından geliştirildiği, propaganda ve örgütlenme faaliyetinde kullanıldığı yönünde. Oysa bu iddiayı ilk ortaya atan 1918 yılında İngiliz İstihbaratından Binbaşı Edward Novill'dir.
Novill'den 80 yıl sonra Almanların yaptığı AB süreciyle birlikte ellerindeki 'sivil toplum kuruluşları' aracılığıyla bu tezi geliştirip yaygınlaştırmaya çalışmak oldu. Amaç irken, ruhen ve dini açıdan bölgedeki vatandaşlarımızı Batı'ya bağlamak. Çünkü İslâm sadece bir inanç sistemi değil, aynı zamanda kültürümüzün temelindeki çok önemli bir yapıtaşı. ABD, İngiltere ve AB'yle birlikte İsrail'e bağlı kuruluşların da bu konuda bütün gücüyle yüklenmesi ve Kürt kökenli insanların aslında Yahudi olduklarını iddia etmesi boşa değil. İsrail ve uluslararası Yahudi Lobisi, propaganda aracı olarak, yeniden 'Hz. İbrahim de Kürttü' safsatasını yayıyor.
    Dolayısıyla mesele, Türkiye'nin ulusal güvenliğiyle doğrudan bağlantılıdır.

Kaynak : Uğur YILDIRIM - Gazeteci-yazar

Ne Mutlu Türk doğup, Türk gibi yaşayana...

Saygılarımla.

Çağrıbey




Çevrimdışı topuz

  • Türkçü-Turancı
  • ***
  • İleti: 89
Haçlı Batının bin yıldır Türklüğe karşı uyguladığı misyonerlik çalışmalarının benzerlerini, bir çoğunuza çok enteresan gelecektir ama, atalarımız Anadolunun Türkleştirilmesinde- tabir ne kadar yerinde olacak bilemiyorum - adına Türk Misyonerliği deyebileceğimiz bir dizi faaliyetlerle göstermişlerdir. Özellikle Horasan Erenleri denen Yesevi Ocağı mensubu Gazi Alperen Dervişlerin bu Türkleştirme misyonerliğindeki katkısı çok büyüktür. Bu konuyla ilgili Prof.Dr. Ömer Lütfi BARKAN'ın "Kolonizatör Türk Dervişleri" adıyla hazırladığı küçük hacimli bir kitabı da vardır.

Aslında bu konuyu, tartışmaya açmak için, yanıp tutuşuyordum. Ancak biraz bekleyerek, andalarımın, misyonerlik hakkındaki fikirlerini yazmalarını beklemeyi uygun buldum. İşin aslı ben de bir "misyoner çocuğuyum"...

Aile içinde bana anlatılan hikayeye göre, atalarımın bir kolu, Selçuklu zamanındaki "Babai" isyanına katılmışlar. Bilindiği gibi isyan başarısızlıkla sonuçlanmış. Atam "Derviş Maluş", daha sonra bugünkü Arnavutluk'a göç ederek, orada bir tarikat kurmuş. Söz konusu tarikat, Maluş Dede öldükten sonra da varlığını sürdürmüş ve misyonerlik faaliyetlerinde bulunmuş. Ta ki, Osmanlı İmparatorluğu gelip, Arnavutluğu ele geçirinceye kadar. Türkler Arnavutluk'a geldikleri zaman, oraya kendilerinden yaklaşık 300 yıl önce gelen Türklerle karşılaşmışlar. Maluş dede'nin müridleri, işgalden 300 yıl öncesinden itibaren, bölgeyi bir Türk iskanına karşı hazırlayan isimsiz kahramanlardanmış...

Demek ki, üç kıtaya yayılan bir cihan imparatorluğu, sadece kahramanlıkla ve savaş gücüyle ulaşılabilecek bir başarı değildir. Yüz yıllar süren planlı çalışmalar, başarıya giden yolda zaruridir...

Tanrı Türk'ü korusun!..
Kızıl Elmada Buluşalım!..

Çevrimdışı Çağrıbey

  • [GÖKBÖRÜ ANKARA]
  • Türkçü-Turancı
  • *****
  • İleti: 2024
  • Ne mutlu Türk doğup, Türk gibi yaşayana!
BOARD RAPORU VE BATININ HEDEFLERİ

    Batılı Hıristiyanlar, 1071 sonrası Türk ilerleyişini durdurmak, Kudüs ve Hıristiyanların diğer kutsal saydıkları yerleri geri almak için 1096-1270 yılları arasında toplam sekiz Haçlı Seferi ve bir dizi küçük sefer düzenlediler. Papalar, Haçlı Seferleri boyunca ve sonra "Anadolu ve Rumeli'yi istila etmekte olan Türklere karşı Avrupa milletlerini ayaklandırmak için bütün teşkilatiyle harekete geçmişlerdi". Haçlı Seferleri bitince 1208 yılında misyonerliğe başladılar. Bu tarih Türklere karşı verilen savaşta bir strateji değişikliğini ifade ediyor.

    Haçlı seferleri sırasında Cluny papazı Peter, birçok kaynakta adı Robert Keton olarak geçen "Ketton'lu Robert'ten Kurân-ı Kerim'i Latince'ye çevirmesini istedi. "Ketton'lunun tercümesinde Kur'ân-ı Kerîm 'Zındıkların kaynağı, Hıristiyan kilisesinin varlığını tehdit eden yıkıcı hareketlerin sebebi' olarak gösteriliyordu. 'Eğer Kur'an'ın verdiği zararlar bertaraf edilmek isteniyorsa, onu öğrenmek gerekir'" deniliyordu. 1311'de Papa'nın emriyle "Şark Dilleri Kürsüsü" kuruldu. 1312'de Viyana Konsili'nde, Avrupa'nın Oksford, Paris, Roma gibi ünlü üniversitelerinde Arapçanın da okutulması kararlaştırıldı. Anadolu'da "teçhizatlı misyonerlerin" faaliyeti esas olarak bundan sonra başladı. Önce Katolikler, daha sonra Protestan misyonerler Osmanlı İmparatorluğu'ndaki gayrimüslimleri bölerek merkezi otoriteye karşı kışkırttılar.

    Osmanlı'nın, 1535'te Fransızlara tanıdığı kapitülasyonla, ilk kez bir Hıristiyan kral, padişaha eşit bir taraf muamelesi gördü. 1583'te Fransız elçisi ve Papa'nın temsilcisinin isteğini kabul ederek, egemenlik haklarını ortadan kaldıran bir karar daha aldı: Kendi halkının bir başka devletin göndereceği öğretmenler tarafından eğitilmesini kabul etti. Bu tarihten sonra Osmanlı coğrafyasında yüzlerce misyoner okulu, kilisesi, yetimhane vb. merkez açıldı.

    Ermeni araştırmacı Levon Panos Dabağyan, misyonerlerin verdiği zararı şöyle ifade ediyor: "Ermeniler'in 'Millî Kilisesi' ile birlikte, millî bütünlüğü bölünmüş ve böylece Türkiye Ermenileri, Emperyalist Devletler'in âdeta oyuncağı durumuna gelerek çok büyük kayıplara uğramışlardır".

Kaynak : Uğur YILDIRIM - Gazeteci-Yazar

Ne Mutlu Türk doğup, Türk gibi yaşayana...

Saygılarımla.

Çağrıbey

Çevrimdışı Çağrıbey

  • [GÖKBÖRÜ ANKARA]
  • Türkçü-Turancı
  • *****
  • İleti: 2024
  • Ne mutlu Türk doğup, Türk gibi yaşayana!
ASYA'NIN ANAHTARI TÜRKİYE

    Katoliklerin ardından ABD'deki Protestan misyoner örgütlerinin en kıdemlisi ve en büyüklerinden, "American Board of Commissioners for Foreign Missions", kısaca ABCFM ya da Board diye anılan örgüt 1820'lerden itibaren Anadolu topraklarına girince, misyonerliğin yıkıcı faaliyeti çok daha çarpıcı biçimde öğrenildi.

    1823 yılı sonunda William Goodell ve Isaac Bird, Beyrut'ta iki Ermeni din adamını Diyonisos Karabet ve Kirkor Vartabet'i Protestan yapmayı başardılar. Onlar da tıpkı Katolik misyonerler gibi öncelikli olarak Osmanlı'daki gayrimüslim tebaayı hedef aldılar. En önemli araçları okul, yetimhane, hastane gibi son derece güçlü çekim merkezleriydi. Osmanlı İmparatorluğu'ndaki ilk Protestan Amerikan misyoner okulu 28 Temmuz 1824 tarihinde, Bey rut'ta Hıristiyan Arap, Tannus el Haddad'ın başöğretmenliği ve yedi öğrenciyle öğrenime baş ladı. Sadece bir yıl sonra, okuldaki öğrenci sayısı 90'a çıktı. Okulun ardından ilk Amerikan konsolosluğu da Beyrut'ta faaliyete geçti.

    1829'da Board üst yönetimi Ermenilere yönelik bir misyon kurdu. Bu faaliyetin başlamasından sonra, yaklaşık 70 yıl içinde, Anadolu'da 25 bin Ermeni Protestanlaştırıldı. 1895 yılına kadar Osmanlı İmparatorluğu'nun sınırları içinde faaliyet yürüten Board'a bağlı misyonerlerin sayısı 540. Bunların 427'si Anadolu'da çalıştı.

Kaynak : Uğur YILDIRIM - Gazeteci-Yazar

Ne Mutlu Türk doğup, Türk gibi yaşayana...

Saygılarımla.

Çağrıbey

Çevrimdışı Çağrıbey

  • [GÖKBÖRÜ ANKARA]
  • Türkçü-Turancı
  • *****
  • İleti: 2024
  • Ne mutlu Türk doğup, Türk gibi yaşayana!
KİM NERDE NE İÇİN ÇALIŞTI?

    Misyonerlerin daha sonraki dönemde amaçları Protestanlaştırdıkları küçük grubu, Osmanlı'da "millet" statüsüne çıkarmaya çalışmak oldu. Bunun için Amerikalı misyoner William Goodell ve İngiliz Büyükelçi Lord Redcliffe canla başla çalıştı. 1839 Tanzimat Fermanı'yla, herkesin yasa önünde din, mezhep farkı gözetilmeksizin eşit sayılması misyonerlere yetmedi.

    1870'lerde ABD hükümetinin desteğiyle faaliyetlerini olağanüstü büyüttüler.

    Board, 1871'de Anadolu'daki faaliyet alanını üç bölgeye ayırarak çalışmalarını yürütüyordu.

Batı Türkiye Misyonu. Merkez İstanbul olmak üzere İzmit, Bursa, Manisa, Kayseri, Sivas ve Merzifon.
Merkezî Türkiye Misyonu. Merkezi Antep olmak üzere Halep, Adana, Antakya, Maraş.
Doğu Türkiye Misyonu. Merkezi Harput olmak üzere Bitlis, Erzurum ve Mardin'i kapsıyordu.

    ABD'li misyonerler başlangıçta "dinsizleri" Hıristiyanlaştırmak için gelmişlerdi ancak daha sonra Anadolu'da pek dinsiz bulamadıklarından Müslüman ve Musevileri Protestanlaştırma yolunu seçtiler. Ancak iki din mensuplarında da bunun imkânsız denecek kadar zor olduğunu görünce Ermenilere yöneldiler. Ermeni ruhban sınıfının bütün direnmesine karşın Protestanlaştırdıkları Ermenilerle 1 Temmuz 1846'da İstanbul'da ilk Protestan Kilisesi'ni açtılar.

    Örgütlenme çığ gibi büyüdü.

    Amerikan konsolosları azınlıkları, özellikle Osmanlı Ermenilerini kışkırtma faaliyetinin bizzat içinde bulundular. Amerikalı misyonerlerle birlikte bölücü faaliyetin içinde de yer aldılar. Örneğin, Halep, Elazığ ve Kayseri konsolosları misyonerlerle birlikte Ermenilere para yardımı yaptı. Konsoloslarla misyonerlerin birlikte çalışması Bab-ı Âli'nin dikkatini çekti ve ABD'nin konsolosluk açma isteklerine sınırlama getirildi. Ancak yürürlükteki 1830 Ticaret Antlaşması buna engel oldu.

    Amerika, merkezi İngiltere'de (Londra) bulunan Hıristiyanlığı Dünyaya Yayma Cemiyeti, Fransa, Roma Kilisesi ve diğer Batılı devletlerin misyoner örgütleri Harput'tan İstanbul'a kadar Osmanlı coğrafyasında hummalı bir faaliyetin içindedir. Misyoner örgütler Osmanlı'daki Müslüman olmayan vatandaşları bölüp parçaladı ve ayaklandırdı. Beyrut ve Suriye bölgesindeki Amerikan okulları da Arapları ayaklandırmak için açılmıştı.

    Osmanlı'nın parçalanmasında misyoner okulları büyük rol oynadı. Dinini değiştiren aynı zamanda, bağlı oldukları toprağı da reddediyor, sadakatle bağlı olduğu devleti ve parçası olduğu milleti de değişiyordu. Örneğin, Batı'nın casus okullarında "beyni yıkanarak katolikliği seçen Ermeniler, sadrazamın huzurunda bile 'biz millet-i Ermeniyana tabî olamayız' diyorlardı."

    Bulgar, Rum, Ermeni, Arap ve Arnavut milliyetçilerin kurdukları çetelerin lider kadrosunun çoğu bu okullarda yetişti. Örneğin Bulgaristan'ın "kurtarılması" davasını başlatan Robert Kolej'in kurucusu, misyoner Cyrus Hamlin. 1863 yılında ABD dışında denizaşırı bir ülkede açılan ilk Amerikan koleji, İstanbul'da açılan Robert Kolej'dir.

    Gerek Osmanlı, gerek 1908 Devrimi'nden sonra İttihat ve Terakki hükümetleri misyonerlik hareketlerine karşı sert tedbirler almaya çalıştılar. Ama hem iş işten geçmişti, hem de tedbirler yürürlüğe konamadan 1. Dünya Savaşı'na girildi. Batılı misyoner örgütlerin faaliyet alanında işgalci ülkelerin göz diktiği bölgeler karşılaştırıldığında sonuç çarpıcı;

    a. \..İngiliz dini faaliyetleri, bugünkü İsrail bölgesi ile Mezopotamya ve Ege yörelerinde yoğunlaşmıştı; İngiltere'nin nihai paylaşımdan elde etmeyi tasarladığı bölgeler de burasıydı..."

    b. \..bu yerler harita üzerinde işaret edilirse, görülecektir ki Fransa'nın, resmi temsilciliklerinin yoğun bulunduğu bölge Suriye ve Lübnan'dır. Bu bölgenin gelecekteki paylaşımda Fransa'ya düştüğünü hepimiz biliyoruz...'

    c. \..ABD sürekli olarak Doğu Anadolu Bölgesi üzerine eğilmiştir. Yüzyıl sonundaki Ermeni sorunu (Bugün de Kürt meselesi) ve onunla ilgili mücadeleler, bir ölçüde Amerikan misyonlarının sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Böylece ABD, Osmanlı İmparatorluğu'nun paylaşımında ağırlığını Doğu Anadolu'ya koymuştu..."

Kaynak : Uğur YILDIRIM - Gazeteci-Yazar

Ne Mutlu Türk doğup, Türk gibi yaşayana...

Saygılarımla.

Çağrıbey

Çevrimdışı Çağrıbey

  • [GÖKBÖRÜ ANKARA]
  • Türkçü-Turancı
  • *****
  • İleti: 2024
  • Ne mutlu Türk doğup, Türk gibi yaşayana!
LOZAN VE TEVHİDİ TEDRİSAT KANUNU

    Kurtuluş Savaşı'ndan sonra azınlık ve yabancı okulları en çok tartışılan meselelerden biri oldu. 3 Mart 1924'te TBMM'de kabul edilen Tevhidi Tedrisat (Öğretim Birliği) Kanunu'na göre, "Türkiye içindeki bütün bilimsel kurumlarla, öğretim kurumları Eğitim Bakanlığı'na bağlanmıştır."

    Kanun'la eğitim devletin tekeline alındı. Devlet bu konuda rakip istemiyor, ikiliğe izin vermiyordu. Cumhuriyet yönetimi, gençliğini hem gericiliğin hem de misyonerliğin elinden kurtardı. Gericilik de, misyonerlik de aynı merkezden Batı'dan yönetiliyordu. Yasaya göre, "Seriye ve Evkaf Vekâleti veyahut özel vakıflar tarafından yönetilen bütün medrese ve okullar, Eğitim Bakanlığı'na devredilmiş ve bağlanmıştır." Bakanlığın, "ulusun duygu ve düşünce birliğini sağlayacak, bilimsel, pozitif ve birleşik bir eğitim-öğretim siyaseti izleyeceği" belirtiliyordu. Kanun yürürlüğe girdikten sadece bir ay sonra İstanbul'da 40'a yakın Fransız okulu ve 4 İtalyan okulu kapatıldı.

    Cumhuriyetin ve Türk devrimlerinin misyonerliğin önünü açtığı yönünde kamuoyuna özellikle muhafazakâr kesimin yayınları dolayısıyla yanlış aksettirilen bir propaganda var. Oysa en azından Atatürk'ün sağlığında durum pek böyle değil.

    1928 yılı Ocak ayında Bursa'da Amerikan Kız Koleji'nde, Madelet, Nemika ve Seniha Kamran adlı üç kız çocuğunun Hıristiyan yapıldığı ortaya çıktı. Açılan davada üç kız öğrencinin, okul müdiresi Jeannie Jillson ve öğretmenlerden Edith Sanderson ve Lucille Day'in çabasıyla Hıristiyan oldukları ortaya çıktı. İlk duruşma, 13 Şubat 1928 Pazartesi günü yapıldı. Üç Amerikalı öğretmen 30 Nisan 1928 tarihinde üçer gün hapis cezası ve üç lira da para cezasına çarptırıldılar. Amerikalılar temyize gittiler. Temyiz mahkemesi 5 Mart 1929 Salı günü bayan Sanderson ve bayan Day'in üçer gün hapis ve üçer gün para cezasını onadı. İki Amerikalı da dava açıldıktan sonra Türkiye'yi terk ettiği için hapis yatmadılar. Okul, Amerikan Yabancı Misyon Komiserleri Heyeti'nin kontrolünde bulunuyordu, o tarihte 144 kız öğrencisi vardı.

    Milli Eğitim Bakanlığı, bu gelişme üzerine okulu kapattı.

    Atatürk'ün misyoner okulları ve faaliyeti konusundaki kesin tavrını ve Bursa'daki olayı ABD'nin ilk Türkiye Büyükelçisi Joseph C. Grew, anılarında uzun uzun anlatıyor. Olayın hemen ardından Genelkurmay ABD Büyükelçisi'nin golf sahasına el koyuyor!

    Grew, anılarında Bursa'daki olayı ve Golf sahasına el konulmasını şöyle değerlendiriyor: "Talihsizlikler, nadiren tek başlarına gelirler. Bugün kötü bir gündü. Sabah gazeteleri, Maarif Vekâletfnin Bursa'daki Amerikan okulunu kapatmaya niyetlendiği ve dini propagandadan sorumlu olanların mahkemeye verileceği haberini resmi bir bildiri halinde geçiyorlardı. Bu hadise, tüm misyon okullarının neticede kapanışına doğru bir adım daha atıldığı manasına geliyordu. Bundan sonraki önemli husus, bu dalganın kolejlere sıçramasını önlemekti.

    "Bu hadiselerden sonra Belin ile golf oynarken bir Türk süvari zabiti gelerek hükümetin golf sahamızın yarısına el koyarak eğitim çalışmaları için süvarilere verdiğini ve bundan böyle bu kısımda golf oynayamayacağımızı söyledi."

Kaynak : Uğur YILDIRIM - Gazeteci-Yazar

Ne Mutlu Türk doğup, Türk gibi yaşayana...

Saygılarımla.

Çağrıbey

Çevrimdışı Çağrıbey

  • [GÖKBÖRÜ ANKARA]
  • Türkçü-Turancı
  • *****
  • İleti: 2024
  • Ne mutlu Türk doğup, Türk gibi yaşayana!
AMERİKAN EĞİTİM KOMİSYONLARI

    1939'dan itibaren adım adım özellikle İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra Türkiye önce İngiltere'nin ardından her alanda ABD'nin hâkimiyeti altına giriyordu. Türkiye ve ABD hükümetleri arasında 27 Aralık 1949'da imzalanan anlaşma gereği Türkiye'de Amerikan Eğitim Komisyonu kuruldu.

    Anlaşma gereği Amerikan Eğitim Komisyonu, "Türkiye'de Türk parası ile Türk hükümetinin himayesinde, her türlü Türk denetiminin dışında, Türk eğitimi hakkında araştırma yapması, bilgi toplaması, gerekli Amerikan memurlarının uzman ve araştırmacı olarak okul, üniversite ve bakanlıklara yerleştirmesi ve benzeri faaliyetlerini" dilediği gibi yaptı. Türkiye'nin başkentinde Türk eğitimiyle ilgili bir Amerikan Komisyonu kuruldu ve Türk hükümetine bu komisyonun çalışmalarını kontrol ve denetleme hakkı bile verilmedi.

Kaynak : Uğur YILDIRIM - Gazeteci-Yazar

Ne Mutlu Türk doğup, Türk gibi yaşayana...

Saygılarımla.

Çağrıbey

Çevrimdışı Çağrıbey

  • [GÖKBÖRÜ ANKARA]
  • Türkçü-Turancı
  • *****
  • İleti: 2024
  • Ne mutlu Türk doğup, Türk gibi yaşayana!
YERDE YÜRÜYEN U-2'LER

    1961'de ABD Başkanı J.F. Kennedy'nin girişimiyle "az gelişmiş ülkelerde" çalışmak üzere yüzlerce gönüllü kadın ve erkekten oluşan bir örgüt kuruldu. Kennedy yetkisini kullanarak örgütün kurulması için 1 Mart 1961'de bir kararname çıkarttı. Projeyi kayınbiraderi Sargent Shriver Jr.'ın başkanlığında kurdurduğu bir araştırma komitesine hazırlattı.

    Barış Gönüllüleri, gittikleri ülkenin insanları ile yakın ilişki kurmak, aile yapısının içine girerek sosyal araştırma yapmak ve Amerikan ideolojisi için altyapı oluşturmakla görevlendirilmişlerdi. "Barış Gönüllüleri'nden istenen, Amerikan ideolojisinin propagandasını yaparak Amerika'ya sadık toplumsal ortam oluşturmak olmalıydı. Saturday Review dergisindeki, 'Barış gönüllüleri bu işi başarabilecekler mi?' başlıklı yazıda belirtildiği gibi amaç; 'Bir Müslümanın Mekke'ye yönelmesi gibi, bir insanın Washington'a bakmasını sağlayacak ideali bulmak' olarak" belirlenmişti.

    Ancak Barış Gönüllüleri'nin bir ajan gibi çalıştıkları saptanınca ülkelerine geri döndüler. Barış Gönüllüleri, Amerikalıların o dönem icat ettikleri casus uçağına benzetilerek, "yerde yürüyen U-2'ler" olarak adlandırılıyordu.

    1962-1972 yılları arasında Türkiye'de 1585 Amerikalı misyoner "Barış Gönüllüleri" adı altında faaliyet yürüttü. Bazı araştırmalarda, "Güneydoğu bölgemizde PKK'nın temelleri bu dönemde atılmıştır" deniliyor.

Kaynak : Uğur YILDIRIM - Gazeteci-Yazar

Ne Mutlu Türk doğup, Türk gibi yaşayana...

Saygılarımla.

Çağrıbey

Çevrimdışı Çağrıbey

  • [GÖKBÖRÜ ANKARA]
  • Türkçü-Turancı
  • *****
  • İleti: 2024
  • Ne mutlu Türk doğup, Türk gibi yaşayana!
SIR CATHERWOOD'UN MÜDAHALESİ

    Soğuk Savaş sona erdikten sonra Yeni Dünya Düzeni gereği, Hıristiyanlaştırma faaliyeti hem "aşağıdan", hem "yukarıdan" devasa boyutlara ulaştı. Özellikle Turgut Özal'lı yıllarda önü iyice açıldı.

    1989 yılında İstanbul polisi ev ve işhanlarında açılan "korsan kiliselere" yönelik operasyonlar yaptı. Bazı yabancı gruplar otellerde toplanıp ayin yapıyorlardı. Bunlardan biri, İstanbul'daki "Güngören Protestan Kilisesi". 1987'de Ataköy Demirköy Oteli'nde yabancıların önderliğinde toplanan küçük bir grup, Ekim 1989'da polis tarafından durduruldu. Bunun üzerine ne oldu dersiniz? "Güngören Bağımsız Protestan Kilisesi Önderi" Nigel Prior'un ağzından, kendi kaynaklarından öğrenelim: "Şubat 1990 tarihinde, bir İngiliz hükümet görevlisi olan Sir Fred Catherwood'un Türkiye'ye yaptığı ziyaret sırasında dönemin başbakan yardımcısı olan Ali Bozer ile yaptığı görüşmede bu konular ele alınmıştı. Görüşme sonunda, işyerlerinde ve müstakil yerlerde ibadet amacıyla bir araya gelinmesine sözlü olarak izin verilmiştir. Bu gelişmelerden sonra kilise cemaati, Nisan 1990'da, Bakırköy İncirli Caddesi'nde bir iş yeri kiralamış ve burada toplanmaya başlamıştır."

    "Bostancı Protestan Kilisesi önderlerinden" Ali Şimşek de İngiltere'nin müdahalesini ve ANAP'ın izin vermesini şöyle anlatıyor: "İngiliz hükümet görevlisi Sir Catherwood'un Türkiye Cumhuriyeti yetkilileriyle görüşmeleri sonucunda, Protestanların bir yer kiralayarak, serbest bir şekilde ibadet etmelerine izin verilmişti. Bu gelişmelerden sonra yeni Protestan kiliseleri kuruldu."

    Bu müdahaleyi AB aday üyeliği, ABD, İngiltere ve İsrail'in bölgedeki politikalarıyla birleştirdiğinizde 2005 itibariyle karşımıza çıkan tablo şudur: 'Kilise' olarak kullanılan adresleri tespit edilemeyenlerle birlikte sadece İstanbul'da 40, İzmir'de 40, Ankara'da 10 merkez var."

Kaynak : Uğur YILDIRIM - Gazeteci-Yazar

Ne Mutlu Türk doğup, Türk gibi yaşayana...

Saygılarımla.

Çağrıbey